Bağırsak Bir Türlü…

 

Yıllar yıllar önce ailemle yaşarken, bir hafta sonu onlar yazlıkta ben ise kışlıktaydım. Karnımda ilginç bir sancı vardı. Gece uykumdan uyandıracak kadar büyük bir karın ağrısı çekiyordum. Her zaman karın bölgesi azıcık tombiş biri oldum ama bu ağrı başladığından itibaren şişkinlik artmıştı. Kendimi çok fazla yemek yemiş gibi hissediyordum ama aslında çok fazla bir şey de  yememiştim. Tuvalete çıkmakta da zorlanıyordum. O zamanlar da internet yeni, ve herşeyi internetten öğrenmeyi düstur edindiğimiz ilk yıllar. Daha fazla dayanamadım ve semptomları yazdım Google amcaya. Bağırsak, hazımsızlık, şişkinlik, tamam evet, hatta böyle karında bir kese oluşur diyor, ben karnımda şişkin olan bir bölgeyi kendi kendime sıkıp evet evet, işte, kese oluşmuş diyorum, vee sonuç: bağırsak düğümlenmesi! Evet, tüm semptomlar aynı, ben o an bağırsak düğümlenmesi yaşıyorum paniğiyle gecenin bir yarısı ailemi iki saat mesafelik yoldan çağırdım. Ertesi sabah apar topar hastaneye gittik, koşa koşa doktora, “bende bağırsak düğümlenmesi oldu, bir bakın” dedim. Adam tuhaf tuhaf baktı yüzüme, muayene etti. “Nereden çıkardın” dedi “bağırsak düğümlenmesini?”  E dedim, tüm tanımı yaşadıklarımla birebir tutuyor, okudum internetten.Öyle mi” dedi doktor hafif sesini yükselterek, “demek internetten okudun. Ben kaç sene okul boşuna okudum o zaman, pardon” dedi.

Kızardığımı hatırlıyorum. “Bağırsak düğümlenmesinde böyle kapıdan koşa koşa gelemiyorsunuz hanımefendi” dedi, “ben size gelmek durumunda kalıyorum Allah korusun.”

Doktorun muayenesi sonucu bende “irritabl bağırsak sendromu” olduğu ortaya çıktı. Spastik kolon da deniyor. Benim bağırsaklar üzerinize afiyet spastikleşmiş. Bazı ilaçlar, belirli bir rejim, bir de psikolog önereceğim dedi doktor. Sana tavsiyem, dedi, patronuna kızıyorsan git konuş, anana babana kızıyorsan, git bağır çağır, sevgiline kızıyorsan kavga çıkar, içine atma, özel insanmış gibi davranma, biraz Ayşe, Fatma ol canım, dedi. (Tüm Ayşe ve Fatma’lardan özür diliyorum.)

İrritabl Bağırsak Sendromu Nedir?

Toplumumuzda en çok görünen sindirim sorunlarından biriymiş. Karın bölgesinde rahatsızlık/hazımsızlık  hissi, şişkinlik, ağrı, ishal ya da kabız olarak seyrediyor. Sindirim sistemi iyi çalışmıyor. Kaslarda bir hassasiyet var. Ben hayatımın çok fazla bir bölümünü kabızlık çekerek geçirdim. Çok hafif bir yemek bile yesem iki porsiyon kebap yemişim gibi kalktığım çok oldu sofradan. Anlatılmaz yaşanır bir sıkıntı.

Neden oluyor?

Bazı yiyeceklere hassasiyetin var, gün içinde hareketsizsin ve psikolojik durumunda bir sıkıntı yaşıyorsun. Bunların hepsi biraraya gelince nurtopu gibi spastik bir kolon rahatsızlığın oluşuyor. Doktorum bana dişlerimi, yumruğumu sıkar gibi bağırsaklarımı sıktığımı söyledi.

Nasıl geçecek?

*Hangi besinleri tükettikten sonra bu şikayetin arttığına dair biraz dedektifçilik oynayarak.

*Ana öğünlerin yanı sıra ara öğün de yiyerek, sık ve az beslenerek.

*Acele yemek yemeyerek.

*Tuvalete vakit ayırarak. (bu benim hiç yapmadığım bir şey mesela)

*Düzenli fiziksel aktiviteler yaparak.

*Gün içinde en az 15 dakika meditasyon yaparak.

*Lifli yiyecekler yiyerek.

*Laksatif meyvelerden hoşaf, komposto yapıp içerek.

*Bol su içerek.

*Bol çorba içerek.

*Probiyotik yoğurt tüketerek.

*Bitki çayı içerek.

*Yağlı ve gaz yapan yiyecek/içeceklerden sakınarak.

Aslında farkındaysan,  sağlıklı yaşayarak, anlamına geliyor bunlar.

Bu arada, hastalıkların hepsinin psikolojik durumumuzla ilgili olduğunu söyleyen pek çok araştırma var. Son zamanlarda okuduğum iki kitaptan bahsetmek isterim bu noktada. İlki Metin Hara’nın ilk kitabı Yol. Metin Hara, Çapa Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon mezunu, İnsana Güven merkezinin kurucusu bir genç. Metin, kitabında insan bedeninin mükemmelliğinden, ihtiyacımız olan her şeyin içimizde zaten var olduğundan bahsediyor. Hastalık dediğimiz kavramın aslında vücudun içerideki organizmalarla savaştığının göstergesi olduğunu söylüyor. Ağrı dediğimiz şeyin bize neyin yanlış gittiğini söylemesine izin vermemiz gerektiğini söylüyor.  Önce zihin, sonra beden hastalanır, diyor. Uzakdoğu, tıbbi hastalıkların zihinsel nedenleri üzerine kurulmuştur diye anlatıyor. Amerika’da yapılan araştırmalarda belirli psikolojik yapıların belirli hastalıklara daha sık yakalandığı saptanmış. “Mesela meme kanseri vakaları fedakar yapıdan, karaciğer problemi öfkeden, mide problemleri stresten, bel ağrıları sorumluluk altında olmaktan, diz problemleri inatçı ego ve gururdan, diyor. Metin Hara kitabında tüm organlarımızı tek tek ele alıyor. Bağırsakla ilgili söyledikleri şöyle: İnce bağırsak problemleri, yaşananları hazmedememekle ilgilidir. Kalın bağırsakla ilgili rahatsızlıklar ise, artık ihtiyacımızın olmadığı şeyleri bırakamamakla ilgilidir.”

Metin Hara’nın Yol ve Dem kitaplarını tavsiye ederim. Kişisel Gelişim ile ilgili lütfen önyargılı olma. Evet, her önüne gelen kişisel gelişimci, her önüne gelen koç, herkes kitap yazıyor ama şöyle düşün lütfen, her önüne gelen müzik de yapıyor ama bazı müzisyenlere kulak veriyorsun değil mi, albümünü dinliyor ve aa bu farklıymış, diyorsun. Aslında algıda seçicilik söz konusu. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, artık herkes her şey! Bu yüzden her konuda seçici olmayı bilmekte fayda görüyorum.

 

Şu an elimden düşürmeden okuduğum, hatta bir ders gibi, defterimle kalemimle birlikte çalıştığım bir diğer kitap da bana hastalıklarla ilgili benzer şeyler söylüyor. Louise Hay imzalı bu kitabın adı Sağlıklı Yaşam İçin Kendini Sev. Bu kitapta da sindirimle ilgili şunlar yazıyor: “Sindirim sisteminiz bedeninizde beynin yardımı olmadan işlevini yapan tek sistemdir, bağırsakların sindirim sistemine bazen “ikinci beyin” adı verilir. Sindiriminizin en iyi yanı, seçimleriniz ne kadar sevgi dolu olursa, o kadar sağlıklı olmasıdır. Genleriniz dışında sindirim sorunlarını artıran en önemli etkenler yaşam biçiminizle ilişkilidir. Sindirim beyinde başlıyor. Daha fazla lif tüketimi, bol su içmek, yeterli uyku, egzersiz ve stresin azaltılması elbette harika ilkeler. Fakat bunların yanı sıra düşüncelerinize de dikkat etmenizi öneriyoruz. Dışkının metafiziksel anlamı yaşamı içeri almak, bize yarayanları özümsemek, gerek duymadıklarımızı bırakmaktır. Neyi, ya da kimi sindiremiyorsunuz? Yediklerinizi sindirmenizle yaşamı sindirmeniz arasında bir bağlantı var.  Korktuğunuz sürece yaşamı sindiremiyorsunuz. Bağışıklık sisteminin yaklaşık %70’iden fazlası bağırsakta konumlanır. Ne yerseniz, osunuz. Bedendeki serotoninin %90’ı da bağırsaklarda bulunur. Beyindeki duygular sindirim sistemini etkiler.  Bağırsaklarınız ne hissettiğinizden, nasıl davrandığınızdan, nelere odaklandığınızdan, uyuyup uyumadığınızdan, bütün olarak sağlığınızdan ve yaşamdan keyif almanızdan sorumludur. Burada irade de devreye giriyor. İnsan bedeni bir mucizedir. Ona iyi bakarsanız, ona iyi şeyler gönderirseniz, o da size iyi cevap verir. Kilo almak vücudun kendini korumaya almasıdır.”

İki kitapta da çok fazla ortak nokta ve bilgi vardı, bunlar sadece küçük bir kısmı; özellikle bu postta ele aldığım konu bağırsak sendromları olduğu için bu alıntıları yapmak istedim. Böylelikle sana iki tane de nur topu gibi kitap önerisinde bulundum.

Velhasıl, benzer bir sıkıntı yaşıyorsan sakın bu yazımı okuyup teşhisini kendin koyma. Önce bir doktora, bir uzmana görün. Daha sonra gerçekten senin de sıkıntın buysa, buradaki okumalar işine yarayabilir, tekrar dönüp bakarsın. Ben ettim, sen etme, Google amcaya çok güvenme.

Yoga’ya Başlıyorum!

Ben üniversitedeyken, yani yıl 90’ların sonuyken duymuştum yogayı ilk. Şöyle bir incelemeyle ürktüğümü hatırlıyorum. Zor ve herkesin yapamayacağı bir aktivite olduğunu düşünmüştüm. Nefes çalışmaları, doğru nefes almak ile bağını duyunca ise bir yandan ilgilenmiş, bir yandan da yine ürkmüştüm. Bende astım var, nefes borum dar olduğundan özellikle ilkokul ortaokul lise yıllarımda epey rahatsız edici derecede nefes darlığı çektim.

Biraz şu astımdan da bahsedeyim aslında. Babam astım hastası, onunki biraz ciddi boyutlarda, kriz gelebiliyor, fısfıs kullanmadan düzelemiyor, kendini çok kötü hissettiği günler oluyor. Benim de çocukluğumdan beri nefesim yetmiyormuş gibi fazla fazla çekerdim burnumdan havayı ve annem bunu fark edip tanıdığı doktorlara sorduğunda, “psikolojik psikolojik” deyip geçilmiş, ciddi bir şekilde muayene edilmemişim. İçine kapanık bir çocuktum, empatik olduğumdan, fazla hassas bir çocuktum, buna bağlamışlar. Spora falan yazdırmışlar beni, bir de rahatlatıcı şuruplar falan vermişler. Yıllar sonra bir gün bir Rotaract toplantısında yanımda bir doktor oturuyordu ve laf lafı açınca nefes darlığım var dediğimde beni hastanesine çağırmıştı. Yapılan tetkikler sonucu kalıtımsal olarak nefes borumun bir parça dar olduğu ortaya çıktı. Almam gereken nefesin %70’ini alabiliyormuşum. Ama bu düzelebilecek bir durummuş. Psikolojik nefes darlığı diye bir hastalık olamaz, dedi doktorum, psikolojik durumun, bunu artıran, tetikleyen bir etmendir, dedi. Yani dar bir nefes borusu ve empatik bir ruhu birleştirince ortaya nefes darlığı çıkması epey doğal. Hayatım boyunca hiç sigara içmedim çok şükür, fakat o zaman doktor bana da babamın kullandığı fısfıslardan verdi, bir de spor yap gerçekten, aç nefesini dedi.

O dönem kullandım fısfısları ihtiyaç hissettikçe. Spora da bir yazıldım bir bıraktım, bir stepteyim, bir aerobikte, bir sabah yürüyüşlerinde, ama sonra bıraktım hep, devam etmedim. Şimdiki gibi sağlıklı yaşam manyaklığım yoktu 🙂

Zaman içinde nefes darlığım düzeldi, şu an neredeyse hiç hissetmiyorum. Hele ki düzenli spordan sonra gerçekten nefesinizi açabiliyorsunuz. Ben azıcık koşsam tıkanan bir insandım, şu an tıkanma nasıl bir şeydi hatırlamıyorum, hatırlamak da istemiyorum.

Velhasıl, o dönemlerde yoga da beni korkutan, “benlik değil” dediğim ve uzak durduğum bir aktiviteydi. Fakat spiritüel okumalarımda da hep karşıma çıkıyordu.

Son dönemde yoga çok moda, biliyorsunuz. Hiç ilgilenmeyenin bile dimağında yogaya ait birtakım bilgiler var. Her yer yoga kursu, yoga merkezi. 5 arkadaşınızdan biri yoga etkinliğine katılıyor, yalan mı? Etrafta yoga matları, kıyafetleri satılmakta. ( Kişisel gelişim gibi, meditasyon gibi, içi de boşaltılmış bir disiplin maalesef. ) Eh, hal böyle olunca, bir tık daha fazla bilgi almak, neymiş ne değilmiş yakından görmek kolaylaştı benim için de.

Birkaç kez izledim yapan arkadaşlarımı. Sonra da cesaret edip bir yoga kampına gitmeye karar verdim. İki sene önce karşıma Datça’da gerçekleşecek bir yoga kampı çıktı. İstanbul’dan iki adet kadın yoga hocası düzenliyordu. Hocalardan Ece de Datça’da yaşayan arkadaşım Zeren’in en yakın arkadaşlarından biri çıkmadı mı? Canım tesadüflerim!

 

Topladım çantamı, aldım matımı, çıktım yola. İyi ki de çıktım. Ovabükü’nde Melinda Pansiyon’da kaldık. Her sabah ve her akşam birer saat başlangıç seviyesinde yoga yaptık. Beni bu kadar enerjik kılacağını hiç bilemezdim. Sabah yoga bittiğinde, kahvaltıya ve denize saldırdım adeta. Enerjimi devam ettirmek, hareket içinde olmak istediğimi hatırlıyorum. İlk gün dışında erken uyanmak da hiç zor olmadı, hatta bayıla bayıla uyanmaya başladım. Yoga bitişinde bazı aromatik yağlarla başımıza masaj yapıyordu Ece, yaklaşık bir 10 dakika uzanarak meditasyon yapıyor/dinleniyorduk. Nefisti, nefis.

 

Döndüğümde kendime bir yoga DVD’si aldım. Birkaç gün yaptım evde kendim, sonra bıraktım. (Kişisel disiplinim pek yok sanırım. ) Sonra evime yakın bir yoga merkezi keşfettim. Yoga Şala’da birkaç kez yoga çalışmalarına katıldım. 2015’te Moda’da bir açık hava yoga etkinliğine katıldım kuzenimle birlikte. Böylelikle Erol Benjamin Scott ile tanıştım, kendisi çok güzel etkinlikler düzenliyor ve bize yoga ile ilgili sık sık bilgi e-mailleri geçiyor.

Fakat henüz spor gibi, sağlıklı beslenme gibi, hayatımın bir parçası haline getiremedim doğrusu. Geçtiğimiz günlerde Caddebostan’da açık havada bir yoga etkinliği vardı, ona katıldım, aslında kaç zamandır yapmadığım için biraz zorlandığımı söylemem gerek. Yoga zor bir şey mi ki dersen, aslında vücudun biraz esneklik kazanması gerekiyor. Acele etmemeyi de öğrenmek gerekiyor. Bedenine hakim olmayı öğreten bir disiplin zaten yoga, yaparken kendinle ilgili pek çok şeyi fark ediyorsun. Bir nevi meditasyon, ama hareketlisi ve aktif olanı diyebiliriz aslında.

 

Genel anlamda yoga nedir sana biraz kendi bildiklerimden bahsetmek isterim ve biraz da şahsen ne gibi duygular hissettiğimi anlatabilirim yoga yaparken.

Sanskrit dilinde kullanılan Yuk, yok, yuj sözcüklerinden türemiş. Bütünleşmek, birleşmek anlamına geliyor. Yoga’nın yapılma sebebi de doğayla, evrenle, benliğimizle, özümüzle birleşmek, bütünleşmek, yani aslında zaten bir olduğumuzu hatırlamak. Hem fiziksel, hem zihinsel hem de ruhsal bedeni olumlu etkileyen bir disiplin. Milattan önce üçüncü yüzyıl kalıntılarında lotus pozisyonunda oturan adam görselleri bulunmuş. Çin’de, Tibet’te de benzer heykellere rastlanmış. İndus vadisinde, Hindu toplumunun atası olarak bilinen İndus medeniyetinin yoga hareketleri ile felsefesini bir yaşam biçimi olarak benimsediği kanısı oluşmuş.

 

Yoga aktif hareketlerden oluşan bir etkinlik olsa da, yogaya basitçe sportif bir etkinlik olarak bakamayız. Yoga felsefesinden kasıt ta bu. Doğru egzersiz, doğru beslenme, doğru nefes, doğru rahatlama/gevşeme ve doğru meditasyon ilkelerini benimseyen bir yolu işaret ediyor yoga.

Batı dünyasının yogayı keşfi 1800’lere dayanıyor. 1893 yılında Chicago’da World Parliament of Religions toplantısında Hint guru Vivekananda ilk kez yoga hakkında evrensel bir konuşma yapıyor. Yine 1946 yılında Paramahansa Yogananda’nın yazdığı Bir Yoginin Otobiyografisi, batıda da çok ilgi çekiyor. 1961’de Richard Hittleman Sağlık için Yoga kitaplarını yazmış. 1960’ların sonunda Woodstock kuşağı tabir edilen gençler yogayla ilgilenmeye başlıyor, aynı yıllarda Hare Krişna hareketi tanınıyor. Beatles üyesi George Harrison 1969’da The Hare Krishna Mantra adlı 45’liği çıkarıyor. 1970’ler, New Age çağı malum… O dönemde de ilerki postlarımda sıkça bahsedeceğim Osho’nun felsefesi Batı’da büyük yankı uyandırdı.

Bu postta sana yoga ile ilgili bazı bilgileri çok eğlenerek ve çok şey öğrenerek okuduğum Acemi Yoginin Elkitabı – Yeni Başlayanlar İçin Yoga kitabından derledim. Esra E. Karaosmanoğlu imzalı bu kitabı edinmeni tavsiye ederim, eğer sen de benim gibi yogada yeniysen ve sıkılmadan, eğlenceli bir şekilde, neymiş bu yoga gibi sorularının cevaplanmasını istiyorsan…

 

Ben kişisel olarak yoga yaparken öncelikle bedenimle ne kadar da bağlantıda olmadığımı fark etmiştim. Hani hep ruhla, özle kontakta olmayı konuşuruz ya, sanki bedenimiz, zaten dışarda olduğu için onunla çok bağlantıdaymışız, ya da onunla bağlantıda olmak diye bir şey yokmuş gibi gelmiş bana o zamana kadar. Beden zaten belli, ben ruhuma ulaşayım derken bedenimi gerçekten de görmezden gelmişim adeta. Spor yaparken hareketlerimiz daha hızlı ve tempoludur. Bir hareketi birden fazla yapmaya ve terlemeye, kalbimizin atışını artırmaya, kaslarımızı güçlendirmeye, yağları yakmaya odaklanırız daha çok. Müzik vardır genelde sözlü ve hareketli. Bedenimiz için yapıyor olsak da hareketleri, çok da kendi bedenimizin farkında olarak yapmayız bunu çoğu zaman. Hız ve dış etkenler aktiftir daha çok. Yoga ise bana meditatif spor gibi geliyor. Acelemiz yok. Terlemeye, kas geliştirmeye ve yağ yakmaya odaklanmış değiliz. Müzik yok, ya da  sakin, genelde sözsüz, belki mantra*lı müzikler var. Yoga hocamız varsa onun yönlendirmeleriyle kendimize döndüğümüz sakin bir hal içerisindeyiz. Kendi kendimize yapıyorsak da aynı şekilde. Bedenimizin pek çok yerini hareket ettiriyoruz, hatta bunlar bedenimizi, kaslarımızı zorlayıcı hareketler de olabiliyor. Bu sayede aslında o anda bazı ağrılarımızı da fark edebiliyoruz. Bazı esnekliklerimizi de fark ediyoruz. Bedenimiz bizimle konuşuyor. Buna vakit var. Yogada zorlama da yok, yoga hocalarımız yönlendirmelerini yaparken her zaman bu konuda uyarırlar, zorlanıyorsanız bırakın derler. Yoga hocalarımızın yönlendirmelerinde en sevdiğim, en ilgimi çeken kelime “araştırma” kelimesidir. Bir hareketi deneyimlememizi isterken  bedenimizin bize o anda hissettirdiklerini “araştırma”mızı ister hocalarımız. O an tamamen bize ait çünkü, örneğin üst bedeninle sola doğru döndün, o anda kendinlesin, neler geçiyor zihninden, bedenin bu hareketi sana ne hissettiriyor, kendini nasıl hissediyorsun, bunları hissedebiliyorsun o an. Kendinle bağlantıdasın işte. Kendi bedenini sevdiğini fark ediyorsun çoğunlukla. O senin çünkü, sana ait, bunu fark ediyorsun. Belki de biraz ilgiye ihtiyacı var senin tarafından, bunu fark ediyorsun. Ben yogada egomla çok karşılaşıyorum. Hareketleri doğru yapmaya çok takıldığımı fark ediyorum mesela, ya da nasıl göründüğümle. Dışardan kendimi görmek istiyorum o an bazen. Bir hareket zor geldiğinde buna üzüldüğümü, daha iyi yapabilmek istediğimi fark ediyorum. Bu kişisel olarak üzerinde çalışmam gereken bir konu mesela. Büyük ihtimalle mükemmeliyetçiliğimle ilgili bir durum var orada. Kendimi yargıladığım, zorladığım konular var. Bunu fark ediyorum. Öte yandan, tıpkı meditasyonda anlattığım gibi, kendine ayırdığın bir zaman olduğu için içten içe şımarıyorsun. Seni iyi ve değerli hissettiren bir süreç yoga.

Bu arada, yoganın içinin boşaltılmışlığı ile ilgili muhteşem bir makale okumak istersen burada.  Türkçesi ise burada.

Elephantjournal.com, yeri gelmişken tavsiye edebileceğim, içi boşaltılmamış kişisel gelişim için mükemmel bir İngilizce kaynak.

Son önerim de, yolculuk postumda bahsettiğim arkadaşım Arzu’nun Feel Good isimli youtube kanalı olacak. Namaste!

*mantra:  Genelde Sanskritçe olan, zihni boşaltmak, konsantrasyonu artırmak,  için tekrarlanan hece, sözcük ve sözcük gruplarının melodiyle birleşmesi 

 

Buz Gibi Soğuk Meyveli Çay İçen?

Sağlıklı beslenirken sıvı tüketmemiz çok mühim. Fakat sağlıklı içecekler de sınırlı doğrusu. Bol su içerken suyuma çoğunlukla dilim limon katıyorum. Özellikle yaz aylarında bol buzlu ayran tüketiyorum, çok abartmamak kaydıyla. Şekersiz, sütsüz kahve en sevdiğim içeceklerden biri. Şekersiz sütsüz çayı da mümkün mertebe tüketiyorum. Yeşil çay yine sağlıklı içeceklerden malumunuz.

Fakat yaz aylarında insan, içini ferahlatacak bir içeceğe de ihtiyaç duyuyor doğrusu. Bunun için kolları sıvadım ve güzel bir buzlu çay yaptım:

Çayımı demlemek için suyu kaynatmaya başladım. (Ben Lipton’un bergamot aromalı çayını tercih ediyorum, aroması çok hoşuma gidiyor. Normal siyah çay ya da yeşil çay da kullanabilirsiniz.) Kaynadığında çayı ve suyu farklı bir çaydanlığa alıp 15 dakika demlenmesini bekledim ve ılınmaya bıraktım.

Taze çilekleri incecik doğradım. Biraz elimle karıştırdım bir kapta ve limon suyunu ekledim çileklere. Sonra bir süzgeç yardımıyla püre gibi olmuş çilek ve limon suyu karışımını bir kaseye aldım. Çayım ılıkken, elde ettiğim çilek püresine çayımı ekledim, bir kez karıştırarak bu karışımı sürahiye aldım ve buzdolabında yarım saat bıraktım.

 

 

Buzlu çayımı çilek yerine şeftali ile de yapıyorum bazen. Siz meyve eklemek istemiyorsanız limon suyu ile birlikte bir tatlı kaşığı pekmez ya da bal da ekleyebilirsiniz, ben de bazen öyle yapıyorum.  Çilekli çay bazen epey ekşi olabiliyor, limonun da yardımıyla, ekşi sevmiyor ve biraz daha tatlı olmasını istiyorsanız limon suyunu azaltıp çileğin tadından emin değilseniz çilek püresine de biraz bal ya da pekmez eklemeniz mümkün. Servis esnasında taze nane ya da fesleğen yaprakları ve buz ekleyerek afiyetle için. Yaşasın alternatif arayışlar! 🙂

 

Empatik Olmak Ne Demek ki?

 

Zaman zaman bazı kelimeler, kavramlar, ifadeler giriyor hayatımıza. Çoğumuz, eğer ciddi anlamda ilgimiz yoksa, kulaktan dolma bilgilerle katıyoruz bu kavramları zihinlerimize. Empati de bu kelimelerden biri. Belki gerçekten duymaya ve kullanmaya başlayalı 10-15 sene olmuştur bu kelimeyi. Sempati kelimesine fonetik olarak benzerliğinden anlaşılamadı önce, sonra da birileri kısaca özetledi: “karşı tarafın yerine koyabilmek kendini”. “Biraz empati yap.” “Empati yeteneğin hiç yok” gibi cümleler kurmaya başladık.

Yanlış değil tabii tanım, ama eksik. Evet, karşımızdaki kişinin yerine kendimizi koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakabilme, onun duygu ve düşüncelerini aynı şekilde hissetmesek bile anlayabilme ve bu anlayışla ona yaklaşmaya empati deniyor kabaca. Bu yetiyi herkes kimi zaman kullanabiliyor, kimi zaman kullanamıyor.

Bununla birlikte, empati duygusu çok güçlü kişiler, bunlara “empath” diyoruz, neredeyse telepati diyebileceğimiz kadar güçlü bir algılama kabiliyetiyle, başka insanların hissettiklerini hissedebiliyor, aynı acıyı, aynı mutluluğu duyabiliyor, etraftaki enerjiyi kendine çekebiliyor, kişi ya da olay kendisine fiziksel olarak uzak olsa da, içinde bu hisleri yaşayabiliyor. Bu kişilerin EQ’ları yani duygusal zekaları da yüksek oluyor genelde, yani duygusal zekanın yüksek oluşu, bu duyguları anlamada yardımcı olan bir detay.

İnsanlara karşı anlayışlıyım, sadece kendi bildiğimi okumuyorum, başkalarının duygu ve düşüncelerine de değer veriyor, onlarla aynı duygu ve fikirde olmasam da saygıyla onları anlamaya çalışıyorum diyorsanız, tebrikler, siz empati yeteneği olan, duyarlı bir bireysiniz. Benim bahsedeceğim “empath” olmak ise bundan birkaç tık fazlası!

15’li, 20’li yaşlarımdan itibaren, hislerimle ilgili kendimi değerlendirdiğimde, bir şeyler biraz fazla geliyordu. Bu anlayışlı olmaktan farklı bir durumdu. Ben çok “fazla” hissediyordum. Gereğinden fazla sanki. Hatta bu bir seçim bile değildi. Birilerini anlamak için çaba sarf etmiyordum. Kibarlık yapmaya ya da kendimi eğitmeye çalışmıyordum. Zaten elimde olmadan, etrafımdaki her şeyi fazlasıyla algılıyor, hissediyordum sanki. Açıkçası duygusal zekamın yüksek olduğunu hep düşündüm zaten, fakat bu etrafımdaki her şeyi fazlasıyla hissediş, her insanın adeta içine girip damarlarında dolaşıyormuşçasına onları algılayış bir süre sonra beni hem endişelendirmeye hem de yormaya başladı.

Bunu biraz daha irdelediğimde, aslında çocukluğumdan beri böyle olduğumu, aile fertlerimin geçmişlerini ve şimdiki yaşantılarını kendim yaşıyormuşçasına hissettiğimi, hatta bir yük gibi onları sırtımda taşıdığımı fark ettim. Sanki onların geçmişini ben yaşamıştım, şu anda hayatta yaşadıkları mücadeleler olduğunda onları da sanki birebir ben yaşıyordum. Sorunlar yaşandığında, konu benle hiç ilgili olmasa da en az onlar kadar etkileniyor, üzülüyor, üzerine uzun uzun düşünüyor, gün içinde de bunun yorgunluğuyla başka şeylere odaklanamıyor, depresif ve yorgun bir modda geziniyordum ortalıkta. Sanki tüm dünyanın yükü benim üzerimdeydi. Arkadaşlarım problemlerini anlattıklarında da bu böyleydi, bir başarı elde ettiklerinde de onlar kadar seviniyordum. Aslında kendimle de irtibatta olan biri olmama rağmen, kendi sesimi gün geçtikçe daha az duymaya başladım. Hep başkaları. Önce ailem, sonra da en yakın arkadaşlarım. Onların dertleri, onların mutlulukları. Duygusal zekamdan ötürü, dinlemeyi iyi bilen biri de olduğumdan, güzel öneriler çözümler de getirebilen biri olup çıkmıştım, bu yüzden özellikle arkadaşlarım benim varlığımdan pek memnundular. İyi ki vardım yani ben. Kime anlatacaklardı yoksa, kim anlayacak, dinleyecek, beşer onar çözüm üretecekti olan bitene?

Çocukluğumdan beri en sevdiğim şey okumak, yazmak, araştırmak oldu. Çocukken aynı ansiklopedinin farklı basımları geçmiş bir şekilde elime, anneme “bak bu ansiklopedide kelebeklerle ilgili şunu anlatıyor ama bir diğerinde şunu eklemişler” gibi okumalar yapıyormuşum tıfıl boyumla ve o zaman epey genç olan annem, “Tanrım bu kız neden bahsediyor böyle” diye epey şaşırıyormuş. Zaten 3 yaşımda okumayı öğrenmişim ve beni 5 yaşında ilkokula vermiş ailem. O zaman altı yaşındaymış sınıf arkadaşlarım ve ben her şeyi sorgulayan, merak eden bir cüce olarak ortalarda dolaşıyormuşum. İlkokul öğretmenim, sen çok biliyorsun, sus demiş, düşünün.

Ortaokul yıllarımdan beri hep bir şeyler yazıyorum ve çok okuyorum. Meslek olarak da yazma çizmeyle ilgili işler yapmak istediğimi hissediyordum. Sanata düşkündüm. Piyano dersleri aldım çocukken ve çok sevdim, yetenekliydim de. Tiyatro kolundaydım lisede, yine aynı şekilde. Fakat işte bu herkesin derdini dert etmek, kendi sesini duymamak meselesinden ötürü, bütün bunlara güç vermekte eksik kaldım. Ailem tiyatrocu olmamı ya da müzikle ilgili bir iş yapmamı istemiyordu. Yazar olmamı da istemiyorlardı, ne yani, üç kuruş alıp sürünecek miydim? Bunların hepsini dinledim, anladım, hak verdim. Bir yanımsa (ah canım yanım benim), tamam ama yine de ben sırf para kazanmak için istemediğim işlerde çalışıp canımı sıkmayacağım dedi bana hep içerden. Maalesef hep para kazanma, “doğruyu” yapma kaygım oldu ve bu kaygım içten içe beni yedi, bu kaygıyla kendimi komple yeteneklerime bırakamadım ama en azından yörüngemden de hiç sapmamışım. Bu zamana kadar yine de hep yazarlık, editörlük, çevirmenlik, halkla ilişkiler, müzik gibi işlerde kendimi geliştirmeye çalışıp para kazandım. Aslında ailemden aldığım kaygı ile iç sesim hep savaş halindeymiş, bunu şimdi bu şekilde algılayabilip ifade edebiliyorum.

Birkaç sene önce boşandım, boşandıktan bir sene sonra ise full time işimden istifa ettim. Artık yüzleşme zamanıydı. Yalnız yaşayan 30’lu yaşlarının sonlarında bir genç kadın olarak ben kimdim? Ne yapmak, nerede yaşamak istiyordum? Nasıl ortamlarda bulunmak istiyordum? Binlerce soru. Buna izin verdim. Psikolog desteği de alarak.

Bu esnada yabancı kaynaklardan psikolojiye, kişiliğe dair çok fazla okuma yaptım, yapıyorum. Karşıma “empath” olmakla ilgili çok fazla makale çıktı. Okudukça bunun doğumumla bana verilmiş bir hediye olduğunu, fakat bunun tehlikeli bir hediye olduğunu, yanlış kullanırsam beni çok yıpratacağını, doğru kullanırsam ise pek çok avantajı olduğunu öğrendim.

Acaba siz de bir empath misiniz?

Okuduklarımdan aldığım notlardan da faydalanarak bir liste yapmak isterim. Benim gibi empath arkadaşların akla gelen ilk 25 özelliği şöyle:

1- Altıncı hissimiz çok kuvvetli. İngilizcede buna “gut feeling” deniyor. Yani neredeyse bağırsaklarının olduğu yerden gelen bir duyguyla, bazı şeyleri biliyorsun. Hissediyorsun ve o doğru çıkıyor. İç sesimiz genelde yanılmıyor. Bu oldukça büyük bir avantaj. Herhangi bir mekanda ya da biriyle birlikteyken can sıkıcı bir şey hissediyorsam, adını koyamasam da oradan uzaklaşıyorum ve mutlaka sonra ne olduğu çıkıyor ortaya. İyi ki öyle yapmışım diyorum. Bazen de “saçmalıyorum, ne var ki” dediğim ve iç sesime kulak vermediğim için çok pişman oluyorum. İç sesinizi dinleyin dostlar.

2- Sosyal ortamlara her zaman bayılmıyoruz. Kalabalıklar içindeki tüm sahtelikleri, tüm yalanları, tüm samimiyetsizlikleri hissettiğimiz ve bunu biz beceremediğimiz için üzerimize öküz oturmuş gibi oluyor bazen.

3- Başkalarının hislerini hissediyor, içselleştiriyoruz. İşte en tehlikeli kısım. Her şey bize yük olmamalı. Bunu fark ettiğimiz anda, bu duyguların ne kadarının gerçekten bizim duygularımız ya da bizimle ilgili duygular olduğunu değerlendirip, orada bırakmamız gerekiyor. Bazen başkalarının hislerini hissetmek, karşımızdaki insanın bize karşı hissettiklerini de anlamamızı sağlıyor, bu bazen hayal kırıklığı yaratsa da, uzun vadede yine bir avantaj. Kimse bize yalan yapamıyor işte, oynayamıyor, var mı dahası?

4- Şiddet içerikli ya da fazla trajik görüntüleri izleyemiyoruz. Bu bir film de olsa… Ben bir sinema yazarı da olsam izleyemiyorum, düşünün. Bazı arkadaşlarım bu konuda benimle epey eğleniyorlar. “Yahu film işte, artık sen de izleyemeyeceksen…” Gerçek şiddet görüntülerini söylemeye zaten gerek yok.

5- Söylediğiyle hissettiği çakışan kişiyi yakalıyoruz. İlle yalan söyleyeni yakalamak değil bu, bazen insan söylediği şeyle hissettiği şeyin çakıştığını kendi bile fark etmez. Üzgünüm, o iş bizde.

6- Acınızı paylaşıyoruz. Yok yok, lafın gelişi değil. Bir yeriniz ağrıyosa biz de o ağrıyı hissetmeye başlıyoruz. Ciddiyim.

7- Genelde sindirim problemlerimiz var. Solar pleksus adındaki çakra tam karnımızda, ben de dahil olmak üzere çoğumuz İrritabl Bağırsak Sendromu yaşıyoruz. Mide ülseri olarak da tezahür edebiliyor. Çok fazla hissetme ve bunları içerde taşıma sonucunda oluşan hastalıklar, ah ne diyeyim. Doktorum bana dişlerimi, yumruğumu sıkar gibi bağırsaklarımı sıkabildiğimi, içime attığım her şeyi dışarı kusmam gerektiğini, biraz “herkes” olmam gerektiğini söylemişti.

8- Genelde hayatlarında sıkıntı yaşayan insanları mıknatıs gibi kendimize çekiyoruz. İlgi ve anlayışla çevreliyoruz etraflarını göz açıp kapayıncaya kadar.

9- Bizi tanımayan insanlar bile dertlerini tasalarını getirip bize yüklemek istiyorlar. Dikkatli olmamız gereken bir nokta daha.

10- Sürekli yorgun hissediyoruz. Olumsuz enerjileri sünger gibi çekiyoruz. Her şeyi görüp fark ediyoruz. Bu da bedenimizi ve zihnimizi yoruyor. Yönetmemiz gereken bir özellik.

11- Bazı bağımlılıklarımız olabiliyor. Alkol, fazla yemek, uyuşturucu, seks gibi bağımlılıklar olabiliyor bunlar. Fazla yükü anca böyle atabileceğimizi düşünebiliyoruz. Kesinlikle yönetmemiz gereken bir özellik daha.

12- Çoğumuz holistik sağlık ve iyileştirme modelleriyle ilgileniyoruz. Mesela çoğumuz homeopatik tedavilere inanıyoruz. Çoğumuz yoga ve meditasyon yapıyor, bazılarımız reikiyle ilgileniyoruz. İyileşme yolunda aynı zamanda iyileştirebilmeyi önemsiyoruz. Burada bir empath olduğunun farkında olmak ve olmamak işin gidişatını değiştirebilen, önemli bir etken. Eğer bir empath olduğunun farkında değilse kişi, başkalarını iyileştirmeye takıntılı hale gelerek içindeki boşluğu doldurmaya çalışabilir ama kontrolsüz güç güç değildir biliyorsunuz, bu daha da fazla yük almak anlamına gelir. Bir empath olduğumuzu, bir takım yeteneklere sahip olduğumuzu bilerek başkalarına da faydalı olmaya çalışırsak, sınırlarımızı bilir, onları sağlıklı çizer ve başkalarına yardım etmek isterken kendimizi incitmeyiz.

13- Çoğumuz yaratıcıyız. Sanatla ilgileniyoruz. Hayal gücümüz epey geniş.

14- Bizim tek başımıza kalmaya çok ihtiyacımız oluyor. Yalnız vakit geçirmeyi seviyoruz ama sevmekten öte buna ihtiyaç duyuyoruz. Tüm enerjilerin dengelenmesi, temizlenmesi için buna ihtiyacımız var. Kendi sesimizi duyma ihtiyacımız çok yüksek. Şöyle bir benzetme geldi aklıma, sanki herkesin kulağı 1 desibel açıkken bizimki 5 desibel açık dış dünyaya, bu yüzden iç sesimiz soluk kalıyor kalabalıklar içinde, duyamıyoruz. O yüzden, lütfen biraz yalnız bırakın bizi 🙂

15- Çoğumuz odaklanma problemi yaşıyoruz. Yaptığımız şeye inanmıyorsak ya da yeterince ilgimizi çekmiyorsa çok çabuk sıkılıp kendimizi düşler aleminde bulabiliyoruz. Bir bakmışız yapmakta olduğumu işi bırakmış bir yerlere çiçek falan çiziyoruz.

16- Yukarıdakine ek olarak, evet her şey ilgimizi çekmeli. Yaptığımız her şeye %100 inanmalı, her şeyimizle orada olmalıyız. İşin içinde biraz alakasızlık varsa orada duramıyoruz.

17- Gerçekçilikten ölebiliriz. İşimize gelmese bile yeter ki gerçekler ortaya çıksın. En ufak bir sahtelikte nefes alamıyoruz.

18- Her şeyi bilmek ve anlamak zorunda hissediyoruz. Cevaplanamayan sorular da ne demek? Hemen açıklayın!

19- Empatlar genelde özgür ruhlardır, gezmeyi, özgür olmayı severler.

20- Dağınıklık bizi yorar.

21- Rutinler, kontrol, kurallar bizi boğar.

22- Genelde çok yemek yemesek de kilo alırız. Bu vücudumuzun bizi koruma şekli. Yarabbim!

23- Çok iyi dinleyiciyiz.

24- Narsisistleri mıknatıs gibi kendimize çeker, debelenir de debeleniriz. Bizim için en büyük zorluktur onlar, aslında yanlarında beş dakika bile duramamamız gerekir ama biz zorlukları sever, uğraşır dururuz. Bir narsisist için de bir empath bulunmaz nimettir. Yoksa kim onu bu kadar pohpohlasın, kendini iyi hissettirsin değil mi? Egoizm katlanamadığımız şeylerden yalnızca biri. Sizi bir yere kadar iyi hissettirebiliriz, fakat bir narsisist olduğunuzu anladığımız anda tüm bencilliğinizi yüzünüze vurur, sizi kendinizle yüzleştiririz, çekilin yoldan!

25- Bazen ortamdan kopuk hareketler yaparız. İçimize döneriz. O sosyal, hareketli halimizden eser kalmaz. Şaşırtırız.

Anlayacağın, zor iş empatik olmak. Fark edip yönetmek ise şahane!

Fazla Kilolarımı Nasıl Verdim? Amaç Kilo Vermek mi Yoksa Sağlıklı Yaşamak mı?

4 kiloya yakın doğmuşum. Yeni doğan bir bebek için oldukça tombikmişim. İki yaşıma kadar da tombikliğim sürmüş, zor yürümüşüm. Genç kızken hep balık etliydim. Sporla pek aram yoktu, çekinir, korkar, kendimi beceriksiz hissederdim. Boyumdan büyük bir bisiklet alınmış bana, binip düşmüşüm, bir daha da binmemişim. İleriki yaşlarda dizimde bir problem de çıkınca bisiklet yasaklandı bana. Hala içimde ukte, dizimi iyileştirip kendime güzel bir bisiklet alıp binmesini öğreneceğim. En sevdiği şehirlerden biri Amsterdam olan biri için büyük eksiklik!

Şaka bir yana 18-20-30 yaşlarımda, sporla işi olmayan, hımbıl diye niteleyebileceğiniz, hareketsiz, her zaman göbekli, eti yumuşak bir hatun oldum hep. Hiçbir zaman “şişman” olmadım belki, ama işte diyorum ya, hep bir hareketsizlik, bir yumuşaklık, güçsüz kollar bacaklar, tombik bir göbek…

İrade. Hiçbir zaman iradeli biri olduğumu düşünmedim. Uykuya, yemeğe her zaman düşkündüm. Tatlıya, içkiye. Biraz dikkat edeyim dediğim iki günün sonunda, gel rakıya oturuyoruz diyorsa biri, hemen gider, amaaan ölümlü dünya diye içerdim. Rejimdeyim dediğim halde, ama senin için yaptım denen keke pastaya dalardım.

Diyet kola olmazsa olmazımdı. Çikolatalı bisküviler, atıştırmalıklar. Hamburgerler, patates kızartmaları, cipsler. Ketçaplar mayonezler. Gece tv karşısında türlü yaramazlıklar. Bol kremalı şekerli Starbucks kahveleri.

Gece hayatını severim. Konserler, barlar. Eh, gelsin biralar, şaraplar, votkalar.

Kendimle ilgili düşüncem şuydu. Ben balık etli, hımbıl bir hatunum. Vücut yapım da belli yani. Eh, iradeli de değilim, seviyorum yemeği içmeyi. Ben hiçbir zaman fit bir hatun olamam. Zaten vücut yapım da şöyle, metabolizmam yavaş, hızlı kilo alıyorum…

.

2013’te kişisel antrenörlerin olduğu bir spor salonuna yazıldım. Aslında spor salonuna yazılmak olarak bakmamak lazım buna. Sadece sizinle ilgilenen bir spor hocanız var. Yürüyüş bandı dışında herhangi bir aletle çalışmıyorsunuz. Haftanın iki günü belirli gün ve saatler o hoca sadece sizin için orada. Randevunuz var yani. Ay Salı spor salonuna gidecektim ama gitmedim valla üşendim durumu yok. Orada sizi bekleyen bir hoca var. Bugün gitmezseniz arayıp ayarlayacak ve yarın gideceksiniz. Yine boyunuza kilonuza ve vücut durumunuza göre size verilmiş bir sağlıklı beslenme listesi var. Kahvaltı, ara öğün, öğle yemeği, ara öğün ve akşam yemeğinden oluşan bu besinleri tüketirken yemeğin fotoğrafını çekip kişisel antrenörünüze yolluyorsunuz. Eğer bulunduğunuz mekandan dolayı veya bir sebeple beslenme listenize uyamayacaksanız da aynı şekilde antrenörünüzle iletişime geçip alternatif bir yol buluyorsunuz. O anda bulunduğunuz yerin menüsünde ya da çevrede bulabileceğiniz, size en uygun yiyeceği ve miktarını size söylüyor. Bir başka kural, akşam 18.30-19.00’dan sonra hiçbir şey yememek. Çiğneme hareketi yasak. Şekersiz çay, kahve, su serbest.

Boyum 1.66. O zaman 63 kiloydum. Antrenörüm şöyle söyledi. Sen öyle çok kilo problemi olan bir kadın değilsin. Şu an bu salondan çıkıp gitsen ve ben hayatıma böyle devam edeceğim desen, kimse sana bir şey diyemez. Bu senin tercihin olur. Fakat sen bir kadınsın ve yaşın 30’un üstünde. Anne olursun, olmazsın. Ama hormonların çalışma şekilleri var. Fazla kilolarını atman yaşın ve kadın olman sebebiyle her geçen gün daha da zorlaşacak. Sonra oturmuş kilolarını hiç veremeyeceksin ve bu sağlık problemleri yaratacak. O kadar doğru bir zaman ki, gel fazla kilolarını at, sağlıklı bir yaşamı öğren, daha sonra anne olsan da olmasan da hiç sıkıntı çekme.

Bu yaklaşım bana çok mantıklı geldi. Nerede ne yiyor olduğuma olan ilgi ve spor saatlerinin günlerinin belirli olması, başımda beni hiç terk etmeyen bir spor hocasının olması da beni çok motive etti. Yine o dönem gittiğim salondaki Serkan hoca şunları da söyledi. İlk ay Melis. İlk ay sık dişini. Kolay olmayacak, ama değecek, inan bana. Hayatın boyunca bu kadar dikkat edecek değilsin. Ama ilk ay başlatmalıyız bu hareketi vücutta. Haftada 2 gün spor, 1 gün cardio, 1 gün de kendim yürüyüş yapmaya başladım. Akşam o kadar acıkıyordum ki. Bir akşam hocama yazdım, hocam akşam yemeğimi çok erken yedim, saat 9’a geliyor, açlıktan ölüyorum. Dolapta light yoğurt ve elma var, hangisini yiyebilirim? Hiçbirini dedi hocam. Hele elma, sakın! Dedi. E, peki ne yapacağım dedim. Uyu dedi. Sık dişini, geçecek bu günler demeyi de ihmal etmedi. Yattım uyudum.

Bir süre sonra etrafımdaki insanların karşımda bol kalorili tatlılar, içkiler, hamburgerler vs yemelerinden rahatsızlık duyacak bir kafaya geldim. Adeta onlara üzülerek ve biraz da anlamayarak bakmaya başladım. Bir insan kendisine bunu nasıl yapardı, sürekli o sağlıksız besinleri nasıl tüketirdi? Yok dediğim iradem taş gibi ortaya çıktı. Uzatmayayım. 5 aylık bir sürecin sonunda 8 kilo vermiş ve fit olmuştum. Sporu bıraktım, yürüyüşleri ve dikkat etmeyi bırakmadım. 1 kilo da kendim verdim.

Aradan yıllar geçti. Bu düzeni sürdürmedim. Ama sağlıklı beslenmenin ve sporun mantığını çözdüğüm için bir daha asla da eski kilolarıma geri dönmedim. Çünkü çok yediğim, içtiğimde mutlaka ona göre bir düzenleme yapıyordum artık. Daha hareketliydim, daha çok hayır’larım vardı. Bozdolabıma artık asla girmeyen şeyler vardı.

Kilo Verenler Kulübü

2017 Şubat gibi yine kilo aldığımı ve psikolojik olarak iyi olmadığımı fark ettim. Salmıştım. Umurumda değildi. Saat 11’lere kadar uyuyor ve düzensiz besleniyordum, gece de 3’lere kadar oturuyordum ve atıştırıyordum. Kişisel antrenörlerimden Suavi’yi aradım ve Kilo Verenler Kulübü‘nde yeniden başladım. Aynı tempoya. Yukarıda anlattığım mantık bende yeniden devreye girdi. Şu an itibariyle 40 günde 5 kilo verdim.

Buraya kadar her şey çok güzel. Fakat şunu eklemek istiyorum. Mesele kilo vermek değil. Mesele sayılar da değil. İnanın kaç kilo olduğum hiç umurumda değil. Ben artık alarm kurmadan 7.30’da uyanıp havanın durumuna aldırmadan sabah yürüyüşe çıkabilen, spor yapmaktan zevk alan, akşam 19’dan sonra yemek yemeyen, bu vesileyle gece saat 24, hadi bilemedin 01 gibi yatıp uyuyan, vücudundaki görsel ve hissel değişikliklere inanamayan biriyim. Sıkılaşmak bir yana, giysilerin üzerimde bambaşka durması bir yana, artık yürürken, koşarken kesilmiyorum. Üşengeçliğim kalktı. Hımbıllık? Ben mi? Yapmayın allahaşkına, neredeyse hiperaktifim diyeceğim 🙂

Bu mutluluğu yaşadıktan sonra geriye dönmek istemiyor insan asla. Çünkü yapabildiğini görmek insan için muhteşem bir motivasyon kaynağı. Ne yapabilmiş oldum ben?

Mideme söz geçirdim. Bedenime söz geçirdim. Nefsime söz geçirdim. Sonuçlarını da gördüm.

Yapamıyorum dediğim noktalar olmuyor mu? Elbette oluyor. Ama orada artık bahaneler yok. Ben böyleyim, benim yapım bu, vücudumun şekli bu, yaradılışım bu, güç bulamıyorum, kolay değil, dayanıksızım, hımbılım vs vs vs… Bu sesler kesildi. Bunların hepsi palavra çünkü.

Yapamadığımı hissediyorsam, hemen iç sesimi dinliyorum. Ne oldu? Yorgun olabilirsin. Dinlen. Ama bu yorgunluk nereye kadar? Sürekli yorgun olamazsın. Dinlendikten sonra devam et. Yılma.

Ne oldu? Moralim bozuk, enerjik hissetmiyorum. Tamam, çok normal. Neden moralin bozuk? Es geçmek, içe atmak yok. Önce onu çözelim. Bunun için eve kapanmaya, kendini yemeğe, içkiye vermene gerek yok. Önce kendini dinle. Nedir sorun, nasıl çözebiliriz? Onunla ilgilenelim. Ama bu arada kendimize iyi davranmaya da devam edelim. Sağlıklı beslenerek, hareket ederek. Meditasyon yaparak. Güzel müzikler dinleyerek. Sevdiğimiz, bize kendimizi iyi hissettiren insanlarla vakit geçirerek. Uykumuzu iyi alarak.

Ben sabah uyandığımda, yaşasın, mis gibi kahvaltı edeceğim diye uyanıyorum artık. Ne de olsa karnım dolu olmadan uyuyorum. Sabah ilk iş kendime şöyle kayısı kıvamında güzel bir yumurta haşlıyorum. Yanına küçük bir dilim peynir koyuyorum. Bir dilim çavdarlı tahıllı ekmek, 3 siyah zeytin, bol salatalık ve tatlı kırmızı biber de ekledim mi, değmeyin keyfime. Yanında şekersiz çay, bir bardak süt ya da benim tercihim genelde sade filtre kahve. O kahvaltı, bir mutluluk kaynağına, bir ritüele dönüşüyor.

Öğleden önce yarım elma ya da laktozsuz yoğurt (laktoz karnımı şişirdiği için laktozsuz süt ve yoğurt tüketiyorum, hem yarım yağlı da oluyorlar.), içine biraz müsli ya da 2-3 altınbaşak ile yine biraz kahve içiyorum. Öğle yemeğinde bir tabak sebze yiyorum. Akşamüstü bol salatalık domatesli ve kırmızı biberli, bir sandviç yapıyorum kendime, bir dilim de hindi füme koyuyorum içine. Akşam altı gibi bol salata ve ızgara. Köfte, tavuk ya da balık. Öğle ya da akşam yemeğine yoğurt, cacık eşlik edebilir. Akşam 12’ye kadar da gelsin çaylar kahveler.

Haftada bir öğlen, yemeğime bir kadeh kırmızı şarap eşlik ediyor, çok canım çekerse. Arkadaşlarla dışarı çıktıysam da bir bardak bol limonlu cin tonik içiyorum. Sonra limonlu soda ya da limonlu su ile devam ediyorum gece uzuyorsa.

Kendimi çok iyi hissediyorum çünkü sonuçlarını gördüğüm bu iradem kendime saygımı da artırıyor.

Şimdilik burada noktalayayım. Bir sonraki yazım “empath” olmak ile ilgili olacak 🙂

Bloguma Hoşgeldin!/Welcome to my Blog!

Merhaba, ben Melis Zararsız. Blogumda çoğunlukla sağlıklı ve mutlu bir yaşam stili hakkında yazıyor olacağım. Zor bir çocukluk geçirmiş olan, kendisini hep farklı ve hassas hisseden ve bunun sebebinin bir “empath*” olmak olduğunu çok geç keşfettiği için kendi kendini o noktaya kadar epey hırpalayan, fakat bunu anladığı, ismini koyduğu ve benzer ruhlar bulduğu, benzer hikayeler okuduğu anda kendiyle barışmış, 30’lu yaşlarından sonra hayatını yeniden şekillendirmeye başlamış bir genç kadınım. Devamında mutlu olamayacağımı ve edemeyeceğimi fark ettiğim, konfor alanı bol evliliğime ve işime son vererek, yalnız yaşayarak ve freelance çalışarak başlattım bu süreci. Psikologlar, danışmanlar, yoga, meditasyon, felsefe ve psikoloji kitapları, yalnız çıkılan seyahatler destekledi bu süreci.

Editörlük, sinema yazarlığı, çevirmenlik yaptım, yapmaktayım. Yakın zamanda kendimi bu işlerimi sürdürürken hayata karşı motivasyonsuz hissetmeye başladım ve bunu hissettiğim anda, Kilo Verenler Kulübü kurucusu, eski kişisel antrenörüm (PT) Ali Suavi Eröz‘ü aradım. Onun da desteğiyle hayatımı yeniden düzene soktum, haftada iki gün spor yapıp, üç gün yürüyüş yapıp, ciddi anlamda sağlıklı beslenmeye başladım. Tüm yaşama bakışım, kendime bakışım, kendimle ilişkim, hayata tutunuşum, yaşam stilim değişti. Bunu beni tanıyanlar bedenimden de, ışıldayan gözlerimden de anlayabiliyorlar. Bu artık dönemsel bir spora başlama ya da dönemsel bir “rejim” değil. Kendisini seven, kendisine saygı duyan bir birey olarak ben artık sabahları erken kalkan, sağlıklı beslenen, gerekli bedensel aktivitelerini gerçekleştiren bir insanım, bu artık bir yaşam stili.  Şimdiki isteğim her şeyin mümkün olduğunu, tüm gücün bizde ve içimizde olduğunu kendimden yola çıkarak herkesle paylaşmak, bu konuda eğitim alıp (sağlıklı yaşam, sağlıklı beslenme), ihtiyacı olanlara destek olmak ve bu fikri büyüterek güzel bir kapı açmak. Bu şekilde kendi gelişimimi ve asla bitmeyecek öğrenme sürecini kendi adıma da sonsuz kılmak… Bu süreci başlatmadan önce de, başladıktan sonra da sitemin blog sayfalarında konuyla ilgili yazılar paylaşıyor olacağım.  Önerilerinize, yorumlarınıza açığım.

*Empath: Aslında empatik anlamına geliyor. Özellikle ingilizce kullandım kelimeyi, çünkü empati kelimesi çok fazla kullanılan bir kelime haline geldi son son, kişisel gelişim kelimesinin içi nasıl boşaltıldıysa maalesef empati de bilip bilmeden kullanıldığından, ben “empath” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Bir sebebi de yabancı kaynaklarda empath olmanın ne demek olduğuna dair çok daha doyurucu makaleler okumuş olmam. Bir empath, basitçe, karşısındakine empati kurabilen, yani onu anlayabilen biri değil. Bir empath, doğumuyla, bir hediyeyle geliyor aslında. Bu o kişinin bir özelliği. Ama bu hediye, kullanması çok kolay bir hediye değil. Empath’lerin hisleri çok kuvvetli. Etrafındaki insanların, olayların yarattığı enerjilerin tümünü hissediyorlar. Bazen etraflarında olmayan ama uzaktan gönderilen enerjileri bile hissedebiliyorlar, fark edebiliyorlar. Bu enerjiler onlara yük olabiliyor. Yaşanan her şeye karşı fazla duyarlı olabiliyorlar. Kendilerine ait olmayan üzüntüleri, acıları, sıkıntıları kendi dertleriymiş gibi hissedebiliyorlar. Farkındalıkları, duygusal zekaları çok kuvvetli. Adeta ortamdaki enerjiyi emebiliyorlar ve bu onlara zarar verici boyutlara gelebiliyor. Bir empath, bunu yönetmeyi öğrenmesi gereken, hassas ve güçlü bir karakter.  Bu konuda sevdiğim bir Türkçe makale burada.

Hatta düşündüm de ben  bu empath olmakla ilgili ayrıca bir makale yazayım 🙂

Fakat bu merhaba’dan sonraki ilk yazım 15 günlük yolculuğumla ilgili olacak.

Merhaba!


Hi, I’m Melis. I will mostly be writing about a healthy and happy lifestyle. I am a young woman who had had a hard childhood, feeling myself “different” and “sensitive”  since then and therefore struggling with myself until finding out that I was a total “empath” and after realizing and naming that, after finding similar souls, reading lots of stories about it,  I made peace with myself. I started the process by finishing a  “comfort zone “marriage I knew I wouldn’t be happy and I wouldn’t be able to make the other person happy continuing. I also quit my “comfort zone” job which I was not happy anymore.  I started to live alone, to work freelance.  Psychologists, consultants, yoga, meditation, books about philosophy and psychology, travelling alone and stuff like these supported this process.

I have been working as an editor, a movie critic, a translator. Lately, I started to feel unmotivated to life while dealing with these. I immediately called my former personal trainer Ali Suavi Eroz and we started working. Thanks to his support, I reorganized my life, I started working out 2 days a week + 2 days cardio + 1 day walking outdoors. I started eating clean which is not making a diet. In a month, the way I look at life, the way I look at myself, the relationship with myself, the way I hold on to life, my life style completely changed. People who know me can tell by the way my body and the sparkle in my eye changed.  It’s not a periodical working out or diet programme. I, as an individual being that loves and respects herself, get up early, eat healthy, make the needed pyhsical activities for the rest of my life. This is a life style now. Now what I want is to share with everyone that everything is possible, that the power is inside all of us, that health is the most important thing to feel happy.  I want to educate myself on healthy living coaching and support people who need it and to open a door by developing this idea, and by doing this, making my own personal growth and learning process forever. I’ll be developing my website about being a healthy living coach and I’ll be writing articles in this blog part regularly. I’m open to suggestions and comments.

I decided I’ll be writing about what it means to be an empath, soon. But my first post after this hello will be about my 15 days travel which I came back home only 2 days ago.

So, hello there!