Bisiklete Binmeyi Öğreniyorum

Başlık şaşırttı mı? Şu an 39 yaşımdayım ve evet, bisiklete binmeyi öğreniyorum.

Tamam, en baştan başlayalım.

Babam çocukluğunu çok da istediği gibi yaşayabilmiş biri değil. Örneğin bir bisikleti olmamış, ailesi ona bisiklet alamamış. 19 yaşında baba olan babam ise, küçük yaşına rağmen kendi yaşayamadıklarını çocuğuna yaşatma duygusu içinde yer etmiş olsa gerek, çok güzel duygularla, ben daha 5-6 yaşlarındayken bana bir bisiklet almış. Ama ne bisiklet! Herhalde 18 yaş ve üstünün binebileceği boyda ve ağırlıkta, sapsarı bir BMX bisiklet. Bir hevesle de beni sahile götürüp bindiriyorlar üstüne, atın üstüne koyar gibi koyuyorlar, ben de düşünce, o heyecanla bir de üzülüp agresif tavırlar sergiliyor ailem, hatırlıyorum. O gün bugün bisiklete binmedim ben.

Aslında hikayenin buraya kadarki kısmında bile bir kıssadan hisse durumu var diye düşünüyorum; biz insanlar ailelerimizden birtakım davranışlar görerek, bunlara maruz kalarak büyüyoruz ve bu davranışlar bizi etkiliyor. Örneğin bir davranış eksikse, biz bunu kendi çocuğumuza fazla fazla vermeye çalışıyoruz, ya da bazı durumlarda tam tersi belki ve örnekler çoğaltılabilir. Halbuki bizim çok iyi niyetle yapmış olduğumuz bu tarz bir hareket de karşımızda, bizim geçmişimizden tamamen bağımsız olarak büyümekte olan çocuğumuza iyi gelmeyebiliyor. Belki de atalarımıza kadar bu tarz döngülerle sürüp giden bir aile yapımız olabilir ve şahsen bunun çocuk sahibi olan ailelerin dikkat etmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

Gelelim bugüne. Bu yaşıma kadar bisiklete binemediğim için hep üzüldüm, hep imrendim binen insanları gördüğümde. En sevdiğim şehirlerden biri olan Amsterdam’a gittiğimde neredeyse üzüntümden ağlıyordum, herkes bisiklete binerken ben onlara öylece bakıyordum. Bundan bir 10 yıl önce belki, arkadaşlarla bir Pazar Büyükada’ya gelmiştik, hepsi bisiklet kiraladı, ben bilmediğim için bir arkadaşımla ikili bisikletlerden kiralamıştık ve yokuşlarda perişan olmuştuk, çok utanmıştım.

Blogumu takip edenler bilir, Ocak 2018’de Büyükada’ya yerleştim. Burası da Amsterdam gibi, bir bisiklet cenneti/kasabası. Bu yıl artık canıma tak etti, öğrenecek ve edinecektim bir bisiklet. Fakat bir arkadaşımın bisikletin selesinden tutup da bana öğretmeye çalışması fikri aklıma bir türlü yatmıyordu. Beş dakikada öğrenilecek bir şey değildi tahminimce ve kimin o kadar sabrı olabilirdi ki? Benim bile olmayabilirdi, biraz denedikten sonra of yapamıyorum, boşver, gel şurada bir kahve içelim, diyerek vazgeçmem an meselesi olurdu.

Aklıma geldi, keşke dedim, profesyonel olarak bunun dersini veren birileri olsa. Vee işte sürpriz geliyor: VARMIŞ!

İnternetteki aramalarım sonucu tanıştım bostancibisiklet.com ile. Web sitelerinde şöyle anlatmışlar: Kursumuzda yaş sınırlamamız yok, tek şart “öğrenmeyi istemek”tir. Öğrencilerimizin çocuk/yetişkin oranı kabaca yarı yarıyadır. 4,5 yaşından 73 yaşına kadar öğrencilerimiz oldu.  En büyük çoğunluğu 7-12 yaş ve 30-50 yaş arası oluşturuyor.

Bu bana aşırı mutluluk verdi, kendimi yalnız hissetmedim. Hemen iletişime geçtim. Bazı arkadaşlarım epey güldü, o parayı bana ver, ben sana öğretirim, bisikletin de profesyonel dersi mi olurmuş, dediler. Çocukken nasıl öğrendiğini bile hatırlamayıp hayatı boyunca bisiklete kolaylıkla binmiş bir insan için bu kadar “basit” bir şeyin dersini almak, buna para vermek çok anlamsız gelebilir. Fakat bisiklete binme konusunda sıfır olan birine bisiklete binmeyi öğretmek, öyle arkadaş arasında, iki sele tutup, iki arkasından bakarak olacak iş değil-di içimden gelen sese göre. Gerçekten de öyle olmadığını gördüm.

Mesut hocanın muhteşem sabrı ile 4 saat eğitim aldım ve ancak son saatte pedal çevirerek, kendi kendime bisiklet sürebilir olmuştum. İlk iki saat pedalsız, sadece denge üzerine çalıştık. Son iki saat pedallı çalıştık ve yine de bedenim bir şekilde düşmekten korkuyor, ayaklarım yere basmaya çalışarak beni düşmekten korumaya çalışıyordu ve bu kısım çok uzun sürdü, büyük bir sabır gerekiyordu o halimle uğraşmak için ve bu da Mesut hocada vardı. Ben de tanımadığım bir insanla, açıkçası parasını da vererek bu işe zaman ayırmış olduğum için pes etmiyordum, “ay yapamayacağım galiba, boşverin oturup sohbet edelim” diyecek halim yoktu.

Şu an bisikletin mantığını kavramış durumdayım. Pedal çevirerek kendi kendime bisikleti sürebiliyorum, ama arada yine korkup kendi kendimi sabote ediyorum,  ayaklarım yere basarak bir şekilde fren görevi üstlenerek beni korumaya çalışıyorlar “bilinmeyenden”.  Beynimin anladığını, kalbimin istediğini dinlemeyen, söz geçiremediğim bir “ben” ile mücadele halindeyim bisiklet öğrenirken. Aslında bu süperego bence. Yapamazsın, dikkat et, düşeceksin, ben seni korurum, boşver yapmayalım, bırakalım, devam etmeyelim diye beni sabote eden iç sesimle mücadele halindeyim.

Bisiklete binmenin duygusu, muhteşem bir özgürlük duygusu, al yanına denizi, ağaçları, kuşları, özgürce uç tekerleklerin üzerinde. Bu duyguyu o kısacık anlarda bile hissettim, kimbilir bu işi tamamen öğrenip dağ bayır dolaştığımda, hızlanabildiğimde ne duygular hissedeceğim. Ama bisiklete binmeyi öğrenmek, bu yaştan sonra öğrenmeye kalkmak ve üstüne gitmek, üzerine üstlük beni dinlemeden beni benden korumaya çalışan, bana inanmayıp beni sabote eden iç sesimle karşılaşmak ve onunla mücadele etmek adına da bana farklı öğretiler kazandırıyor şu an, bunu hissediyorum.

Hiçbir şey için geç sayılmaz, yapmak istediğimiz, deneyimlemek istediğimiz ne varsa orada bizi bekliyor, hiç uğraşamam demek de bir seçim, uğraşırken karşınıza çıkacak zorluklara çok bozulup vazgeçmek de bir seçim, üzerine gidip hayatınıza katmak da.  Ben üzerine gitmeyi seçiyorum, 40 yaşımda zevkle, mutlulukla bisiklete binen bir kadın olmayı seçiyorum.

Senin yapmak isteyip de artık benden geçti diye düşündüğün bir konu var mı? Benimle paylaşırsan çok sevinirim.

İzmir’de, Mutlu Kadınlar Atölyesinde İdik

Geçtiğimiz ay Mutlu Kadınlar Atölyesi tarafından İzmir’e çağırıldım. Harika mekan Guna/Taze Yaşa restoranda vegan/vejeteryan şekersiz unsuz kekler eşliğinde yaklaşık iki saat sağlıklı yaşama, kendini sevmeye, meditasyona, doğru beslenmeye, sporun hayatımızdaki yerine, kadın olmaya dair derin bir sohbette bulduk kendimizi katılımcıların da katkıları, soruları, anlattıklarıyla. Son 10 dakika meditasyonumuzu yapmayı ihmal etmedik.

Beni davet eden, atölyenin kurucusu sevgili Çiğdem Saroğlu‘na çok teşekkürler. En sevdiğim şehirlerden birinde konuk olup böyle güzel bir sohbet imkanı bulmak gerçekten onur vericiydi. Sponsorlarımızdan Hotel Beyond‘a da misafirperverliklerinden ötürü ayrıca teşekkür ederim.

 

 

 

Evde Kendi Badem Sütünü Hazırla!

Bugün İzmir’deyiz, Mutlu Kadınlar Atölyesi kapsamında Sağlıklı Yaşam‘ı konuşacağız. Söyleşime katılan kadınların özellikle merak ettiğini bildiğim bir tarifi yeri gelmişken buraya da yazmak istedim.

Çiğ, tuzsuz ve kavrulmamış badem protein, demir ve kalsiyum yönünden zengin bir besin. Bu besinin sütünü yaparak içebiliriz.

Badem Sütü tarifi

1 çay bardağı çiğ taze badem,
5 çay bardağı su

Bademlerinizin üzerine 2 çay bardağı su ekleyerek yaklaşık 10 saat bekletin.  Daha sonra bademleri süzün ve bir mikser içerisine üzerine 3 çay bardağı su ekleyerek 2 dakika çırpın. Daha sonra bir tülbent vasıtasıyla süzerek suyunu çıkartın. Tatlandırmanıza gerek olduğunu düşünmüyorum ama isterseniz içine bir miktar keçiboynuzu tozu ya da tarçın ekleyebilirsiniz.

Tülbentte kalan tortuyu atmayıp kurabiye gibi tatlılar için kullanabilirsiniz.

Bir bardak doğal badem sütü sadece 40 kaloridir.

Bademin içeriğindeki yağ asitleri ve enzimler kalp ve damar hastalıklarından korur. İçerdiği e vitamininden dolayı etkili bir antioksidandır.

 

Bilinçli Beslenme, Beyin-Bağırsak İlişkisi ve Probiyotikler

 

Geçtiğimiz Cumartesi, İstanbul Erenköy Kozmos Yaşam Merkezi’nde 15 kişilik bir katılımla gerçekleşen sunumumda bilinçli beslenmeden, beyin-bağırsak ilişkisinden ve probiyotiklerden bahsettikten sonra kısa bir meditasyon yapıp ellerimle hazırladığım şekersiz, beyaz unsuz, hindistan cevizi yağı ile pişirilmiş çiğ kakaolu tarçınlı pekmezli kek, çiğ kuruyemişler, maydonozlu, taze naneli ve limonlu detoks suyu tüketerek sohbetimizi tamamladık, katılan herkese teşekkürler.

Sunumumdan kısa notlar:

Probiyotikler yaşayan mikroorganizmalar aslında ve yeterli miktarda olduklarında yaşadıkları vücuda fazlasıyla yararlılar. Probiyotikler bağırsaktaki yararlı bakterileri arttırarak, zararlı bakterilerin ise sayısını azaltarak etkili oluyorlar. Probiyotik seçerken çeşitli türleri içeren, süt ürünleriyle mayalanmamış, katkı maddesi bulunmayanları bulabiliyorsak ne ala. Böyle takviye ürünler mevcut. Bulamıyorsak evde mayaladığımız yoğurt ve kefir de probiyotik içeren doğal bir besin. Yine ev yapımı salatalık ve lahana turşusu, doğal probiyotikler.

Sindirim sistemi bedenimizde beynin yardımı olmaksızın işlevini yapan tek sistem. Çok ilginç değil mi? Kendimizi iyi hissetmemiz ve sağlıklı görünmemiz için bedenimizin ihtiyaç duyduğu besinleri birebir bu sistemden alıyoruz. Sindirim sistemi aslında ağzımızdan anüsümüze kadar uzanan 10 metrelik, kastan, sinirden, duyulardan oluşan bir boru. Sindirim sorunları oluşturan şeyler ilginçtir ki yaşam biçimimiz. Epigenetik bilim araştırmaları iyi beslenmenin olumsuz genetik etkileri bile yok edebileceğini söylüyor.

Sindirim aslında beyinde başlıyor. Yiyecekleri düşünmemiz, görmemiz, kokusunu duymamız… beynimiz sayesinde ağzımız sulanıyor, midemiz kasılıyor, pankreasımız enzim salgılamaya başlıyor. Beynimiz yediklerimizin iyi sindirildiğine inanmalı ki bedenimiz sağlıklı olsun. Aslında herşey beynimizi nelere inandırdığımızla ilgili.

Kalın bağırsağımız kötü bakterileri denetim altında tutan iyi bakterilerle yani floralarla dolu. Besinler ayrıştırılıyor ve atık maddeler dışkı olarak rektumda depolanıyor. Yeterince dışkı depolandığında kaslarımız gevşiyor ve dışkı dışarı atılıyor. Fazla lif tüketerek, bol su içerek, yeterli uyku uyuyarak, egzersiz yaparak ve stresi azaltarak sağlıklı bir şekilde sindirebiliriz ve dışarı atabiliriz yediklerimizi.

Atık maddeleri dışarı atmamız durumunu metafiziksel olarak anlatmak istersek: yaşamı içeri almak, bize yarayanları özümsemek ve gerek duymadıklarımızı bırakmaktır. Bıraktıktan sonra sifonu çekeriz ve geri dönmemek üzere yollarız ihtiyaç duymadığımızı. Bu sağlıklı olandır. Doğal olan budur.

Mide ve sindirim sorunları hakkında önemli bir soru sorulmuş Louise Hay tarafından: Neyi ya da kimi sindiremiyorsunuz? Korku var olduğu sürece yaşamı sindiremiyoruz. Gelecek için kaygı duyduğumuz müddetçe sindirimimiz gerçekleşmiyor. Bedendeki mutluluk hormonu serotoninin yaklaşık %90’ı bağırsaklarda bulunuyor.

Bağırsak ve beyin arasında yin ve yang gibi bir döngü şeklinde bir iletişim var. Mutsuz beyin bağırsağı etkilerken mutsuz bağırsak beyni etkiliyor. Bağırsaktaki bakteriler sürekli olarak beyne sinyal gönderiyor. Bağırsak mikrobiyomu sağlıklı olunca “mutluyum” mesajı gönderiyor beyne.

Akşam yemeğindeki sohbet tatsız bir hal alıp arkadaşınızla tartışmaya başladığınızda midenizdeki öğütme işlemi hızlıca son buluyor ve yerini spastik kasılmalara bırakıyor. Yemeğinizin yarısı sindirilemeden midenizde kalıyor. Böylelikle mide spazmları hissediyorsunuz. Stresli geçen bir günün ortasında ağır bir öğle yemeğinin iyi bir fikir olmayacağını unutmayın. Bağırsak reaksiyonlarını değiştirmek ve hücresel değişiklikleri tersine çevirmek amacıyla beyinde yazılan senaryonun “olumlu öykülere” dönüştürülmesi gerekiyor. Genelde çocukluğunda travma yaşamış insanlarda stres-tepki genlerine kimyasal etiketler eklenmiş durumda. Böyle kişilerin organları strese karşı abartılı bağırsak reaksiyonları gösteriyorlar.

Dilimizde beş tat alma reseptörü var: acı tatlı ekşi tuzlu ve umami. İnsan bağırsağında ise 25 farklı tat reseptörü var. Bunun sebebi yediğiniz yemeğin tadına göre beyninize göndermek istediği şifa mesajları. Demek ki bağırsaklarımız sadece besin maddelerini sindirmek için varolmuş değiller, görevleri çok daha fazla.

Meditasyonla beynin en çok hangi bölümünün etkilendiğini keşfetmek için Harvard Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırma gösteriyor ki, geleneksel tıp bilimine göre otomatik sinir sisteminden sorumlu olan bölge meditasyon ile harekete geçebiliyor ve sindirim sistemi, kan basıncı gibi direkt olarak stres ile ilişkili değişkenlere aslında meditasyon ile etki edilebiliyor. Sonuçta bu işlevler üzerine meditasyon ile etki edebiliyoruz, kalp hastalıkları, sindirim sorunları ve kısırlık gibi stresle ilişkili rahatsızlıklardan kurtulmamız konusunda meditasyon önemli bir çözüm yolu olabiliyor.

Stresörler sinir sisteminin dengesini bozduğu zaman; gevşeme tekniklerini kullanarak sinir sistemi dengeli haline geri getirebilir. Anksiyete sinir sisteminizi ele geçirdiği zaman, vücudunuz hayatta kalmak için; savaşmak ya da kaçmak için kimyasallar salgılar. Anksiyete (kaygı) yanıtı hızlı hareket etmeniz gerektiği acil durumlarda hayat kurtarıcı olabileceği gibi günlük hayatın stresleri tarafından aktive edildiği zaman sizi yıpratıyor. Bunu Metin Hara’nın YOL kitabında da okuyabilirsiniz. Tam odaklanarak derin nefes alıp vererek yaptığımız nefes temizliği basit ama güçlü bir gevşeme tekniği. Bunu öğrenmek çok kolay, hemen hemen her yerde yapılabilir ve kaygı seviyenizi kontrol altına tutmanızda hızlı yol almanızı sağlar.

Kaynak kitaplar: 

Sağlıklı Yaşam İçin Kendini Sev – Louise Hay

Beyin Bağırsak Bağlantısı – Dr. Emeran Mayer

Yol – Metin Hara

Sağlıklı Yaşam ve Beslenmede Probiyotiklerin Önemi Semineri

Geçtiğimiz ay İstanbul Erenköy Kozmos Yaşam Merkezi’nde 21 kişinin katılımıyla Sağlıklı Yaşam ve Bilinçli Beslenme seminerimizde doğru sandığımız yanlışlardan, beslenme alışkanlıklarından, spordan, diyet hatalarından, bütüncül bir sağlıklı yaşam felsefesinden bahsetmiştik. Sonrasında 6 dakikalık bir meditasyon yapmış ve ellerimle hazırladığım sağlıklı atıştırmalıklardan tadarken sorulara cevap vermeye çalışmıştım.

Bu ay aynı mekanda bu kez aynı konuya biraz da probiyotikler üzerinden bakacağız. Sonrasında 10 dakikalık bir meditasyon yapıp sağlıklı bir kek yiyecek, detoks sularımızı içeceğiz ve yine sorularınızı cevaplayacağım, bu kez süremiz biraz daha uzun.

Etkinliğimiz ücretlidir, lütfen Kozmos Yaşam Merkezi’ni arayarak ön kayıt yaptırınız.

Görüşmek üzere,

Sağlıklı Yaşam ve Bilinçli Beslenme Seminerinden Notlar

 

13 Ocak 2018 Cumartesi günü, bir süre önce buradan da duyurduğum Sağlıklı Yaşam ve Bilinçli Beslenme seminerim İstanbul Erenköy Kozmos Yaşam Merkezi’nde gerçekleşti.

Seminer Nasıl Başladı?

20 kişinin katılım gösterdiği etkinlikte önce kendi hikayemi anlattım. Tam zamanlı çalışırken neden istifa etme kararı aldığımı, freelance çalışmama rağmen neden yine de sağlığımla ilgilenemediğimi, tak dediği noktada kişisel antrenörümü arayarak başladığım spor ve sağlıklı beslenme yolculuğunu, koçluk eğitimi alarak bendeki değişimleri destek ve eşlik ihtiyacı olanlarla paylaşmaya başladığımı özetledikten sonra sunuma geçtik.

Beslenmenin sadece yediğimiz besinle ilgili olmadığına, seçtiğimiz mekan ve insanlarla da beslendiğimize ve bilinçli beslenmenin önemine kısaca değindikten sonra beslenmede doğru sandığımız yanlış bilgilerimize değindim. Yağ, süt, şeker, tahıl, ekşi maya, yeme saatleri, spor ve meditasyondan bahsettikten sonra beş dakika meditasyon yaptık.

Neler Tattık?

Bir saatin sonunda ise katılımcılar için şef arkadaşım Pelin Görpe ile birlikte hazırladığımız sağlıklı atıştırmalıklar ve detoks sularının bulunduğu masaya geçtik. Katılımcılar sağlıklı atıştırmalıkları pek beğendi doğrusu, tarifler de soruldu, hemen paylaşayım:

  • Detoks suyu:

Salatalık, limon, taze nane, maydonoz, taze zencefil ekledik cam sus şişelerimize ve iki saat kadar beklediler.

  • Tatlı hurma topları:

5-6 adet hurmayı sıcak suda beklettik, sonra blender’da püre yaptık. Bu pürenin içine iki tatlı kaşığı keçiboynuzu unu, 1 tatlı kaşığı tarçın, 2 çorba kaşığı çiğ kakao, 1 avuç badem ve cevizin rondoda un haline getirilmiş halini ekledik ve karıştırdık. Hamurlaşmış karışımı ellerimizle yuvarladık ve tabağa dizerek buzdolabına koyduk. Yemek için çıkardığımızda isteğe göre yarısını hindistancevizi rendesine, diğer yarısını yine çiğ kakaoya buladık. Farkındaysanız içinde ekstra şeker yok, fırına bile giren bir tatlı değil. Lezzeti ise muhteşem.

  • Fırında sebzeli tuzlu kek:

Malzemeleri sayayım: 5 yumurta 4 çiçek karnabahar 4 çiçek brokoli 3 çorba kaşığı tam buğday unu ya da beyaz un dışında tercih edeceğiniz başka bir un. 1 yemek kaşığı karbonat ve ona eklenen biraz limon suyu/sirke 1 fiske kaya tuzu Bir avuç maydonoz Bir avuç dereotu Bir avuç taze nane Yarım kırmızı tatlı biber Bir fiske keten tohumu Bir fiske susam İstendiği kadar pul biber, kara biber İsteğe göre siyah zeytin (tuz tadı gelsin diye) Hepsini karıştırdık. Bir borcama fırın kağıdı serdik ve karışımı döktük. Üstünü düzelttikten sonra biraz daha susam, hatta biraz da çavdar ezmesi ekledik. Fırına verdik, 180 derecede 30 dakika boyunca pişti.  İçinde beyaz un, yağ yok ve çokk lezzetli. Beş çayı için de düşünülebilir, öğlen ya da akşam niyetine de yenebilir. Etkinliğime katılım ve geri dönüşler çok keyifli oldu. Katılımın sosyal medya paylaşımlarından sonra İzmir, Denizli gibi şehirlerden davetler aldım. Sağlıklı yaşamı, kendi üzerimdeki değişimleri anlatmak benim için çok keyifli, tüm ülkeyi gezip anlatsam doymam herhalde. Böyle bir davette bulunmak isteyen dernekler, merkezler, ilgili kurumlar olursa sitemin iletişim kısmından benimle iletişime geçebilir, seve seve cevaplarım. Afiyet olsun ve sağlıklı günler 🙂

Yeni Yılda Sağlıklı ve Mutlu Olmak İçin Önerilerim

Bir yıl ne çabuk geçti yahu? Kısa bir değerlendirme…

Son dönemlerde hepimizin ağzında aynı laf var: “günler, aylar, yıllar nasıl geçiyor anlamıyorum, bu ara sanki bir başka hızlı akıp gidiyor.”

Şahsen böyle hissedenlerdenim. Facebook’un şu tarihte bugün hatırlatmalarının hastasıyım, hatta bağımlısıyım denebilir. Gece 12’de muhakkak geçen sene ya da daha önceki senelerde bugün ne paylaşmış, ne yapmışım, neredeymişim, kimlerleymişim, neleri takip ediyor, nelerden etkileniyormuşum diye merakla bakıyorum bu sayfalara. Ve her seferinde çok şaşırıyorum çünkü birkaç ay önce gibi hissettiğim, deyim yerindeyse dün gibi hatırladığım anlar 3-5 sene önceki anılar olarak çıkıyor karşıma. Zaman tuhaf bir kavram zaten, bu yeni bir bilgi ya da benim bir buluşum değil, hep konuşulmaz mı, bizi strese sokan bir sınav, bir görüşme ya da bir bekleme anı 10 dakika bile olsa saatler geçmiş gibi hissettirirken çok mutlu olduğumuz birkaç saati bir dakika gibi hatırlarız. Neyse, diyeceğim o ki, yıl oldu 2018. Kutlamalara çok az kaldı. Bu yılın başında Reina’da üzücü olaylar yaşandı, pek çok kayıp verdik. Bu yıl ABD’nin 44. Başkanı Barack Obama, Beyaz Saray’a veda etti. 45. Başkan Donald Trump, Kongre’de yemin ederek göreve başladı, Trump’ın yıl boyu aldığı kararlar ve attığı imzalar tüm dünyadan tepkiler aldı. Bu yılki referandumla ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ olarak adlandırılan sistem, başkanlık sistemiyle değiştirildi. Bu yıl Google, “dünyanın en değerli markaları” listesinde teknoloji devi Apple’ı geride bırakarak zirveye yükseldi. Bu yıl ABD’nin Los Angeles kentinde 89. Oscar Ödülleri törenle sahiplerini buldu. En iyi film ödülüne layık görülen filmin yanlış anons edilmesinin damga vurduğu törende “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülü “Moonlight“taki performansıyla Mahershala Ali’nin oldu. Ali, oyunculuk dalında Oscar’a layık görülen ilk Müslüman oldu. Bu yıl Kılıçdaroğlu Adalet Yürüyüşü yaptı. Bu yıl Harun Kolçak, Halit Akçatepe, Fikret Hakan, Ayberk Atilla, Engin Cezzar, Tayfun Talipoğlu, Bülent Kayabaş, Naim Süleymanoğlu, Vatan Şaşmaz ve şu an aklıma gelmeyen pek çok değerli ismi kaybettik. Bu yıl Tekerlekli Sandalye Basketbol takımımız Avrupa şampiyonu oldu.

Bende ne var ne yok?

Ben bu yıl sağlığımı geri kazanmak için bazı atılımlar yaptım. Sporu, meditasyon ve yogayı hayatımda düstur edindim. Sağlıklı beslenmeyi öğrendim, sağlıklı besinler pişirmeyi öğrendim. “Önce ben” demeyi öğrendim. Bu öğrenimler bana yeni bir meslek de kazandırdı. Sağlıklı yaşam koçu olma yolunda epey ilerledim. Sinema yazarlığı da bana güzel deneyimler yaşattı bu sene. Bu sene güzel bir seyahat yaptım kendi başıma, bu seyahat beni biraz daha büyüttü, kendime biraz daha yaklaştırdı, bana çok şey öğretti. Arkadaşlarımla güzel vakitler geçirdim bu yıl. Bana iyi gelmeyen enerjide olan insan ve mekanları sevgiyle hayatımdan çıkarttım. Yeni hedefler koydum kendime, istemeyi öğrendim. Destek olabileceğim pek çok canlıya elimden geldiğince destek olmaya çalıştım. 2018 kapıdayken pek çok yenilik beni bekliyor, yeni bir evim, yeni bir muhitim, yeni bir çevrem, yeni bir yaşamım olacak gibi görünüyor. Sevdiğim, ben olduğum işler yaparak geçimimi sağlayabileceğim, huzurda ve akışta olacağım günlerin beni bekliyor olması için ben elimden gelen çabayı gösterdim, gerisi akış…

Sağlıklı bir yeni yıl için Melis’ten öneriler

Gelelim yeni yılı bahane ederek yenilenmemiz adına nacizane önerilerime:

1- Dilek Listesi /Panosu: Önünüze ister bir kağıt/defter, isterseniz büyükçe bir karton alın. İster kalem, ister renkli boyalar, isterseniz dergiler, gazeteler, fotoğraflar alın önünüze. Amaç hedeflerimizi, planlarımızı, hayallerimizi önümüze dökmek, somutlaştırmak, görmek. Kağıda yazabilirsiniz: İtalya’ya gitmek istiyorum. Şu şikayetim için doktora görünmek istiyorum. Tenise başlamak istiyorum. Teyzemi ziyaret etmek istiyorum. Arkadaşımla barışmak istiyorum. Daha çok uyumak istiyorum. Kilo vermek istiyorum. Kartonunuzun üzerine buna benzer isteklerinizle ilgili çizimler yapabilir, görseller keserek yapıştırabilirsiniz. Bunları yaparken ne istediğinizi sesli olarak da ifade etmenizi öneririm. Kendi iç sesiniz isteklerinizi dile getirdikçe, siz bu istekleri duydukça onlar daha da somutlaşacak, onlara daha da inançla bağlanacaksınız ve bu isteklerinizin gerçekleşmesi için daha somut adımlar atabileceksiniz.

2- Sağlık: Neleri ertelemekteyiz? Şuram ağrıyor, doktora gitmem lazım ama üşeniyorum/korkuyorum/erteliyorum şeklindeki tüm durumlarınızı lütfen gözden geçirin. Bunları da tek tek yazın bir sayfaya korkmadan: dişçi randevusu, kadın doğum randevusu, dahiliyeci, her ne ise. Ve lütfen ilk iş bu ertelemeleri bitirelim, randevularımıza gidelim ve bu yazdıklarımızın üstünü çizelim. Sağlıktan önemli hiçbir şey, ama hiçbir şey olamaz.

3- Sigara: Uzatmayacağım, kolay olmadığını biliyorum ama eğer içiyorsanız lütfen bu sene bırakmak için bir adım atın. O sene bu sene olsun.

4- Beslenme: Kızartma ve şekeri hayatınızdan çıkartmak için bir adım atın lütfen. Paket gıdalar ve fast food yerine ev yemeği yemeye çalışın, bu bile bir başlangıçtır. Daha ciddi bir beslenme bozukluğunuz varsa lütfen bir diyetisyene başvurun. Bu konuda bir disiplin probleminiz varsa size koçluk hizmetimle eşlik edebilirim.

5- Spor: Vaktim yok, sevmiyorum diyenler: haftada iki gün, sadece 45’er dakika. Vaktim var ve seviyorum diyenler: haftada 3-4 gün, en fazla 1’er saat. Hem fizik hem ruh sağlığı için.

6- Kitap: Günde 3 sayfa için vaktim yok bahanesini kabul etmiyorum. Bambaşka hayatlar, düşünce yapıları, hayaller keşfedin, öğrenin, itiraz edin, düşünün.

7- Sosyalleşmek: Kafalarımızı şu akıllı telefonlardan biraz kaldıralım ve sevdiğimiz insanlarla, sevdiğimiz mekanlarda sohbet edelim biraz, olur mu? Kaliteli zaman geçirelim.

8- Uyku: 7-8 saatten az uyumamaya özen gösterin. Kaliteli uyku uyumaya çalışın. Yataktan zorla kalkmayın. Kalkmanız gereken saatten 6-7 dakika önceye kurun saati, yatakta gerinin biraz, esneyin, hiç bilmediğiniz yeni bir güne uyanıyor olduğunuzun heyecanını hissetmeye çalışın.

9- Alkol: Hafta sonları birer kadeh gibi bir deneme nasıl olur? Ödül gibi olmaz mı? Bırakın o her zaman hayatınızda olan bir rutin, sizi yoran bir bağımlılık olmasın, kendinizi şımarttığınız, tadını özlediğiniz bir kaçamak olsun. Cumartesi akşamı yemeğinizin yanında size eşlik eden bir kadeh kırmızı şarap ya da en sevdiğiniz grubun konserinde coşarken tadını çıkarttığınız bir şişe bira.

10– Olumlu Düşünce ve Meditasyon: Olumsuz düşünce kurmak, hayat çok kötü, ben çok şanssızım, her şey berbat demek o kadar kolay ve ilk akla gelen kaçış düşünceleri ki aslında. Evet, dünyada haksızlıklar, adaletsizlikler, zulüm, ölüm, kötülük, vahşet almış yürümüş durumda. Fakat dünyanın derdi bizim omuzlarımızda değil. Biz bu olumsuzluklarla vah vah ederek, her şeyden nefret ederek ve surat asarak savaşamayız. Bizim tek bir silahımız var, o da kendimiz. Tek bir sorumluluğumuz var, kendimiz. Toplumlar bireylerden oluşuyor. Kayserililer, İngilizler, Amerikalılar, Batılılar, Asyalılar demeye bayılıyoruz ama aslında herkes sadece kendinden mesul. Sen kendi içini temizle, kendi çevrene iyi, hakkaniyetli, temiz, dürüst, doğal davran. Gerisi sende değil. Her gün yeni bir gün. Her şey değişken. Sadece var olmaya çalış. Yönetmemeye. Mükemmeli aramamaya. Sakinleşmeye ve yavaşlamaya çalış. Kendine her gün en az bir beş dakika ayır. İş yükünden, ailevi sorumluluklarından, trafikten, yetişmekten, sosyal medyada varolmaktan beş dakikacık kop. Gir bir odaya. Otur. Kapat gözlerini. Yavaş yavaş nefes al, ver. Nefesini dinlemeye çalış. Düşünceleri fark et. Vücüdunu esnetmeye çalış. Nerelerin gerilmiş, nerelerin ağrımış, fark et ve rahatlatmaya çalış. Bu kadarını yap kendine. Ve sonra kendine bu beş dakikayı bile ayırdığın için teşekkür et.

11- Su: Su iç. Bol bol.

12- Dilekler ve Kapanış: MUTLU, SAĞLIKLI, NEŞELİ, TUTKULU, HUZURLU, SEVGİ DOLU HİSSETTİĞİMİZ BİR YIL OLSUN!

Sağlıklı Yaşam Koçluğu Eğitimi

 

Blogumu ve sitemi takip edenleriniz zaten biliyor, bir süredir Sağlıklı Yaşam Koçluğu mesleğini oturtmak için gerekli eğitimlerin peşinden koşuyorum. Psikolog Erkan Çifte‘den bir koçluk eğitimi aldım. Sağlıklı yaşam ile ilgili de kendimi okumalarımla, katıldığım seminerlerle, yemek denemelerimle, spor, yoga, meditasyon çalışmalarımla eğitiyorum. Fakat bu konuda yetinemiyorum açıkçası, sağlıklı yaşam koçluğu için kaliteli bir eğitim almak istiyorum.

Gözüm Institute for Integrative Nutrition okulunda. Bütçe ayarlama aşamasındayım. Bunun için bir fon sayfası oluşturma fikri oluştu aslında. Fongogo sayfası oluşturduğunuzda buraya gelen fon destekleri boşa gitmiyor, fon desteği yapanlar, yaptıkları destek bedelinde bir hizmet alıyorlar. Ben bu konuyla ilgili bir video çekmiştim, fongogo sayfamı açabilmek için fakat uzun bulundu. Şimdi kısasını çekmem lazım yeniden, fakat konuyu blogumu okuyan siz sevgili okurlarıma da anlatabilmek adına bu videonun varlığı fena olmadı sanki 🙂

Fongogo sayfam açılana kadar sizi şöyle alalım 🙂

Edit: Fongogo sayfam nihayet yayında! Eğitimime destek olmak ve destek olduğunuz ölçüde benden koçluk almak isterseniz sizi şu linke alalım lütfen:  https://www.fongogo.com/Project/saglikli-yasam-koclugu-egitimi

Yeni videom ise burada:

Empatik Olmak Ne Demek ki?

 

Zaman zaman bazı kelimeler, kavramlar, ifadeler giriyor hayatımıza. Çoğumuz, eğer ciddi anlamda ilgimiz yoksa, kulaktan dolma bilgilerle katıyoruz bu kavramları zihinlerimize. Empati de bu kelimelerden biri. Belki gerçekten duymaya ve kullanmaya başlayalı 10-15 sene olmuştur bu kelimeyi. Sempati kelimesine fonetik olarak benzerliğinden anlaşılamadı önce, sonra da birileri kısaca özetledi: “karşı tarafın yerine koyabilmek kendini”. “Biraz empati yap.” “Empati yeteneğin hiç yok” gibi cümleler kurmaya başladık.

Yanlış değil tabii tanım, ama eksik. Evet, karşımızdaki kişinin yerine kendimizi koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakabilme, onun duygu ve düşüncelerini aynı şekilde hissetmesek bile anlayabilme ve bu anlayışla ona yaklaşmaya empati deniyor kabaca. Bu yetiyi herkes kimi zaman kullanabiliyor, kimi zaman kullanamıyor.

Bununla birlikte, empati duygusu çok güçlü kişiler, bunlara “empath” diyoruz, neredeyse telepati diyebileceğimiz kadar güçlü bir algılama kabiliyetiyle, başka insanların hissettiklerini hissedebiliyor, aynı acıyı, aynı mutluluğu duyabiliyor, etraftaki enerjiyi kendine çekebiliyor, kişi ya da olay kendisine fiziksel olarak uzak olsa da, içinde bu hisleri yaşayabiliyor. Bu kişilerin EQ’ları yani duygusal zekaları da yüksek oluyor genelde, yani duygusal zekanın yüksek oluşu, bu duyguları anlamada yardımcı olan bir detay.

İnsanlara karşı anlayışlıyım, sadece kendi bildiğimi okumuyorum, başkalarının duygu ve düşüncelerine de değer veriyor, onlarla aynı duygu ve fikirde olmasam da saygıyla onları anlamaya çalışıyorum diyorsanız, tebrikler, siz empati yeteneği olan, duyarlı bir bireysiniz. Benim bahsedeceğim “empath” olmak ise bundan birkaç tık fazlası!

15’li, 20’li yaşlarımdan itibaren, hislerimle ilgili kendimi değerlendirdiğimde, bir şeyler biraz fazla geliyordu. Bu anlayışlı olmaktan farklı bir durumdu. Ben çok “fazla” hissediyordum. Gereğinden fazla sanki. Hatta bu bir seçim bile değildi. Birilerini anlamak için çaba sarf etmiyordum. Kibarlık yapmaya ya da kendimi eğitmeye çalışmıyordum. Zaten elimde olmadan, etrafımdaki her şeyi fazlasıyla algılıyor, hissediyordum sanki. Açıkçası duygusal zekamın yüksek olduğunu hep düşündüm zaten, fakat bu etrafımdaki her şeyi fazlasıyla hissediş, her insanın adeta içine girip damarlarında dolaşıyormuşçasına onları algılayış bir süre sonra beni hem endişelendirmeye hem de yormaya başladı.

Bunu biraz daha irdelediğimde, aslında çocukluğumdan beri böyle olduğumu, aile fertlerimin geçmişlerini ve şimdiki yaşantılarını kendim yaşıyormuşçasına hissettiğimi, hatta bir yük gibi onları sırtımda taşıdığımı fark ettim. Sanki onların geçmişini ben yaşamıştım, şu anda hayatta yaşadıkları mücadeleler olduğunda onları da sanki birebir ben yaşıyordum. Sorunlar yaşandığında, konu benle hiç ilgili olmasa da en az onlar kadar etkileniyor, üzülüyor, üzerine uzun uzun düşünüyor, gün içinde de bunun yorgunluğuyla başka şeylere odaklanamıyor, depresif ve yorgun bir modda geziniyordum ortalıkta. Sanki tüm dünyanın yükü benim üzerimdeydi. Arkadaşlarım problemlerini anlattıklarında da bu böyleydi, bir başarı elde ettiklerinde de onlar kadar seviniyordum. Aslında kendimle de irtibatta olan biri olmama rağmen, kendi sesimi gün geçtikçe daha az duymaya başladım. Hep başkaları. Önce ailem, sonra da en yakın arkadaşlarım. Onların dertleri, onların mutlulukları. Duygusal zekamdan ötürü, dinlemeyi iyi bilen biri de olduğumdan, güzel öneriler çözümler de getirebilen biri olup çıkmıştım, bu yüzden özellikle arkadaşlarım benim varlığımdan pek memnundular. İyi ki vardım yani ben. Kime anlatacaklardı yoksa, kim anlayacak, dinleyecek, beşer onar çözüm üretecekti olan bitene?

Çocukluğumdan beri en sevdiğim şey okumak, yazmak, araştırmak oldu. Çocukken aynı ansiklopedinin farklı basımları geçmiş bir şekilde elime, anneme “bak bu ansiklopedide kelebeklerle ilgili şunu anlatıyor ama bir diğerinde şunu eklemişler” gibi okumalar yapıyormuşum tıfıl boyumla ve o zaman epey genç olan annem, “Tanrım bu kız neden bahsediyor böyle” diye epey şaşırıyormuş. Zaten 3 yaşımda okumayı öğrenmişim ve beni 5 yaşında ilkokula vermiş ailem. O zaman altı yaşındaymış sınıf arkadaşlarım ve ben her şeyi sorgulayan, merak eden bir cüce olarak ortalarda dolaşıyormuşum. İlkokul öğretmenim, sen çok biliyorsun, sus demiş, düşünün.

Ortaokul yıllarımdan beri hep bir şeyler yazıyorum ve çok okuyorum. Meslek olarak da yazma çizmeyle ilgili işler yapmak istediğimi hissediyordum. Sanata düşkündüm. Piyano dersleri aldım çocukken ve çok sevdim, yetenekliydim de. Tiyatro kolundaydım lisede, yine aynı şekilde. Fakat işte bu herkesin derdini dert etmek, kendi sesini duymamak meselesinden ötürü, bütün bunlara güç vermekte eksik kaldım. Ailem tiyatrocu olmamı ya da müzikle ilgili bir iş yapmamı istemiyordu. Yazar olmamı da istemiyorlardı, ne yani, üç kuruş alıp sürünecek miydim? Bunların hepsini dinledim, anladım, hak verdim. Bir yanımsa (ah canım yanım benim), tamam ama yine de ben sırf para kazanmak için istemediğim işlerde çalışıp canımı sıkmayacağım dedi bana hep içerden. Maalesef hep para kazanma, “doğruyu” yapma kaygım oldu ve bu kaygım içten içe beni yedi, bu kaygıyla kendimi komple yeteneklerime bırakamadım ama en azından yörüngemden de hiç sapmamışım. Bu zamana kadar yine de hep yazarlık, editörlük, çevirmenlik, halkla ilişkiler, müzik gibi işlerde kendimi geliştirmeye çalışıp para kazandım. Aslında ailemden aldığım kaygı ile iç sesim hep savaş halindeymiş, bunu şimdi bu şekilde algılayabilip ifade edebiliyorum.

Birkaç sene önce boşandım, boşandıktan bir sene sonra ise full time işimden istifa ettim. Artık yüzleşme zamanıydı. Yalnız yaşayan 30’lu yaşlarının sonlarında bir genç kadın olarak ben kimdim? Ne yapmak, nerede yaşamak istiyordum? Nasıl ortamlarda bulunmak istiyordum? Binlerce soru. Buna izin verdim. Psikolog desteği de alarak.

Bu esnada yabancı kaynaklardan psikolojiye, kişiliğe dair çok fazla okuma yaptım, yapıyorum. Karşıma “empath” olmakla ilgili çok fazla makale çıktı. Okudukça bunun doğumumla bana verilmiş bir hediye olduğunu, fakat bunun tehlikeli bir hediye olduğunu, yanlış kullanırsam beni çok yıpratacağını, doğru kullanırsam ise pek çok avantajı olduğunu öğrendim.

Acaba siz de bir empath misiniz?

Okuduklarımdan aldığım notlardan da faydalanarak bir liste yapmak isterim. Benim gibi empath arkadaşların akla gelen ilk 25 özelliği şöyle:

1- Altıncı hissimiz çok kuvvetli. İngilizcede buna “gut feeling” deniyor. Yani neredeyse bağırsaklarının olduğu yerden gelen bir duyguyla, bazı şeyleri biliyorsun. Hissediyorsun ve o doğru çıkıyor. İç sesimiz genelde yanılmıyor. Bu oldukça büyük bir avantaj. Herhangi bir mekanda ya da biriyle birlikteyken can sıkıcı bir şey hissediyorsam, adını koyamasam da oradan uzaklaşıyorum ve mutlaka sonra ne olduğu çıkıyor ortaya. İyi ki öyle yapmışım diyorum. Bazen de “saçmalıyorum, ne var ki” dediğim ve iç sesime kulak vermediğim için çok pişman oluyorum. İç sesinizi dinleyin dostlar.

2- Sosyal ortamlara her zaman bayılmıyoruz. Kalabalıklar içindeki tüm sahtelikleri, tüm yalanları, tüm samimiyetsizlikleri hissettiğimiz ve bunu biz beceremediğimiz için üzerimize öküz oturmuş gibi oluyor bazen.

3- Başkalarının hislerini hissediyor, içselleştiriyoruz. İşte en tehlikeli kısım. Her şey bize yük olmamalı. Bunu fark ettiğimiz anda, bu duyguların ne kadarının gerçekten bizim duygularımız ya da bizimle ilgili duygular olduğunu değerlendirip, orada bırakmamız gerekiyor. Bazen başkalarının hislerini hissetmek, karşımızdaki insanın bize karşı hissettiklerini de anlamamızı sağlıyor, bu bazen hayal kırıklığı yaratsa da, uzun vadede yine bir avantaj. Kimse bize yalan yapamıyor işte, oynayamıyor, var mı dahası?

4- Şiddet içerikli ya da fazla trajik görüntüleri izleyemiyoruz. Bu bir film de olsa… Ben bir sinema yazarı da olsam izleyemiyorum, düşünün. Bazı arkadaşlarım bu konuda benimle epey eğleniyorlar. “Yahu film işte, artık sen de izleyemeyeceksen…” Gerçek şiddet görüntülerini söylemeye zaten gerek yok.

5- Söylediğiyle hissettiği çakışan kişiyi yakalıyoruz. İlle yalan söyleyeni yakalamak değil bu, bazen insan söylediği şeyle hissettiği şeyin çakıştığını kendi bile fark etmez. Üzgünüm, o iş bizde.

6- Acınızı paylaşıyoruz. Yok yok, lafın gelişi değil. Bir yeriniz ağrıyosa biz de o ağrıyı hissetmeye başlıyoruz. Ciddiyim.

7- Genelde sindirim problemlerimiz var. Solar pleksus adındaki çakra tam karnımızda, ben de dahil olmak üzere çoğumuz İrritabl Bağırsak Sendromu yaşıyoruz. Mide ülseri olarak da tezahür edebiliyor. Çok fazla hissetme ve bunları içerde taşıma sonucunda oluşan hastalıklar, ah ne diyeyim. Doktorum bana dişlerimi, yumruğumu sıkar gibi bağırsaklarımı sıkabildiğimi, içime attığım her şeyi dışarı kusmam gerektiğini, biraz “herkes” olmam gerektiğini söylemişti.

8- Genelde hayatlarında sıkıntı yaşayan insanları mıknatıs gibi kendimize çekiyoruz. İlgi ve anlayışla çevreliyoruz etraflarını göz açıp kapayıncaya kadar.

9- Bizi tanımayan insanlar bile dertlerini tasalarını getirip bize yüklemek istiyorlar. Dikkatli olmamız gereken bir nokta daha.

10- Sürekli yorgun hissediyoruz. Olumsuz enerjileri sünger gibi çekiyoruz. Her şeyi görüp fark ediyoruz. Bu da bedenimizi ve zihnimizi yoruyor. Yönetmemiz gereken bir özellik.

11- Bazı bağımlılıklarımız olabiliyor. Alkol, fazla yemek, uyuşturucu, seks gibi bağımlılıklar olabiliyor bunlar. Fazla yükü anca böyle atabileceğimizi düşünebiliyoruz. Kesinlikle yönetmemiz gereken bir özellik daha.

12- Çoğumuz holistik sağlık ve iyileştirme modelleriyle ilgileniyoruz. Mesela çoğumuz homeopatik tedavilere inanıyoruz. Çoğumuz yoga ve meditasyon yapıyor, bazılarımız reikiyle ilgileniyoruz. İyileşme yolunda aynı zamanda iyileştirebilmeyi önemsiyoruz. Burada bir empath olduğunun farkında olmak ve olmamak işin gidişatını değiştirebilen, önemli bir etken. Eğer bir empath olduğunun farkında değilse kişi, başkalarını iyileştirmeye takıntılı hale gelerek içindeki boşluğu doldurmaya çalışabilir ama kontrolsüz güç güç değildir biliyorsunuz, bu daha da fazla yük almak anlamına gelir. Bir empath olduğumuzu, bir takım yeteneklere sahip olduğumuzu bilerek başkalarına da faydalı olmaya çalışırsak, sınırlarımızı bilir, onları sağlıklı çizer ve başkalarına yardım etmek isterken kendimizi incitmeyiz.

13- Çoğumuz yaratıcıyız. Sanatla ilgileniyoruz. Hayal gücümüz epey geniş.

14- Bizim tek başımıza kalmaya çok ihtiyacımız oluyor. Yalnız vakit geçirmeyi seviyoruz ama sevmekten öte buna ihtiyaç duyuyoruz. Tüm enerjilerin dengelenmesi, temizlenmesi için buna ihtiyacımız var. Kendi sesimizi duyma ihtiyacımız çok yüksek. Şöyle bir benzetme geldi aklıma, sanki herkesin kulağı 1 desibel açıkken bizimki 5 desibel açık dış dünyaya, bu yüzden iç sesimiz soluk kalıyor kalabalıklar içinde, duyamıyoruz. O yüzden, lütfen biraz yalnız bırakın bizi 🙂

15- Çoğumuz odaklanma problemi yaşıyoruz. Yaptığımız şeye inanmıyorsak ya da yeterince ilgimizi çekmiyorsa çok çabuk sıkılıp kendimizi düşler aleminde bulabiliyoruz. Bir bakmışız yapmakta olduğumu işi bırakmış bir yerlere çiçek falan çiziyoruz.

16- Yukarıdakine ek olarak, evet her şey ilgimizi çekmeli. Yaptığımız her şeye %100 inanmalı, her şeyimizle orada olmalıyız. İşin içinde biraz alakasızlık varsa orada duramıyoruz.

17- Gerçekçilikten ölebiliriz. İşimize gelmese bile yeter ki gerçekler ortaya çıksın. En ufak bir sahtelikte nefes alamıyoruz.

18- Her şeyi bilmek ve anlamak zorunda hissediyoruz. Cevaplanamayan sorular da ne demek? Hemen açıklayın!

19- Empatlar genelde özgür ruhlardır, gezmeyi, özgür olmayı severler.

20- Dağınıklık bizi yorar.

21- Rutinler, kontrol, kurallar bizi boğar.

22- Genelde çok yemek yemesek de kilo alırız. Bu vücudumuzun bizi koruma şekli. Yarabbim!

23- Çok iyi dinleyiciyiz.

24- Narsisistleri mıknatıs gibi kendimize çeker, debelenir de debeleniriz. Bizim için en büyük zorluktur onlar, aslında yanlarında beş dakika bile duramamamız gerekir ama biz zorlukları sever, uğraşır dururuz. Bir narsisist için de bir empath bulunmaz nimettir. Yoksa kim onu bu kadar pohpohlasın, kendini iyi hissettirsin değil mi? Egoizm katlanamadığımız şeylerden yalnızca biri. Sizi bir yere kadar iyi hissettirebiliriz, fakat bir narsisist olduğunuzu anladığımız anda tüm bencilliğinizi yüzünüze vurur, sizi kendinizle yüzleştiririz, çekilin yoldan!

25- Bazen ortamdan kopuk hareketler yaparız. İçimize döneriz. O sosyal, hareketli halimizden eser kalmaz. Şaşırtırız.

Anlayacağın, zor iş empatik olmak. Fark edip yönetmek ise şahane!