21 Haziran Uluslararası Yoga Günü (video)

Namaste!

Yakın bir tarihte, 2015’te Birleşmiş Milletler tarafından 21 Haziran, Uluslararası Dünya Yoga Günü olarak belirlenmiş. 21 Haziran’da, başta Hindistan’da olmak üzere binlerce yogasever, meydanlarda, parklarda ve stüdyolarda etkinlikler düzenleyerek yoga öğretisinin yaygınlaşması için emek veriyor.

Hindistan başbakanı Narenda Modi, 21 Haziran tarihinin önemini bir konuşmasında şöyle açıklamış:

Kuzey kutbunda en uzun günün yaşandığı bu tarih dünyanın pek çok yerinde büyük öneme sahiptir. Yoga açısından ise bu tarih Dakshinayana’ya, yani yaz gün dönümüne geçiştir ve yaz gün dönümünden sonraki ilk dolunayda Shiva’nın dünyaya yoga öğretisini yaymaya başladığı söylenir, kendisi bu tarihte ilk guru (öğretmen, usta) olmuştur. Ayrıca yaz zamanında, doğanın ruhani pratikler için bizi desteklediği de söylenebilir.”

5. Uluslararası Yoga günü ülkemizde de çok çeşitli etkinliklerle kutlanacak. Detaylı bilgi almak için tıklayın.

Tesadüf o ki, yoga 2015’ten beri hayatımda var benim de. Çok düzenli yapamadım bu beş sene boyunca ama hiç de bırakmadım. Şu an adada her Salı sabahı katıldığım vinyasa yoga dersleri var. Ben de ilerde yin yoga eğitmenliği eğitimi almak ve meditasyon uygulayıcılığı ile ikisini birleştirerek bu tarz eğitimler vermek istiyorum.

Yoga’nın ne olduğunu, kaç çeşit yoga olduğunu, genel anlamda felsefesini ve faydalarını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım bir video çektim. Bilgi anlamında da bol bol sevgili Esra Karaosmanoğlu’nun Acemi Yogi’nin El Kitabı adlı kitaptan faydalandım, ısrarla da tavsiye ederim yeni başlayacaklara ve hareketler kadar işin felsefesini de merak edenlere.

Keyifli izlemeler.

Tanrılar Okulu Kitabı Neyi Anlatıyor, Bir de Video İle Anlatayım Dedim

Hayatımı çok fazla etkilemiş olan Tanrılar Okulu adlı kitapla ilgili daha önce bir yazı yazmıştım burada, oldukça fazla da okunmuş, yorum almıştı. Youtube kanalı açtıktan sonra aklımda hep bir de kitapla ilgili fikirlerimi ve kitaptan en sevdiğim yerleri paylaşabileceğim bir video çekmek vardı, birkaç hafta önce çektim ama önce rahatsızlandım, sonra laptop’um arızalandı, anca yayına alabildim, umarım beğenirsin.

Eğer Koşuyorsan, Koşucusun O Zaman! /If You Run, You Are a Runner!

 

Amerikalı maraton koşucusu John Bingham’ın sözüymüş bu. Annem yakın zamanda sporda giymem için bana cici bir t-shirt aldı, üzerinde If You Run, You Are a Runner yazıyor. Araştırdım ve kimin söylediğini, neden söylediğini buldum. Bingham şöyle söylüyor: Eğer koşuyorsan, koşucusun demektir. Ne kadar hızlı veya ne kadar uzağa koştuğun önemli değil. Bugünün ilk günün olması ya da yirmi yıldır koşuyor olman da önemli değil. Bundan geçmek için bir sınav yok, kazanman gereken bir lisans yok, alman gereken bir üyelik kartı yok, sen sadece koş!

Şu an bunu yazarken saat tam 11.11! Empatiklerin bu saate hep dikkat ettiklerini biliyor muydunuz?  🙂 Neyse, konumuza dönecek olursak, bu cümleler bana o kadar iyi geldi ki. Aslında bu cümleler bana tokat. Çünkü ben aslında böyle düşünmeyen biriyim. Ya da biriydim mi demeliyim. Mükemmeliyetçiliğimi kıran cümleler bunlar.

Annem şaka yollu bana hep “eh tabii, sen 25 insan olduğun için…” , der. Bazen de şöyle takılır, “sen zaten hep astronot olmak istiyordun değil mi?” Kadın haklı. Ben çocukluğumdan beri o kadar çok şeyle ilgilendim ki. Hala da öyle. Bu aslında harika bir şey fakat ben bunun bir sorun olduğunu düşündüm hep. Çünkü birden fazla konuyla ilgili olmak – tabii burada ilgiden kasıt geçici ilgiler değil, gerçekten ilgilenmek, o konuda bir şeyler yapmak istemek, bu konuda kendini yetenekli ve istekli hissetmek, üstüne gitmek istemek – insanı yoran ve odaklanma sıkıntısı yaratan bir durum. Çocukluğundan itibaren bir adet yeteneğini keşfetmiş, bunun üstüne gitmiş ve örneğin mimar olmuş, örneğin pazarlamacı olmuş, örneğin ressam olmuş, örneğin aşçı olmuş insanlara o kadar özendim ki. Ben gazeteci, yazar, psikolog, piyanist, şarkıcı, senarist, fotoğrafçı, editör, çevirmen, gezgin filan olmak istiyordum. Arada maymun iştahlı mıyım duygusu geliyordu. Sanata yakın her şeyi mi yapmak istiyordum? Ve yapabileceğime inanıyordum? Hayır, hakkımı yememeliydim, hiçbir zaman ressam olmak istiyorum demedim, ailemde mimarlar, iç mimarlar, çizimi çok sağlam insanlar olmasına rağmen ne bu konuda bir kabiliyet fark ettim kendimde, ne resim sanatına bir yakınlık hissettim, ne de ressam olacağım, mimar olacağım, tasarımcı olacağım dedim. Sinemayı seviyordum ama yönetmen olma duygum da yoktu hiç. Heykele karşı da aynı şekilde bir ilgim olmadı. Dansçı olacağım da demedim, izlemeyi sevmekle birlikte. Ama edebiyat, müzik, fotoğraf her zaman bulaşmak istediğim sanat dalları oldu, bir de psikoloji disiplinine yakın hissettim hep.

John Bingham

Peki ne yaptım? Romen dili ve edebiyatı okudum, çeviri yaptım, dergilerde çalıştım, araştırmalar yaptım, yazılar yazdım, Rotaract kulübü üyesiyken tiyatrolarda oynadım, web’i öğrendim, içerik editörlüğü yaptım, hikayeler yazdım, kısa film çektim, müzik klibi çekmeye çalıştım, arkadaşlarımla stüdyoya girip şarkı söyledim, sinema okudum, setlerde çalıştım, senaryo ekibinde staj yaptım, sinema yazarlığı yaptım, sinema içerik editörlüğü yaptım, yolculuk yaptım, gazetecilik yaptım, röportajlar yaptım, koordinatörlük yaptım, PR yaptım, çeviri okudum, altyazı çevirdim, kitap çevirdim. Menajerlik yaptım, müzik grubuyla birlikte sahneye çıkıp kalabalıklara şarkı söyledim.

Belki, “vay be, harika, istediğin her şeyi yapmışsın işte” diyorsunuzdur şu an okurken. Fakat ben bunları yaparken hep bir arayış içindeydim. Esas hangisi? Hangisinin üzerine gitmeli? Hiçbiri bende “her şeyi bırak ve buna odaklan” duygusu yaratmadı. Bu yüzden kendimi hep eksik hissettim. Ben kimdim? Bir mimar değildim, bir aşçı değildim, bir şarkıcı değildim. Sinema yazarı ve çevirmendim, editördüm aslında, ama yetmiyordu sanki. Ya da tam “ben” gibi hissetmiyordum.

Felsefe, kişisel gelişim okumalarımla, meditasyon çalışmalarımla artık kafam çok daha aydınlık bu konuda. Biz işlerimiz değiliz ki? Sistem sana “bir şey ol” diyor ayrıca. Evet, gerçekten hayatını mimar olmaya adamış bir insana hala hayranlık duyuyorum, ayrıca bir mimar da sadece bir mimar değildir ki, hobileri vardır, yapmaktan hoşlandıkları vardır. Ben belki de işle hobiyi birbirinden ayıramadığım için bu sıkıntıyı yaşadım. Ama pişman değilim, ben buyum çünkü.

Bugünlerde sağlıklı yaşama odaklıyım. Her zaman ilgim olan psikoloji bilimine de tekrar yakınlaştım. Çünkü kendi düşünce ve alışkanlık sistemimi tamamen değiştirebildiğim bu süreçte, sağlıklı yaşamı hayatına sokmak isteyen insanlara psikolojik anlamda destek vermek düşüncesi beni çok heyecanlandırıyor. Bunun için ne eğitim gerekiyorsa alıp bu konuya yönelme eğilimindeyim. Hala sinemayla ilgiliyim, sinema yazıları yazıyorum bazı mecralarda, hala edebiyata ilgiliyim, okuyorum, yazıyorum, bir kitap yazma hayaliyle tutuşuyorum. Hala müzikle ilgiliyim, dinliyor, konserlere gidiyor, en yakın zamanda şan dersi almayı düşünüyorum. Amacım albüm çıkarmak değil, Türkiye’nin en iyi sesi de ben değilim ve olmayacağım. Amacım sevdiğim bir şeyi daha iyi yapmayı öğrenmek ve yaparken daha çok keyif almak. Tamamen bencilce yani 🙂

Ve işte bu noktada John Bingham’ın söylediklerine geri dönebiliriz. Eğer şarkı söylüyorsam şarkıcıyım demektir, eğer spor yapıyorsam sporcuyum. Yazıyorsam, yazarım. İlla en iyisi olmam, birilerine bir şey ispatlamam gerekmiyor. Ne yapıyorsam, oyum zaten. Kimsenin bana yeterince iyi bir şarkıcı değilsin, yeterince iyi bir yaşam koçu değilsin, kitabını beğenmedim ya da çok iyisini harikasın demesine ihtiyacım yok. Sadece yapacağım. İçimden gelen ve istediğim şeyleri. Elbette başkalarına zarar vermeden, başkalarının sınırlarına girmeden. Başkalarının uzmanlıklarına saygısızlık etmeden. Bence en önemli sınır bu.

Ne iş yapıyorsun, ya da kimsin dediklerinde cevaplamakta biraz zorlandığımı kabul ediyorum bu noktada. Fakat sanırım bu tarz sorulara, “bugünlerde..” diye başlayarak cevap verdiğimde çok sıkıntı kalmıyor. Kimseye ben aslında buyum, şuyum, ben şunları yaptım diye bir şeyleri açıklamak, ispatlamak zorunda değiliz. İçsel olarak ne yaptığımızı bildikten, savrulmadıktan sonra, her şey olabiliriz. Evet, ben 25 insanım. Ne yapıyorsam oyum ve aslında hiçbir şey değilim. Ne yapmak istiyorsam oyum, neyi yapabiliyorsam, ne imkanım varsa, oyum. Bugün bana ne getiriyorsa oyum.

John Bingham’ın başka bir sözüyle bitireyim:  Bitirmem değil mucize. Asıl mucize,başlamak için gösterdiğim cesaret.
Hadi, sen de başla. Ben başladım 🙂


If you run, you are a runner.

This is a quote from the marathon runner John Bingham. My mother bought me a t-shirt for me to wear while working out, and this quote is on this t-shirt, so I googled it and found out who said it, why he said it. The sentence goes on like this: “If you run, you are a runner. It doesn’t matter how fast or how far. It doesn’t matter if today is your first day or if you’ve been running for twenty years. There is no test to pass, no license to earn, no membership card to get. You just run.”
It’s 11.11 right now! Do you know that we empaths pay attention to this hour every now and then? Anyways, back to our subject. As a perfectionist, these sentences hit me hard! I’m trying to be a “former” perfectionist by the way 🙂
Mum always teases me and says, “well, now that you are 25 people…”! And sometimes she says, “ah yes, you always wanted to be an astronaut”. She’s right. My interests have been always more than one thing, since my childhood. Still the same though. Great thing though. But I always thought it was a problem. Because it makes focusing hard. I always envied people who could find their one talent when they were small, and then focused on the right education and became an architect for example. Or a painter. Or a cook. Or a salesman. Whatever. Just what they’re capable of. Focused. I wanted to be a journalist, a writer, a psychologist, a pianist, a singer, a screenwriter, a photographer, an editor, a translator, a traveller… I always asked myself, am I whimsy? Do I want to do just anything about art and don’t know myself? But no, I never wanted to be a painter, an artist. I was never even interested in painters, artists and what they did. I never asked myself if I have a talent about drawing, since I have lots of relatives having this talent and became architects, interior architects etc. They drew so nicely but I never questioned myself about those. Never about being a designer for example. I always loved cinema but never thought of being a director. I never cared about sculptors. Never thought if I could be a dancer. Always loved to watch though. But literatüre, music, photography, they always attracted me, I always wanted to make something about them. I loved to write, I loved to sing, I loved to shoot photos. I loved travelling. I loved thinking. I loved thinking about being a human. I loved psychology. I loved writing and talking about human behaviours. I loved the idea of the character improving.
So what did I do? I studied Romanian Literature and language. I made translations, I worked in press, I wrote stuff, I played in theater plays when I was a Rotaract member. I learned about web. I worked as a content editör, I wrote stories, I shot a short movie, I tried to shoot a music video clip. I sang songs with my friends in studios. I studied cinema. I worked as a movie critic, I worked as a managing editör of a cinema web site. I travelled a lot. I worked as a journalist. I worked as a coordinator. I made some PR for some companies. I studied translation. I translated movie subtitles, I translated a book. I worked as a manager for a music group. I even sang with them on stage in front of lots of people.
So it sounds great, right? I did what I wanted. But I was not calm when I was doing these. I was not aware. I was searching for something. I was asking myself, which one? Which is really me? Which should I focus on? Neither of it were the only thing I wanted to do. I didn’t want to focus on only one thing. I wasn’t enough attracted to any of it. So I always felt that something was lacking. Who was I? I was not an architect. I was not a cook. I was not a singer. Ok, I was professionally a movie critic, and editör and a translator but it was somewhat not enough. I was not feeling “me” enough.
By the help of my philosophical readings, personal development readings, my meditations, it’s brighter now. It’s settled. We are not our jobs. We are not our talents. Of course I still admire an architect doing his job but he is not only an architect either. He has other talents, some hobbies, some things he likes to do and hates to do. Maybe I had problem with it because I didn’t seperate my jobs with my hobbies. But I don’t feel regret because it’s me.
Nowadays, I’m focused on healthy living. It got me closer to my old love, psychology. Because while I am in a process where I could totally change my way of thinking and my habits about health, I can’t be more excited about supporting people psychologically about a healthy life style if they really want to change things. So I’m headed to the education I need to make it for the best. Of course I’m still interested in cinema and I continue writing about movies in some medias. I’m still interested in literature, I read more than ever, I write. I’m still interested in music, I listen to new music, I go to concerts, I’ll even get singing lessons. Yes. My goal is not to make an album. I won’t claim that I’m the best voice, I won’t be. But it’s a very selfish goal for me to educate myself on things I like to do, to make them more consciously. So, when I sing to my friends or to myself, I’ll have more fun and I’ll feel better, that’s all 🙂
So at this point, we can go back to what Bingham said. If I sing, I’m a singer. If I make sports, than I’m a sports person. I don’t have to be the best of it. I don’t have to prove anything to anyone. I am what I do. I don’t need anyone to tell me I’m not good enough being a singer, a coach, or that I’m very good at it. I’ll just do whatever I can and want. Of course in my own borders, not harming anyone. It’s the most important thing.
The hardest questions for me to answer are: what do you do for a living? Who are you? But I guess I better answer these kinds of questions starting with : “nowadays,….” I don’t have to prove anyone what I have been doing, what I actually have done etc. If you know what you’re doing, you can be anything. Yes I am 25 persons. I do what I want and I am none of them. I’m all of them. I am what I can do. I am what today brings me.

Let me finish with another quote from John Bingham: The miracle is not that i finished but that i had the courage to start!

Come on, start it. I did!

Tanrılar Okulu – Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti!

 

Bilenler bilir, Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı bu cümleyle başlar: Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.

Kitaplar gerçekten de hayat değiştirecek güce sahipler. Kurgu olsun ya da olmasın…

Benim hayatımı değiştiren kitap Tanrılar Okulu oldu. Bir arkadaş tavsiyesiyle 2005’te aldım kitabı. Kocaman bir kitap. Felsefik bir kitap olduğunu söylemişlerdi. O zamanlar “kişisel gelişim” tabiri bu denli popüler değildi. Karşımda nasıl bir kitap olduğunun pek de farkında değildim.

Tanrılar Okulu kitabının yazarı Stefano D’Anna’yı geçtiğimiz yıllarda kaybettik. Son yıllarında kendisi Türkiye’de çok fazla vakit geçirmekteydi. Kitabının ülkemizde en iyi satanlar arasında olmasını iyi değerlendirmişti. Ülkemizde seminerler verdi, kısa atölyeler yaptı. Kitabının yayıncısı Nehir Ötgür’le tanışmıştım. Rahmetliyle de tanışmak istemiştim ama kısmet olmadı. Birlikte sosyal medya projeleri yapmayı konuşmuştuk, sonra arkadaşım Cemre o işi gayet güzel bir şekilde yürütmüştü.

Tanrılar Okulu, yıl 2017, hala benim yol arkadaşım. Kitap epey yıprandı artık, ne de olsa 10 küsür senedir başvuruyorum kendisine. İçi aldığım notlarla, altı çizili cümlelerle dolu. Ara ara, içimde bir soru işaretinin belirdiğini fark ettiğimde açar, özellikle altını çizdiğim yerlere kısa bir göz gezdirir, sakinlerim. Bu gerçekten de uzun süredir böyle.

Tanrılar Okulu sıradan bir kişiyle Dreamer’ın karşılaşmasını anlatır kurgusal olarak. Fakat bu karşılaşmadaki diyaloglar kitabı felsefik ve psikolojik bir noktaya çeker. Dreamer, düşleyen demek. Bu hayat düşlenmiştir diyor kitap. Yani bir Tanrı varsa, o bu hayatı düşlemiş ve bu çıkmış ortaya. Ve hepimiz bu Tanrı’nın parçalarıyız. Biz de düşlemeliyiz. Düşümüz hep gözümüzün önünde olmalı. Dünyayı bu şekilde değiştirebiliriz diyor kitap.

Kalın ve büyük bir kitap, okumayı düşünüyorsanız, lütfen sizi korkutmasın. Başlangıcının ağır ilerlemesi de öyle. D’anna, basitçe düşüncelerini sıralamak için, öylesine bir kurgu oluşturmak istememiş. Dreamer ile karşılaşan kişinin hayatını detaylı bir şekilde çizmiş. Gerçekten bir romanın, bir filmin içindeymişiz gibi, bir karakterimiz var ve onun hayatının bu zamana kadar nasıl şekillendiğini anlamamız için biraz bekletiyor bizi D’anna. Önce o iskeleti sağlam bir şekilde kuruyor. Sonra Dreamer ile karşılaşma gerçekleşiyor. Ve gelsin muhteşem cümleler, hayat sarsıcı düşünce şekilleri, defalarca düşündüren seçimler, yüzleşmeler…

 

Ben bölüm 1’den önce kitabın açılış kısmına bayılıyorum. Hem oradan, hem de kitabın devamından beni en çok etkileyen cümlelerden sizlerle paylaşmak istiyorum:

*Bu kitap bir harita, bir kaçış planıdır…. Bu yolculukta demir alabilmenin ilk şartı kişinin içinde bulunduğu kölelik halinin farkına varmasıdır… İnsanlığın yazgısını değiştirebilmesi için, insanın kendi psikolojisini, doğrular ve inançlar sistemini değiştirmesi gerekmektedir.

*Ben bireysel bir devrim düşledim. Yeni bir liderler nesline ders verecek bir okul düşledim.

*Bu öze dönüş yolculuğumda öyle çok saçmalığı terk etmem, öyle çok yükten kurtulmam gerekti ki…. Kendimi keşfetmek zorunda kaldım.

*Hiçbir politik, dini veya felsefi sistem, toplumu dışarıdan değiştiremez. Bizi dünya çapında bir iyileşmeye tabi tutup, daha anlayışlı, daha samimi ve mutlu bir uygarlık haline getirebilecek yegane şey bireysel bir devrim, her kişinin tek tek, hücre hücre, psikolojik bir tekrar doğumu, benliğinin yaralarının sarılmasıdır.

*Bağlarından kurtul. Kendini özgür kıl. Katılaşma, direnme. Kabullen! Kim olduğunla bilinçli olarak karşılaşmaya razı ol. Başkalarında kendi yalanlarını, öz çıkarlarını kollayışını ve bilgisizliğini bulmaya razı ol. Değiş! Böylece dünya da değişecektir.

*Şimdiye dek bağdaşamayıp karşı çıktığını düşündüğün şeyi, yüreğinde uyum içine sok.

*İrade olmadan düşünceler, duygular, arzular, oluşun içinde başıboş dolaşan serseri kıymıklar gibidir ve sen evrenin insafına kalmış küçük bir parçacıksındır.

*Hiç kimse veya hiçbir şey seni bağımlı olmaya zorlayamaz. Bağımlı olmak kişisel bir seçimdir, istemeden bile olsa. Dünya her isteğe yanıt verir. Ne var ki sen ne istediğini bilmiyorsun.

*Bağımlı olmak, bir kişinin saygınlığını düşürmesidir.

*Yoksulluk, kişinin kendi sınırlarını görememesi demektir.

*Kişi ölmeden önce ölmelidir. Ölmek, kişinin vizyonunu bütünüyle altüst etmesidir. Ölmek, ısrıtabın egemen olduğu bayağı bir dünyadan yok olmak ve üst bir düzeyde yeniden ortaya çıkmaktır.

*Hoş olmayan durumların, felaketlerin ağırlığı altında bükülmek ve her şeyi ciddiye almak, dünyanın kederli betimlenmesini destekleyerek bu olayları kalıcı kılmaktır.

*Visibilia ex Invisibilibus. Gördüğümüz ve dokunduğumuz her şey görünmeyenden kaynaklanır.

*Annenle babanın, eğitmenlerinin, kötülük uzmanları ve felaket çığırtkanlarının kafana doldurdukları her şeyi boşlayıp arkanda bırakmalısın.

*Geçmişinde hala birçok delik var; kapatılmamış hesaplar, karşılığı asla ödenmemiş iç borçlar, suçluluk duyguları, kendine acıma ve hepsinden öte kir pas altındaki karanlık köşeler. Benliğin, fiyatları rastgele konulmuş, kötü yönetilen bir dükkan. İncik boncuklar fahiş fiyatlıyken değerli şeyler indirimde.

*Kendini yüreğinde bağışlamak, kendi varoluşunun katmanlarındaki hala yırtık olan yere girmek demektir. Kendini yüreğinde bağışlamak, geçmişi tüm safralarıyla birlikte değiştirecek güçtedir.

*Bir kişi yaşamındaki olayları elbette değiştiremez, ancak onları göğüsleme biçimini değiştirebilir.

*Yaşamda boşluk olamaz. Sen kendini yeni bir biçimde düşünmeye ve davranmaya zorlayarak bu boşlukları doldurmazsan, bunu senin adına tüm zalimliğiyle dünya yapacaktır.

*En yüce zafer kişinin kendisini yenmesidir: Hiçbir dış olayın veya koşulun iç yaralar açmasına veya benliği karalamasına izin vermemek.

*Mea Culpa: Başıma gelen, iyi, kötü her şeyden ben sorumluyum. Tüm sırların sırrı Mea Culpa’dır.

*İnsan, zekası, iradesi ve aydınlığıyla kendi içinden beslenebilir.

*Tanrı, senin devinmekte olan iradendir.

*Bir insanın nefesi genişledikçe kendi gerçekliği de zenginleşir. Amacın kişisel yazgını değiştirmekse, nefesin üstünde çalış, solunuma yeterince zaman ayır.

*Uykunun ölümün bir temsili olduğunu kavradığında ona artık eskisi gibi yaklaşamazsın.

*Azla yetinmeye doğru yaptığımız her perhiz, her çaba, yıllardır birikmiş duygusal kabuklardan, bizi kurtaracaktır.

*Savaş alanı bedendir. Reddedilen her yiyecek, uykudan kurtarılan her an ölüme karşı bir zaferdir.

*Daha az öl, ebediyen yaşa.

*Dışardan gelecek bir yardım yok. Başkalarına ve onların yargılarına bağımlı olmaktan kötüsü yoktur.

*Amacına kendini adayan bir insan imkansızı gerçekleştirebilir.

*Tek düşmanın senin içindedir. Düşmanını sev. İçindeki düşmanın aslında en sadık uşağındır. Zalimlik maskesinin ardında en büyük müttefikin saklıdır. Onun amacı senin zafer kazanmandır.