Bu Haftasonu Assos’ta Nefes Yoga Kampı’nda Sağlıklı Beslenmeyi Konuşacağız!

Yoga eğitmeni sevgili Banu Özsoy ile Facebook’ta yoga kamplarını araştırırken tanıştım. Temmuz ayında bir Pazar sabahı Kuzguncuk’ta gerçekleşen yoga etkinliğine katılarak da kendisiyle birebir tanışmış oldum. Sevgili Banu’nun yoga stili oldukça yumuşak, sakin… Bana çok iyi geldi. Yoga sonrası birlikte Pulat Çiftliği adında çok güzel bir mekanda oturup kahvaltı ettik ve o esnada da sohbet ettik. Ben kendisine sağlıklı yaşam koçluğu serüvenimden bahsettim. Uzatmayayım, iletişimimiz sürdü ve sevgili Banu bana bir teklifle geldi: Assos Nefes Yoga kampında sağlıklı beslenmeye dair minik bir seminer vermeye ne dersin?

O kadar heyecanlandım ve mutlu oldum ki. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanla, doğru projeye imza atıyor olduğumuzu hissettim.

22 Eylül – 24 Eylül tarihlerinde, 2 gece 3 tam gün sürecek bu kampta bol bol çevre gezileri yapacağız. Sabahları, sessiz ve sakin bir ortamda yoga ve nefes seansları, otelin kendine ait iskelesinde güneş ve deniz, çevre gezileri, otel bahçesinde vejetaryen mutfak ikramları, beslenme sohbetleri ve daha nice etkinlikler olacak.

Kampımızda nefes teknikleri ile şifalanma, tarih, mitoloji sohbetleri, Sivananda Yoga: Pranayama (nefes çalışmaları), güneşe selam, asana uygulamaları, meditasyon, nefes ve çakra çalışması olacak.

Bu güzel kampta ben de Tanrım, Ne Çok Beslenme Şekli Var? Hangisini, Nasıl Seçeceğim? başlıklı bir konuşma yapacağım. Söyleşiyi daha sonra web sitemde paylaşacağım. Heyecan dorukta!

Yağ Yakımında HIIT ve Ketojenik Beslenme

Dün akşam ürünlerini Getir uygulamasında deneyip beğenip araştırmış olduğum Habit markasının kurucusu İlker Çağlayan‘ın Kanyon Joint Idea‘da gerçekleştirdiği birkaç saatlik bir seminerine katıldım. Başlık,  Bikini Beach Body ve Yağ Yakımında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar.

İlker Çağlayan, çocukluğundan beri spora ve sağlıklı yaşama bağlı biri olsa da yaptığı yanlışlarla kilo almış biriymiş. Daha sonra beslenme ve egzersiz şeklini değiştirerek six pack dediğimiz kaslara sahip, sağlıklı ve fit bir insana dönüşmüş. Bir süre Çin‘de yaşamış. Batı ve Doğu’yu sentezledim ve Habit’i kurdum diyor. Şu an kişisel antrenör, yoga eğitmeni, beslenme uzmanı olarak bir yandan da Habit markasını yönetiyor.

Seminerde aldığım notları burada paylaşmak istiyorum. Özetle İlker Çağlayan’ın önerisi haftada en az iki kez 30’ar dakika HIIT egzersizi ve ketojenik beslenme.

Sporla ilgili İlker Çağlayan ne doğada 1 saat yürüyüşün ne de spor salonlarında koşu bantlarında 1 saat cardio’nun yağ yakmada, kilo vermede etkili bir faydası olmadığını söylüyor. Yürüyüş elbette sağlıklı bir aktivitedir ama bir spor değildir diyor. Yani yürümeyin demiyor, bunun altını çizmek isterim. Ama spor yapıyor olmak değilmiş tempolu da olsa bir yürüyüş. Yeterli değilmiş yağ yakımı için ve sportif, fit bir beden için. Bunun yerine gün içinde 30 dakikalık egzersizler öneriyor. Bu egzersizlerin nabzınızı hızlandırması gerekiyor.  Burada HIIT devreye giriyor.  High Intensity Interval Training, yani yüksek yoğunluklu interval antrenman. Sprint, ağırlık, kick boks, crossfit, içinde plank, squat, şınav, dips, yoga hareketleri olan egzersizler gibi… Bu antrenmanlarda tüm vücut çalışıyor. Nabızda yükselmeler ve düşmeler oluyor. Düzenli yapmalı ve giderek performans artmalı diyor İlker Çağlayan. Yağ yakıcı ve kas yapıcı hormonlar devreye giriyor. Hormon çalışmazsa kaslar eriyormuş.

Dr. Doug McGuff’ın Body By Science diye bir kitabını önerdi Çağlayan. Kitabın yazarı haftada 12 dakika tüm vücudun çalıştığı bir egzersizin bile yetebileceğini ve sebeplerini anlatıyormuş.

HIIT’de vücut iki gün boyunca yağ yakmaya devam ediyormuş. Buna EPOC (excess post-exercise oxygen) EFFECT deniyor. Böyle olunca kaçamaklar da rahatlıyor beslenmede.

İlker Çağlayan sporda ve beslenmede bölgesel yağ yakımı diye bir şeyin olmadığını söylüyor. Önce genetik, sonra proporsiyonel olarak yağın nereden gittiği değişir diyor, ama belirli bir bölgedeki yağların da alkali doğal bir beslenme ve HIIT çalışmalarıyla yavaş da olsa mutlaka yakılacağını söylüyor.

Gelelim işin beslenme kısmına. Amerikan hükümeti tarafından empoze edilen ve amacın ilaç satmak olduğu, bize de dayatılmış bir beslenme piramidini hatırlatıyor Çağlayan. Bu piramitte %70 tahıl tüketmeliydik, sonra süt ürünleri, sebze meyve tüketiyorduk, en az ise yağ. Hal böyle olunca light ürünler piyasaya çıkmaya başladı. Yağı alınan ürün tatsız olunca da işin içine sağlıksız aromalar, tatlandırıcılar girdi. Kalori hesabı başladı. Spor arttı. 1970’lerden itibaren bu piramit hakimdi. Bu tarihten sonra Amerika’da obezite ve diyabet te arttı. İlaç satışları da aynı oranda arttı. Kolestrol arttı, karbonhidrat burada dominant besin oldu diyor.

Gerçek ise şu: sağlıklı yağlar ve aminoasitler temel besinlerimiz ve bunların dışarıdan alınması gerekiyor. Proteini vücut üretemez, dışardan gelmeli. Karbonhidrat ise temel ihtiyacımız değil. Karaciğer zaten glükoz üretebiliyor, beyin için de bunu salgılayabiliyor. Spor için de bu hata yapıldı, özellikle erkekler bol karbonhidrat tüketip saatlerce body building yapıp dışarıdan steroid alıp sağlıklarını bozdular. Mutant oldular, insan üstü varlıklar haline geldiler ama sağlıklarını kaybettiler.

Yağ yakmak için az yağ tüketmemiz gerektiği yanlış bir bilgi. Omega 3 ve Omega 6‘ya ihtiyacımız var.  Aminoasitler de proteinlerin yapıtaşı. Yağ, antioksidan içeriyor. Doğru hormonu salgılıyoruz yağ alınca, antikanserojen bir etkisi de var. Yağ tüketimi tokluk duygusu veriyor.  Süt, yumurta, balık, bunlardan aldıklarımız zaten vücutta depolanamıyor.

Bu arada bir protein kaynağı olarak Kinoa öneriliyor ama vegan değilseniz İlker Çağlayan kinoa’yı önermiyor, çünkü %15 proteinse %60 karbonhidrat içeren bu ürünün yerine proteini alabileceğimiz başka besinler var.

Ketojenik beslenelim diyor İlker Çağlayan. Vücut karbonhidrat bulamayınca yağ asitlerinden bozarak glukoz yerine keton cisimcikleri üretiyor olacak bu beslenme türünde. Vücudun para birimini değiştirdiğini düşünün diyor Çağlayan. Keton temiz bir yakıt vücudumuz için. Bu beslenme tarzı tümörleri küçültüyor. Enerji kaynağımız yağ olunca açlık krizi yaşamıyoruz.

Karbonhidrat kasta ve karaciğerde depolanır. Metabolizmayı bir ateş olarak düşünün diyor Çağlayan. Bir yerde samanlar var, yani karbonhidrat, sürekli ara öğünle harlamak durumundasınız ateşi. Öte yanda odun var yani yağ, ateşe bir odun atıyorsun, o sürekli yanmaya ve yakmaya devam ediyor, diyor. Bu yüzden 2 ya da 3 öğün yeterli hatta fazla bile diyor.

Ketojenik beslenmenin yaklaşık 4 aylık bir adaptasyon süreci varmış. Bu adaptasyondan sonra günde iki öğünle bile idare edebiliyorsun, üç de mümkün ama ara öğünlere ihtiyaç duymuyorsun. Vücut ketosis’e giriyor deniyor, tabiri bu. Bir nevi oruç tutuyor vücut güçlü bir şekilde. 8 saat içinde yemek yiyorsunuz, 16 saat ise (uyku dahil) oruçtasınız. Bu adaptasyondan sonra hibrid bir beslenme şekli mümkün diyor Çağlayan, çünkü vücut o zaman ketosise hızlı bir şekilde girip çıkabiliyor. Aylar süren çabalarınızı bir beslenme değişikliğiyle bozmuş olmuyorsunuz.

Ketojenik beslenmede %75 yağ tüketmeliyiz, %20 protein, %5 ise karbonhidrat. Bu sayede kandaki glukoz azalıyor.

Intermittent fasting denen bu tür beslenmede bu sekiz saati nasıl kullanacağınız da size kalmış. Genelde erkekler kahvaltıyı atlayabiliyorlarmış, “bir kahveyle idare ediyorum ben sabahları” diyor Çağlayan. Kadınlar ise kahvaltı edip akşam yemeğini erken çekmeyi tercih ediyorlarmış.

Ketojenik beslenmede neler tüketmeliyiz?

Yumurta, avokado, zeytin, kuzu eti, tavuk budu ya da kanadı, hindi budu, kuzu kaburga, ekmeksiz adana kebap (!), yağlı deniz balığı (uskumru, hamsi, lüfer, sardalya, istavrit), somon balığı, abartmamak koşuluyla ceviz ve badem. Hindistan cevizi yağı.

Örneğin, light bir yemek olsun, tavuk göğüs yiyeyim düşüncesi yanlış, et yağlı olmalı.

Ispanak, semizotu, pazı, kuşkonmaz, brokoli, karalahana, lahana, karnabahar, roka, salatalık, maydonoz, dereotu, mor lahana.

Yeşil, özellikle de koyu yeşil sebzeler ve salatalar sınırsız tüketilebilir. Sarı, kırmızı, mor gibi farklı renktekiler daha az olmak koşuluyla mutlaka tüketilmeli.

Proteini avuç içi kadar almalıyız.

Meyve yemiyoruz bu dört ay. Çok çaresiz kalırsak bir avuç yeşil erik ya da böğürtlen mümkün.

Ketojenik bir menü oluşturalım.

Kahvaltı:

Kadına 2, erkeğe 3 yumurta, haşlama ya da omlet (soğanlı, biberli yani sebzeli olabilir). Yarım avokado. 15-16 adet zeytin. İstediğiniz kadar çiğ yeşillik. Çok az sert, yağlı peynir. Mümkünse peynir olmasa da olur.

Öğlen:

Avuç içi kadar et, pirzoladır, kaburgadır sen seç. Yanına sebze. Ya da mesela yağlı kuzu kıyması ile yapılmış bir kapuska, karnabahar, türlü. Full kıymalı bir lahana sarması da tercih edilebilir.

Akşam: Yine öğlen olduğu gibi yağlı etli sebzeli başka bir yemek. Mümkünse sabah çiğ sebze/salata, öğlen ve akşam pişmiş sebze olsun.

Ekmek yemiyoruz ne kahvaltıda ne yemeklerde ne aralarda. Ekmek hayatımızdan çıkıyor.

Doymuş yağın damar tıkanıklığı yaptığı bilgisi yanlış.

Bitkisel yağ ise enflamasyon yaratıyor, özellikle kadınlarda hormonal dengesizlikler yaratıyor. Ayçiçek yağı, mısır yağı tüketmiyoruz. İlla yağlı yapacaksak yemeği, soğuk sıkma bir zeytinyağı ya da hindistan cevizi yağı kullanıyoruz.

Çok fazla balık yiyemiyor, hayvansal kaliteli yağ tüketemeyeceğimizi düşünüyorsak supplement olarak Solgar Omega 3 haplarından kullanabiliriz. Kapsüllerdeki epa ve dha miktarlarına dikkat edin, kutunun üstünde bahsedilen mg hesabı onlar üzerine olsun.

Chia tohumu da omega 3 kaynağı imiş ama çok da yeterli değilmiş. Tüketilebilir.

Çorba olarak terbiyeli çorba, sebze çorbası mümkün. Baklagil bu süreçte yok, yani mercimek çorbası falan içmiyoruz bu 4 aylık süreçte.

Ketojenik beslenme uyku kalitemizi artırıyor. Hayata bakış açımızı düzenliyor. Daha evrene güvenen, daha tahammüllü bir insan oluyoruz. Meditatif olabiliyoruz. Bağırsak sağlığımız düzeliyor. Bel çevresindeki yağlar genelde bağırsak sorunlarından oluşuyor. Depresyon, gece uykudan uyanmalar, gün içinde enerjisizlik, üşengeçlik, küçük bir nezleyi bile ilaçsız geçirememek bağırsak sağlıksızlığına dalalet.

Bağırsak florasını probiyotik supplement ürünler düzeltebiliyor. Bunlar maalesef Türkiye’de yok. Belki Therbiotic bulunabiliyor. Yurtdışında ise VSL #3 adlı bir tablet, tam tamına 112buçuk milyar bakteri içeriyor ve soğuk zincirle üretilmiş olmalı bu tabletler.. 1 ay bundan kullanıp, 1 ay bırakıp kendi yaptığınız kefirden de içebilirsiniz diyor Çağlayan.

Sirke ya da limonla yapılan turşular probiyotik yerine geçmiyormuş. Çünkü sirke bakterileri öldürüyor, steril. Fermente olmuyor o şekilde.

Tekrarlayalım: Ketojenik beslenmede protein enerji kaynağı olmuyor, yağ oluyor. Bu sebeple kas kaybı da olmuyor. Vücuda yağ yakmayı öğretmiş oluyoruz bu süreçte, böylelikle proteini yakmaya ihtiyaç duymuyor vücut.

Bu şekilde beslenildiğinde enerjik olunduğunu söyleyen Çağlayan, vücudun açlık hissetmediğini, kişinin sporu da daha rahat yapabildiğini söylüyor.

Ketosise girdiğimizi nasıl anlarız?

Yurtdışında şekeri ölçen kan pıhtısına bakan aletler gibi aletler varmış evinize alabileceğiniz. İlker Çağlayan, zaten enerjinizden bunu anlayacaksınız diyor, ama tuhaf bir durumla daha anlayabiliyorsunuz: nefesiniz aseton kokmaya başlıyor.

Bir yanlışı daha düzeltiyor İlker Çağlayan: akşam yenen yemek kilo yapar bilgisi yanlış; sporunuz akşamüstüne kaldıysa spordan sonra mutlaka protein tüketmelisiniz saat geç de olsa, diyor.

Kahvaltının günün en önemli öğünü olduğu bilgisi de yanlış. Uyandığınızda aç hissetmiyorsanız, enerjikseniz kahvaltı etmek için kendinizi zorlamayın diyor.

İlker Çağlayan’ın sunumu şu önerilerle bitti:

Aç hissettiğinizde önce bir bardak su için.

Yediklerinizi 25 kez çiğneyerek yutun.

Yemek yerken anda kalın.

Mutlaka hareket edin, gün içinde hareketli olun. (Ketojenik beslensem, bir de yüzsem yeterli mi mesela dedim, evet dedi, bu da kişisel bir not olsun.)

Kişisel olarak ekşi mayalı tahıllı bir dilim ekmek yemeyi, ara öğünlerimin olmasını, bu öğünlerde yoğurt, süt tüketmeyi seviyorum doğrusu. Şu an  240derece.com‘dan aldığım nefis cevizli çavdarlı ekşi maya ekmeklerimi tüketiyorum kahvaltıda, onlar bittiğinde şu ketojenik beslenmeyi denemeyi düşünüyorum doğrusu. Bağırsak problemi yaşayan biri olarak yoğurt ve sütü azaltmamda, ara öğünleri atlamamda fayda olabilir. Sabah ekmek yerine avokado ve bir adet fazla yumurta tüketmeyi de bir süre sonra oturtabilirim sanıyorum. Zaten akşam yediden sonra yemek yememeyi öğrendim.  Bakalım gerçekten de dediği gibi bir süre sonra ara öğüne ihtiyaç duymayacak mıyım bunu yaparken…

Deneyip mutlaka sizlerle paylaşacağım. Aranızda ketojenik beslenen, ya da bunu denemiş olan varsa, yorum yazarlarsa çok sevinirim.

Yoga’ya Başlıyorum!

Ben üniversitedeyken, yani yıl 90’ların sonuyken duymuştum yogayı ilk. Şöyle bir incelemeyle ürktüğümü hatırlıyorum. Zor ve herkesin yapamayacağı bir aktivite olduğunu düşünmüştüm. Nefes çalışmaları, doğru nefes almak ile bağını duyunca ise bir yandan ilgilenmiş, bir yandan da yine ürkmüştüm. Bende astım var, nefes borum dar olduğundan özellikle ilkokul ortaokul lise yıllarımda epey rahatsız edici derecede nefes darlığı çektim.

Biraz şu astımdan da bahsedeyim aslında. Babam astım hastası, onunki biraz ciddi boyutlarda, kriz gelebiliyor, fısfıs kullanmadan düzelemiyor, kendini çok kötü hissettiği günler oluyor. Benim de çocukluğumdan beri nefesim yetmiyormuş gibi fazla fazla çekerdim burnumdan havayı ve annem bunu fark edip tanıdığı doktorlara sorduğunda, “psikolojik psikolojik” deyip geçilmiş, ciddi bir şekilde muayene edilmemişim. İçine kapanık bir çocuktum, empatik olduğumdan, fazla hassas bir çocuktum, buna bağlamışlar. Spora falan yazdırmışlar beni, bir de rahatlatıcı şuruplar falan vermişler. Yıllar sonra bir gün bir Rotaract toplantısında yanımda bir doktor oturuyordu ve laf lafı açınca nefes darlığım var dediğimde beni hastanesine çağırmıştı. Yapılan tetkikler sonucu kalıtımsal olarak nefes borumun bir parça dar olduğu ortaya çıktı. Almam gereken nefesin %70’ini alabiliyormuşum. Ama bu düzelebilecek bir durummuş. Psikolojik nefes darlığı diye bir hastalık olamaz, dedi doktorum, psikolojik durumun, bunu artıran, tetikleyen bir etmendir, dedi. Yani dar bir nefes borusu ve empatik bir ruhu birleştirince ortaya nefes darlığı çıkması epey doğal. Hayatım boyunca hiç sigara içmedim çok şükür, fakat o zaman doktor bana da babamın kullandığı fısfıslardan verdi, bir de spor yap gerçekten, aç nefesini dedi.

O dönem kullandım fısfısları ihtiyaç hissettikçe. Spora da bir yazıldım bir bıraktım, bir stepteyim, bir aerobikte, bir sabah yürüyüşlerinde, ama sonra bıraktım hep, devam etmedim. Şimdiki gibi sağlıklı yaşam manyaklığım yoktu 🙂

Zaman içinde nefes darlığım düzeldi, şu an neredeyse hiç hissetmiyorum. Hele ki düzenli spordan sonra gerçekten nefesinizi açabiliyorsunuz. Ben azıcık koşsam tıkanan bir insandım, şu an tıkanma nasıl bir şeydi hatırlamıyorum, hatırlamak da istemiyorum.

Velhasıl, o dönemlerde yoga da beni korkutan, “benlik değil” dediğim ve uzak durduğum bir aktiviteydi. Fakat spiritüel okumalarımda da hep karşıma çıkıyordu.

Son dönemde yoga çok moda, biliyorsunuz. Hiç ilgilenmeyenin bile dimağında yogaya ait birtakım bilgiler var. Her yer yoga kursu, yoga merkezi. 5 arkadaşınızdan biri yoga etkinliğine katılıyor, yalan mı? Etrafta yoga matları, kıyafetleri satılmakta. ( Kişisel gelişim gibi, meditasyon gibi, içi de boşaltılmış bir disiplin maalesef. ) Eh, hal böyle olunca, bir tık daha fazla bilgi almak, neymiş ne değilmiş yakından görmek kolaylaştı benim için de.

Birkaç kez izledim yapan arkadaşlarımı. Sonra da cesaret edip bir yoga kampına gitmeye karar verdim. İki sene önce karşıma Datça’da gerçekleşecek bir yoga kampı çıktı. İstanbul’dan iki adet kadın yoga hocası düzenliyordu. Hocalardan Ece de Datça’da yaşayan arkadaşım Zeren’in en yakın arkadaşlarından biri çıkmadı mı? Canım tesadüflerim!

 

Topladım çantamı, aldım matımı, çıktım yola. İyi ki de çıktım. Ovabükü’nde Melinda Pansiyon’da kaldık. Her sabah ve her akşam birer saat başlangıç seviyesinde yoga yaptık. Beni bu kadar enerjik kılacağını hiç bilemezdim. Sabah yoga bittiğinde, kahvaltıya ve denize saldırdım adeta. Enerjimi devam ettirmek, hareket içinde olmak istediğimi hatırlıyorum. İlk gün dışında erken uyanmak da hiç zor olmadı, hatta bayıla bayıla uyanmaya başladım. Yoga bitişinde bazı aromatik yağlarla başımıza masaj yapıyordu Ece, yaklaşık bir 10 dakika uzanarak meditasyon yapıyor/dinleniyorduk. Nefisti, nefis.

 

Döndüğümde kendime bir yoga DVD’si aldım. Birkaç gün yaptım evde kendim, sonra bıraktım. (Kişisel disiplinim pek yok sanırım. ) Sonra evime yakın bir yoga merkezi keşfettim. Yoga Şala’da birkaç kez yoga çalışmalarına katıldım. 2015’te Moda’da bir açık hava yoga etkinliğine katıldım kuzenimle birlikte. Böylelikle Erol Benjamin Scott ile tanıştım, kendisi çok güzel etkinlikler düzenliyor ve bize yoga ile ilgili sık sık bilgi e-mailleri geçiyor.

Fakat henüz spor gibi, sağlıklı beslenme gibi, hayatımın bir parçası haline getiremedim doğrusu. Geçtiğimiz günlerde Caddebostan’da açık havada bir yoga etkinliği vardı, ona katıldım, aslında kaç zamandır yapmadığım için biraz zorlandığımı söylemem gerek. Yoga zor bir şey mi ki dersen, aslında vücudun biraz esneklik kazanması gerekiyor. Acele etmemeyi de öğrenmek gerekiyor. Bedenine hakim olmayı öğreten bir disiplin zaten yoga, yaparken kendinle ilgili pek çok şeyi fark ediyorsun. Bir nevi meditasyon, ama hareketlisi ve aktif olanı diyebiliriz aslında.

 

Genel anlamda yoga nedir sana biraz kendi bildiklerimden bahsetmek isterim ve biraz da şahsen ne gibi duygular hissettiğimi anlatabilirim yoga yaparken.

Sanskrit dilinde kullanılan Yuk, yok, yuj sözcüklerinden türemiş. Bütünleşmek, birleşmek anlamına geliyor. Yoga’nın yapılma sebebi de doğayla, evrenle, benliğimizle, özümüzle birleşmek, bütünleşmek, yani aslında zaten bir olduğumuzu hatırlamak. Hem fiziksel, hem zihinsel hem de ruhsal bedeni olumlu etkileyen bir disiplin. Milattan önce üçüncü yüzyıl kalıntılarında lotus pozisyonunda oturan adam görselleri bulunmuş. Çin’de, Tibet’te de benzer heykellere rastlanmış. İndus vadisinde, Hindu toplumunun atası olarak bilinen İndus medeniyetinin yoga hareketleri ile felsefesini bir yaşam biçimi olarak benimsediği kanısı oluşmuş.

 

Yoga aktif hareketlerden oluşan bir etkinlik olsa da, yogaya basitçe sportif bir etkinlik olarak bakamayız. Yoga felsefesinden kasıt ta bu. Doğru egzersiz, doğru beslenme, doğru nefes, doğru rahatlama/gevşeme ve doğru meditasyon ilkelerini benimseyen bir yolu işaret ediyor yoga.

Batı dünyasının yogayı keşfi 1800’lere dayanıyor. 1893 yılında Chicago’da World Parliament of Religions toplantısında Hint guru Vivekananda ilk kez yoga hakkında evrensel bir konuşma yapıyor. Yine 1946 yılında Paramahansa Yogananda’nın yazdığı Bir Yoginin Otobiyografisi, batıda da çok ilgi çekiyor. 1961’de Richard Hittleman Sağlık için Yoga kitaplarını yazmış. 1960’ların sonunda Woodstock kuşağı tabir edilen gençler yogayla ilgilenmeye başlıyor, aynı yıllarda Hare Krişna hareketi tanınıyor. Beatles üyesi George Harrison 1969’da The Hare Krishna Mantra adlı 45’liği çıkarıyor. 1970’ler, New Age çağı malum… O dönemde de ilerki postlarımda sıkça bahsedeceğim Osho’nun felsefesi Batı’da büyük yankı uyandırdı.

Bu postta sana yoga ile ilgili bazı bilgileri çok eğlenerek ve çok şey öğrenerek okuduğum Acemi Yoginin Elkitabı – Yeni Başlayanlar İçin Yoga kitabından derledim. Esra E. Karaosmanoğlu imzalı bu kitabı edinmeni tavsiye ederim, eğer sen de benim gibi yogada yeniysen ve sıkılmadan, eğlenceli bir şekilde, neymiş bu yoga gibi sorularının cevaplanmasını istiyorsan…

 

Ben kişisel olarak yoga yaparken öncelikle bedenimle ne kadar da bağlantıda olmadığımı fark etmiştim. Hani hep ruhla, özle kontakta olmayı konuşuruz ya, sanki bedenimiz, zaten dışarda olduğu için onunla çok bağlantıdaymışız, ya da onunla bağlantıda olmak diye bir şey yokmuş gibi gelmiş bana o zamana kadar. Beden zaten belli, ben ruhuma ulaşayım derken bedenimi gerçekten de görmezden gelmişim adeta. Spor yaparken hareketlerimiz daha hızlı ve tempoludur. Bir hareketi birden fazla yapmaya ve terlemeye, kalbimizin atışını artırmaya, kaslarımızı güçlendirmeye, yağları yakmaya odaklanırız daha çok. Müzik vardır genelde sözlü ve hareketli. Bedenimiz için yapıyor olsak da hareketleri, çok da kendi bedenimizin farkında olarak yapmayız bunu çoğu zaman. Hız ve dış etkenler aktiftir daha çok. Yoga ise bana meditatif spor gibi geliyor. Acelemiz yok. Terlemeye, kas geliştirmeye ve yağ yakmaya odaklanmış değiliz. Müzik yok, ya da  sakin, genelde sözsüz, belki mantra*lı müzikler var. Yoga hocamız varsa onun yönlendirmeleriyle kendimize döndüğümüz sakin bir hal içerisindeyiz. Kendi kendimize yapıyorsak da aynı şekilde. Bedenimizin pek çok yerini hareket ettiriyoruz, hatta bunlar bedenimizi, kaslarımızı zorlayıcı hareketler de olabiliyor. Bu sayede aslında o anda bazı ağrılarımızı da fark edebiliyoruz. Bazı esnekliklerimizi de fark ediyoruz. Bedenimiz bizimle konuşuyor. Buna vakit var. Yogada zorlama da yok, yoga hocalarımız yönlendirmelerini yaparken her zaman bu konuda uyarırlar, zorlanıyorsanız bırakın derler. Yoga hocalarımızın yönlendirmelerinde en sevdiğim, en ilgimi çeken kelime “araştırma” kelimesidir. Bir hareketi deneyimlememizi isterken  bedenimizin bize o anda hissettirdiklerini “araştırma”mızı ister hocalarımız. O an tamamen bize ait çünkü, örneğin üst bedeninle sola doğru döndün, o anda kendinlesin, neler geçiyor zihninden, bedenin bu hareketi sana ne hissettiriyor, kendini nasıl hissediyorsun, bunları hissedebiliyorsun o an. Kendinle bağlantıdasın işte. Kendi bedenini sevdiğini fark ediyorsun çoğunlukla. O senin çünkü, sana ait, bunu fark ediyorsun. Belki de biraz ilgiye ihtiyacı var senin tarafından, bunu fark ediyorsun. Ben yogada egomla çok karşılaşıyorum. Hareketleri doğru yapmaya çok takıldığımı fark ediyorum mesela, ya da nasıl göründüğümle. Dışardan kendimi görmek istiyorum o an bazen. Bir hareket zor geldiğinde buna üzüldüğümü, daha iyi yapabilmek istediğimi fark ediyorum. Bu kişisel olarak üzerinde çalışmam gereken bir konu mesela. Büyük ihtimalle mükemmeliyetçiliğimle ilgili bir durum var orada. Kendimi yargıladığım, zorladığım konular var. Bunu fark ediyorum. Öte yandan, tıpkı meditasyonda anlattığım gibi, kendine ayırdığın bir zaman olduğu için içten içe şımarıyorsun. Seni iyi ve değerli hissettiren bir süreç yoga.

Bu arada, yoganın içinin boşaltılmışlığı ile ilgili muhteşem bir makale okumak istersen burada.  Türkçesi ise burada.

Elephantjournal.com, yeri gelmişken tavsiye edebileceğim, içi boşaltılmamış kişisel gelişim için mükemmel bir İngilizce kaynak.

Son önerim de, yolculuk postumda bahsettiğim arkadaşım Arzu’nun Feel Good isimli youtube kanalı olacak. Namaste!

*mantra:  Genelde Sanskritçe olan, zihni boşaltmak, konsantrasyonu artırmak,  için tekrarlanan hece, sözcük ve sözcük gruplarının melodiyle birleşmesi 

 

Meditasyon Hayatımda Nasıl Bir Yer Kaplıyor?

Sitemi profesyonel anlamda hazırlamaya başladığımda meditasyonla ilgili daha ciddi ve bilgi veren içerikler paylaşacağım. Şimdi meditasyonun benim hayatıma girişini ve kişisel olarak benim meditasyona bakışımdan bahsetmek istiyorum blog sayfalarımda sana.

Meditasyon ile tanışmamış kişilerde bazı önyargılar olduğunu düşünüyorum. “Meditasyonmuş, yogaymış, bırakın bu spiritüel, antin kuntin işleri” diyen binlerce insan var, belki biri de şu an bunu okuyan sensin. Lütfen bir an için önyargılarını şöyle yanında bir yerlere bırakıp beni dinler misin? Eğer işine gelmezse sonra onları yerinden alıp aynı şekilde hayatına devam edebilirsin.

Erken yaşta çalışma hayatına başlayan ve kariyeri, işinde başarılı olmayı, başarıyla doğru odaklı iyi para kazanmayı, yoğun çalışmayı fazlasıyla önemseyen biriydim. Mükemmeliyetçi bir yapım da olduğundan kendimi epey yıprattığını söyleyebilirim. Kendime çok fazla seçim şansı tanımadım. Yeter ki bir işi öğreneyim, yapayım, pişeyim diye yola çıkarak kendi önceliklerimi çok da önemsemediğim kararlar verdim. Evime en uzak konumlardaki işlere evet dedim, akşam yedilere sekizlere kadar çalışmaya evet dedim, uzun süre maaş almamaya, zam almamaya, sigortamın ödenmemesine vs… evet dedim. Tabii ki yıllar geçtikçe piştim, seçimlerim olmaya başladı. Ama sonuçta İstanbul’da yaşıyorum. Evime yakın bir iş, eğer kendi kurduğum bir iş değilse, hala hayal biraz. Başkasının işinde çalışarak hak ettiğim ücreti almak, mesaiye kalmamak, bunlar hala imkansıza yakın durumlar maalesef günümüz Türkiye’si ve İstanbul’unda.

Bu şartlar altında hep koşturan biri oldum. Hep bir yerlere geciktiğimi hissederek yaşadım. Hep acelem vardı. Aslında biliyor musunuz, acelem yokken de var gibi yaşıyordum. Artık bu içime öyle bir sinmişti ki, hafta sonu iş yokken bile kendime iş yaratıp, aynı gün içinde 3-4 plan program yapıp, tüm aktivitelerde, tüm etkinliklerde olmaya çalışıp, her yere, herkese ve her şeye yetişmeye çalışıp kendimi epey yordum.

Bu benim kişiliğimden ve zamanında bazı şeyleri doğru değerlendirmiyor olmamdan, ya da şöyle diyelim, kişiliğimin geliştiği bir dönemden kaynaklandı. Fakat, özellikle İstanbul’u bildiğim için elbet böyle söylüyorum, İstanbul’da ve büyük şehirlerde benim gibi yaşadığını bildiğim çok kişi var. Belki kişilik yapıları, belki maddi ihtiyaçlar, belki zorunluluklar… Sebep ne olursa olsun, hepimizin konuştuğu, tartıştığı bir gerçek bu. Her yerde olmaya çalışıyoruz ve hiçbir şeye yetişemiyoruz. Trafik zaten bizi zorlayan bir etmen. On dakikalık mesafeye 1 saatte gidiyoruz, bunu bildiğimiz için hep tetikteyiz, oturduğumuz yerde duramıyoruz rahat rahat. Uykumuzu alamıyoruz, eve geldiğimizde yorgunuz.

Eğer yalnız yaşamıyorsak, tüm günün koşturması sonucu eve gelip aile bireyleriyle karşılaşıyoruz. Onlarla yemek yiyor, sohbet ediyor, vakit geçiriyor ve uyuyoruz. Sabah kalkıp aynı tempo. Peki biz ne zaman kendimizle kalacağız?

Sabah uyandın, gözlerini zor açıyorsun ama otomatik hareketlerle banyoya gittin, dişlerini fırçalarken içinden bin bir şey düşündün, belki bir duş aldın yine kafanda binlerce düşünce ile, ihtiyaçlarını giderdin aceleyle ve çıktın, alelacele giyindin, servise/otobüse/vapura yetişmeye çalıştın. O dakikadan sonra artık yalnız değilsin zaten. İş bitene, eve gelene kadar. Evde de annen, eşin, kardeşin…

Belki işinle, belki eşinle, belki sağlığınla, belki lokasyonunla vs vs ilgili vermen gereken kararlar vardır, belki bir yerin ağrıyor, belki bir şeye kafan takık, canın sıkkın ama ne olduğunu bile bulamıyorsun: vakit yok!

Birkaç yıl önce full time çalışır ve koştururken, bir sabah evden çıkmak üzereyken bir an aynada kendimle göz göze geldim. Saçım başım dağınık, yüzüm renksiz, hastalıklı gibiydi. Kendime ne kadar da zaman ayırmadığımla yüzleşmiştim o an, hiç unutmam. Aynaya bakıp, nasıl görünüyor olduğuma bakmaktan vazgeçtim, genel anlamda nasıl olduğumu, nasıl hissettiğimi kendime soracak zamanı yarat(a)mıyordum kendime. İstifa etme kararı vermemde son damlalardan biridir o aynada kendimle göz göze geliş.

Elbette, işlerinizden istifa edin, bakın hayat ne güzel diyecek değilim. Herkesin seçimi, hayat beklentisi farklı. Ayrıca bu bir süreç. İçinden bir ses, “aslında ben de istifa etmek istiyorum ama öyle kolay değil, sen bilmiyorsun, şu şu şu sebeplerden dolayı istifa edemem ben şu anda”, diyorsa, demek ki bir süreç içindesin ve ben şu an sana buradan, “ah, bütün o sebepler bahane, yapabilirsin” dediğimde sihirli bir değnek değip kararını değiştirmeyecek. Evet, bütün o sebepler gerçekten de bahane, ama bu sürece her zaman saygı duyuyorum. Hepimizin bahaneleri var ve bu bahanelerimizin ismi önce sebepler, zorunluluklar. Eğer bir süreç yaşayıp kendimizle yüzleşirsek o zaman sebep ve zorunlulukların aslında bahanelerimiz olduğunu fark ediyoruz. Fakat dediğim gibi bu bir süreç. Bu süreç de herkes için farklı işliyor. Herkesin yolculuğu farklı, bu sebeple, bu konularda ahkam kesmek en yanlış yaklaşım.

Neyse, konudan sapmayalım. Meditasyonun ne olduğunu ben de çok fazla bilmiyordum açıkçası. Önce okudum biraz. Sonra videolar izledim. Sonra meditasyon yapılan mekanlarda ben de meditasyon yapmaya başladım. Özellikle Nar Kendin Ol Gelişim Atölyesi , Osho Meditasyon Merkezi  ve Radia Gelişim’de katıldığım meditasyon çalışmaları bana çok faydalı oldu. Daha sonra Osho’nun internette yer alan meditasyon çalışmalarını evde kendim yapmaya başladım.

Anladık, okudun, izledin, yaptın da neymiş peki meditasyon diyorsun, duyuyorum. Önce sana şunu sorayım. Yukarıda anlattığım gibi bir tablonun içinde olduğunu varsayıyorum. Koşturuyorsun ve kendine çok fazla zaman ayıramıyorsun. Tamam. Tüm sebeplerini de anlıyor, sana hak veriyorum. Peki, kendine ayırabileceğin bir 15 dakika olabilir mi? Senin seçeceğin herhangi bir günde, herhangi bir saatte, sadece 15 dakika. Ama yalnız. Yapayalnız. Cep telefonun kapalı olacak. Gerekiyorsa çevrene haber vereceksin, ben bir 15 dakika yokum diyeceksin. Eğer kendime ayırabileceğim bir 15 dakika yok diyorsan, önce, bir gün içinde kendime 15 dakika nasıl ayıramam sorusunun cevabını vermeye çalış, sonra bu yazıya geri dön.

O günü ve saati ayarladın mı? Örneğin Salı akşamı saat 19:00-19:15 arası senin. Ya da sabah 7:00 -7:15 arası.
Meditasyon nedir’i kavramsal ve bilimsel olarak açıklamadan önce kendi fikrimi söylemek istiyorum. Adına meditasyon de veya deme. Bunu belirli bir ritüel içinde yap veya yapma. Kendine ayıracağın en az 15 dakika olmalı gün içinde ve kendinle kalmalısın. Televizyon yok, cep telefonu yok, etrafında kimse yok. Rahat bir yerde oturuyor olmalısın. En rahat şekilde, mümkünse rahat kıyafetlerle. Mümkünse loş ve seni iyi hissettiren bir mekanda. Nefes alış verişlerini takip etmeli ve rahatlamalısın. Kendime zaman ayırdım, her şeyden uzaklaştım biraz diye düşünmen kafi. Sadece bunu yapmak bile bana göre meditasyondur ve hayatın hayhuyundan seni biraz rahatlatacaktır.

Gelelim meditasyon ne demek sorusunun cevabına. Meditasyon, Latince “meditatio” kelimesinden geliyor. Sözlüklerde, “kişinin iç huzuru ve sükûnet elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine verilen ad” olarak tanımlanıyor. Bu teknikler için standart bir meditasyondan söz etmek mümkün değil. Oturarak, ayakta, dansla, sözlü, sözsüz, sessiz, müzikli… Yüzlerce uygulama tekniği var.

 

Ben meditasyon yapmak için evimde rahat ettiğim bir odamı kullanıyorum. En az 20 dakikamı ayırmaya çalışıyorum meditasyon için. Işıkları kapatıp mum yakıyorum, o loşluk hoşuma gidiyor, beni sakinleştiriyor. Bir matım var, üzerine en rahat ettiğim şekilde oturuyorum. İnternette, spotify’da ya da satın alabileceğin DVD’lerde güzel meditasyon müzikleri oluyor. Bunlar genelde sözsüz, rahatlatıcı, sakin müzikler. Bazen doğa seslerinin kayıtları oluyor. Dalga sesi, rüzgar sesi, kuş sesi gibi. Bunları da kullandığım oluyor ve bana çok iyi geliyor. Gözlerini kapatmadan, belirli bir maddeye bakarak da meditasyon yapabilirsin. Ben gözlerimi kapatarak meditasyon yapmayı tercih edenlerdenim.

Yalnız kaldığımızda, sustuğumuzda ve hiçbir şey yapmadığımızda, çok normal olarak zihnimizden düşünceler geçecek. Bir şeyler düşünmeye başlayacağız. Bunlar gün içinde yaşanmış olaylar, sevdiğimiz birisi, kızdığımız birisi, geçmişte yaşanmış ve bizi olumlu ya da olumsuz etkilemiş meseleler olabilir. Kendimizi eleştirdiğimiz konular olabilir. Meditasyona ilk başladığımızda zihnimizin geveze bir insan gibi konuştuğunu fark etmemiz çok doğal. Bizim yapmak istediğimiz ise zihnimizi susturmak ve “o anda” olmak. O günde, o anda olduğumuzu, o odada yalnız, sakin ve huzurlu olduğumuzu fark edip anın güzelliğini yaşamak istiyoruz. Fakat zihni susturmak kolay bir iş değil. Ve işte, en önemli konu: Meditasyon zihni susturmak için “çaba sarf etmek” değil. Meditasyon çabasız bir eylem. Burada bilmemiz gereken şey şu. Öfke hissedebiliriz, acı hissedebiliriz, heyecan hissedebiliriz, telaş hissedebiliriz. Bunların hepsinin gelip geçici “hisler” olduğunu ve bizim özümüzün bu hislerle bir ilgisi olmadığını fark etmek istiyoruz burada. “Ben öfkeliyim” düşüncesi yerine, “şu konuya öfke hissetmişim” diyerek bu düşünceyi, bu duyguyu yakalamak istiyoruz meditasyonda. O düşünce ve duyguya uzaktan bakmak istiyoruz. Yunus Emre’nin dediği “bir ben var benden içeri” meselesi tam da bu işte. Nasıl ki biz hiçbir şey yapmasak da kalbimiz atıyor, kan pompalıyor, damarlarımızdan kan akıyor, işte zihin ve ego da bize sormadan bazı düşüncelere kapılıyor aslında. Biz o düşüncelerden ibaret değiliz. Biz insanız ve bu duygu ve düşünceler zihnimiz aracılığıyla bizden geçiyor. Buna şahit olmak istiyoruz meditasyonda. Yani bu duygu ve düşüncelerle aramıza bir mesafe koyuyoruz aslında farkındaysan. Böyle düşünmüşüm, böyle hissetmişim. Bu esnada ağlamamız, hatta haykırmamız bile olası. Gülmemiz de öyle. Bunlara izin vermek istiyoruz meditasyonda. Hiçbir duygu bastırılmamalı. Ben ilk meditasyon deneyimlerimde hep ağladım. Hatta ilkinde bilmediğim için ve çevremde başkaları da olduğu için bastırmıştım ağlamamı. Toplu bir meditasyondu. Rehberimize sorduğumda kendini bıraksaydın keşke, zaten amacımız bu, rahatlamak, bırakmak, demişti. Daha sonraki pek çok meditasyon çalışmamda rahat rahat ağladım.

 

Şahsen tek başına yapılan meditasyonları bu anlamda daha faydalı buluyorum ama bunun için elbette önce toplu meditasyonlarda işin mantığını kapmak gerekiyor bence. Sürekli toplu meditasyonlarla da devam edebilirsin, bu tamamen kişisel seçim. Bu arada bu toplu meditasyonlarda, ya da meditasyon yaptıran atölyelerde, yönlendirmeli meditasyonlar da var. Bu yönlendirmeli meditasyonları yine evde kullanmak için DVD olarak almanız ya da internette ses dosyaları olarak bulmanız da mümkün. Yönlendirmeli meditasyonlarda genelde size bazı imgelerden bahsedilir. Bir rehber, zihninizin problemlerinize odaklanmaması için sizi dış dünyadan ve yaşadıklarınızdan uzaklaştırmak amacıyla size bazı telkinlerde bulunur. Bu bazen de olumlama cümleleriyle yapılır. Örnek vermem gerekirse ya sizden doğada olduğunuzu hayal etmeniz, bunu zihninizde görmeniz için yönlendirir, ya da mutluyum, sağlıklıyım, her şey yolunda, kendimi seviyorum gibi olumlama cümlelerini içinizden geçirmeniz yönünde telkinlerde bulunur.

 

Erol Benjamin Scott ile açıkhavada yoga yapmadan önce meditasyonla başlıyoruz.

Meditasyon esnasında odaklanmamız gereken en önemli şey nefesimiz. Nefes alıp vermek yine bedenimizin otomatikman yaptığı bir işlem çok şükür ki. Fakat gün içinde nasıl nefes aldığımızın hiç farkında değiliz. Meditasyon esnasında burnumuzdan nefes alıp, nefesin burnumuzdan geçerek diyaframımıza dolduğunu fark ederek, sonra bu nefesi geri veririz. Diyafram nefesi, nefesin burundan alınarak akciğerlerin alt bölgesine gönderilmesi anlamına geliyor. Diyafram nefesi çalışmaları bilinçli yapılmalı bu arada, bunu da söylemek isterim. Çünkü diyafram nefesinde kalp daha fazla etki altına giriyor. Bu nedenle nefes çalışmalarında kalbe fazla yüklenmeden dengeli sürelerde çalışmak gerekiyor. Fazla oksijen almak baş dönmesi yaratabiliyor biliyorsun, bu yüzden başlangıçta kısa süreli baş dönmesi ve yorgunluk hissetmen normal. Diyaframı çalıştırmak ve diyafram nefesine konsantre olmak zaman alacaktır, bu konuda kendini zorlamamalısın. Eğer yapamadığını düşünüyorsan, başlarda bildiğin gibi nefes alabilirsin, sadece oksijenin burnundan girdiğini ve burnundan ya da ağzından çıktığını fark etmen, buna odaklanman yeterli olacaktır.
Her gün kendine 15 dakika ayırarak, nefesine, senden geçen duygu ve düşüncelere, dinlediğin müziğe ya da yönlendirmeli meditasyondaysan bu yönlendirmelere odaklanman, inan bana hayatında çok büyük değişikliklere sebep olacak.

Not: İngilizce takip edebiliyorsanız yönlendirmeli meditasyon olarak spotify’da yer alan bu listeyi tavsiye ederim. Namaste!