Nefret Ediyorum!

Kendimize karşı dürüst olma vakti. Belki ifade ederek, belki içinden, Nefret ediyorum! dediğin bir olay, bir nesne ya da bir kişi var mı? Fark et, yakala o duygunu. Eminim hemen neden nefret ettiğine dair, “haklı” olduğun sebepler gelecektir peşinden aklına. Hatta biri soracak olsa, hemen sıralamak için bunları aklından geçirirsin. Çünkü kimse aslında nefret dolu olmak istemez, ya da, “ben kötü düşüncelere sahip biriyim” gibi bir kabulleniş yaşamaz, nefret varsa, sebeplerimiz de vardır. Aslında biz iyi bir insanızdır ama o olay, o nesne, o insan her neyse, nefretimizi kazanmak için mutlaka bir şeyler yapmışlardır ve bunu hak etmişlerdir.

Peki, tamam.

Şimdi bir bak bakalım. Sende nefret duygusu uyandıran bu olay, bu kişi, her neyse, bu konu diyelim, bu konuya neresinden bağlısın? Seni ilgilendiren kısmı ne? Seninle ilgili olan kısmı ne bu konunun? Peki, sende bir duygu yaratmasına izin verdiğin kısım neresi?

İlgi alanımıza soktuğumuz her konu, her kişi, her olay, her durum bizde bir duygu yaratır. Bir karşılığı vardır bizde, vardır ki ilgi alanımıza girmiştir, olumlu da olsa, olumsuz da. Bizim inanışımıza, bizim bildiğimize, bizim alışkanlıklarımıza, bizim örf ve ananelerimize belki, bizim bakış açımıza, bizim zekamıza, bizim sevdiklerimize ters bir şey vardır duygumuz nefretse. Ancak, ters olmakla kalmamıştır, canımızı da yakmaktadır, egomuzu tehdit etmektedir. Çünkü nefret güçlü bir duygudur. Şu konuyla, şu kişiyle, şu mekanla aynı noktada değilim, demekten çok daha fazlasıdır. Ona ruhumuzda, gönlümüzde, zihnimizde, zamanımızda bir yer vermişizdir. Onu dilimize dolamışızdır. Onu konu etmişizdir. Belki de aslında bir korkumuza karşılık geliyordur. Belki aslında sevmek istediğimiz bir şeyin hayal kırıklığıdır yaşanan. Belki bilmediğimiz, bilemeyeceğimizi düşündüğümüz için dışlamak adına nefret duygusu geliştirmeyi tercih etmişizdir. Belki nefret duygusu, bizi başka bir yere konumlandırmaktadır ve bizim o konuma gereksinimimiz vardır. Bir şeye aynadır bu duygu, ama neye, biraz daha derine bakınca, çıkar ortaya.

Belki diyeceksin ki, ne yani, katillerden, canilerden, işkencecilerden, tecavüzcülerden nefret etmeyelim mi? Nefret ediyorsak aslında bu bizdeki başka bir şeyi mi temsil eder illa?

Bir cana acı veren, bize de acı verir. Ona karşı güzel duygular beslememiz imkansızdır. İsyan etmek gelir içimizden, belki intikam almak bile gelir. Lanet okumak isteriz, okuruz da. Onu asla anlayacak durumda olamayız, onu anlamaya zaman ayırmak bile haksızlık gibi gelir. Beter olmasını isteriz. Karşımızda bir cana kast etmiş bir kişi, bir anlayış vardır ve duygumuz bize der ki, aslında bizim yapabileceğimiz “en insani şey” ondan nefret etmek, ona karşı olmak, ona lanet okumaktır.

Peki, gerçekten böyle midir? İlk ve en doğal tepkilerimizi engelleyemeyiz şüphesiz. Ancak lanet okumak, nefreti dışa vurmak, öfkelenmek aslında ateşi büyütmektir. Hem kendi sağlığımız, hem de çevremiz için. Herkes kendisinden sorumludur. Kızmak, öfke duymak, yaşanması gereken, sağlıklı duygulardır, dışa da vurulması gerekir ancak illa bir kişiye, bir kuruma, bir medyaya, bir ortama akıtmak olarak değerlendirmemek gerekir dışavurumu. Bedenimizden atmak gerekir. Belki çığlık atarak, belki bağırarak, belki ağlayarak, belki yastıkları yumruklayarak. Belki evet, düzgünce ifade ederek yaşadıklarımızı. Belki yazarak. Belki tavır alarak, sınır koyarak. Ancak kötülüğe kötülükle cevap vermek, laneti lanetle karşılamak faydasız. Öğretici de değil, geliştirici de değil. Ne bunu yaşayan ne de yaşatan için. Gözlemledikten, yerini belirledikten, içinden çıkan duygunun çıkmasına kendi sağlığımız adına izin verdikten sonra, ötesi bizde değil.

Genellikle egomuzda bir yerle bağlantı kuruyor bu nefret duygusu. O zaman bizi ele geçirecek gibi oluyor. Oysa ki, her duygu gibi, öfke de gelip geçici. Nefret de. Nefret hissedebiliriz ama nefretin kendisi olmamıza gerek yok. Lanet okumamıza gerek yok. Kendi bağımsızlığımızı, hayat görüşümüzü, sağlıklı zihin yapımızı koruyabilmek için duygularımızı egomuzdan uzak tutmak ve bize yapışmalarına izin vermemek durumundayız. Yerimizi belli etmek için lanete, nefrete gerek yok. Hayattaki duruşumuzu seçimlerimiz, yaptıklarımız, sevgimiz, anlayışımız, sakinliğimiz, doğru ifadelerimiz belirler. Duyarlı ve aktif bir birey olmak için nefrete, öfkeye, lanete ihtiyacımız yok.

Bugün, sende nefret duygusu uyandıran her kişiye, her olaya bir yoğunlaş bakalım. Kendinle olan bağları gör. O bağları koparabilir misin? Ondan nefret ediyorum cümlesini, onun yaptıklarıyla bir bağ kurmuyorum, onun yaptıklarını onaylamıyorum, onunla aynı düşüncelerde değilim, aynı fikirde, aynı duyguda birleşmiyorum, onun hatalarını görüyorum, hatalarına ortak olmayı tercih etmiyorum, üzerimde baskı kurmasını onaylamıyorum, onun yaptığı şeylerin benim dünyamda yeri yok, onun yanlış yapmaması için elimden gelen bir şey varsa buna bakabilirim ancak yönetemem, gibi cümlelerle değiştirebilir misin? Ve sonra belki kendi hayat görüşünü, kendi duruşunu, kendi yaklaşımlarını, kendi bakış açını hatırlatabilir misin kendine? Olumlu cümlelerle. Hayata şu şekilde yaklaşıyorum. Hayata bakış açım şu. Ben şurada durmayı seçiyorum. Benim tercihlerim bunlar. Ben bu konuda bu şekilde davranmaya devam edeceğim. Bunun için gerekiyorsa çalışacağım, çabalayacağım, emek vereceğim. Duruşumun arkasında olacağım…. gibi.

Belki bu düşüncelerin sonunda birkaç dakikalığına gözlerini kapatıp, sakince nefesler alabilirsin. Minik, meditatif bir an yakalayabilirsin. Bırak, duyguların, düşüncelerin dengelensin, otursun her şey yerli yerine.

Sen her zaman olumlunun savunucusu ol. Bu Polyannacılık değil. Bu her şeye pembe gözlüklerle bakmak değil. Bir aktivist olabilirsin, dünyada olan biten kötülüklerin olmaması, ya da en azından azalması için elinden geleni yapabilirsin. Konuşabilirsin, ifade edebilirsin, eğitebilirsin, eğitim alabilirsin, yazabilirsin, yürüyebilirsin, anlatabilirsin, birleştirebilirsin, sanat gibi bir araç kullanarak farkındalık sağlayabilirsin, yeteneklerini konuşturabilirsin, maddi, manevi destek olabilirsin, zamanını ayırabilirsin, proje geliştirebilirsin… Lanet okumadan, nefret ediyorum demeden, kendi sınırını çizerek, seni de kirletmesine izin vermeden, çamuru içine sürmeden, çamuru çamur üreterek büyütmeden, kendin temiz kalarak, bir adım geri basarak, kendini unutmadan, kendini kaybetmeden, kendi değerini koruyarak yerini belli edebilir, başkalarına da bunu kabul ettirebilirsin. O da senden nefret etmek durumunda değil. O da seni olduğu gibi kabul edebilir ancak senin yolundan gitmeyebilir. Buna da izin verebilir misin? Kabul görmemeye de var mısın? Çok saf bir şekilde çok haklı olduğunu düşündüğün bir konuda anlaşılmamaya da razı olabilir misin? Buna razı olduğunda kendi doğrunu öyle doğal, öyle ferah, öyle kendiliğinden ifade ediyorsun ki, sen mavi, o yeşil, öbürü kırmızı, öbürü siyah, herkes kendi içindeki rengi yansıtabiliyor tuvale. Çünkü o boş tuvalden sen sorumlu değilsin, tuvale yansıttığından sorumlusun. Ve o tuvali rengarenk boyadığımızda, ortaya güzel bir tablo çıkarttığımızda ancak, o tuvalden sorumlu olabileceğiz, o tuvalde “bir” olabileceğiz.

Corona’nın Yin Yang Hali

Sosyal medya, öyle bir şey ki, kötüye kullanırsan, yanlış haberlerin yayılması gibi, nefret ve öfke söylemi gibi, gerçekten cehenneme dönüşebiliyor. İyiye kulanırsan, sevdiklerinle iletişime geçmek, doğru haber yayılması, sevgi söylemi gibi, gerçekten mucizevi şekilde güzelleşiyor, cennet oluyor.

Corona Virüsü dışında bir gündemimiz olamıyor şu an global olarak, malum. Beterinden korunalım inşallah. Sosyal medyada bu konuda çıkan yanlış haberler çok üzücü ve kafa karıştırıcı oluyor. Temiz bilgiye çok ihtiyacımız var, sosyal medya da en hızlı yayılan, en organik haber aracı artık, ister istemez, o yüzden gözümüz kulağımız onda, ancak, bilgiyi alır, algılar ve paylaşırken dikkatli olmalıyız.

Sosyal medyanın olumlu tarafına odaklanmak istiyorum. Corona virüsünün dünyada yarattığı panik, çaresizlik, şaşkınlık, hastalıklar, ölümler ve pek çok sonucu devam ederken, şüphesiz herkes bu konuda yazıyor çiziyor. Sosyal medya sayesinde ulaştığımız yazılarda en çok hoşuma giden ise, dünyanın birbirinden bağımsız pek çok yerinde, bu yaşadığımıza olumlu tarafından bakan pek çok insanın, yüreğe su serpen paylaşımları oldu. Virüsün bize öğrettikleri, belki verdiği dersler, bizim bunu yaşarken odaklanabileceğimiz çeşitli açılar.

Yin Yang felsefesi ne diyordu, Çin felsefesinde Yin – Yang; karanlık ve aydınlık, negatif ve pozitif gibi anlamlara geliyor ve bu ikilikle birbirinden tamamen zıt şeylerin birbirini nasıl tamamladığı, dünya üzerinde birbirinden 180 derece zıt şeylerin aslında birbiriyle nasıl bağlantı olduğu anlatılmak isteniyor. Her iyide bir kötü, her kötüde bir iyi bulabileceğimizi anlatıyor çoğunlukla. Virüs’ün bile iyi tarafı olur mu?

Pek çok paylaşımda deniyor ki, belki de bu virüs ile hayat bize, yeter artık, çok oldun ey insan, kendine gel, diyordur. Çok koşturuyorsun, evinde otur, diyordur. Çocuklarınla vakit geçir, kitap oku, ruhunu dinlendir, diyordur. Dışarda yemek yeme, evinde tertemiz yemek yap, ye, diyordur, beni kirletme artık, bu kadar tüketici olma, bırak, ben de kendime geleyim, diyordur, bağışıklığını güçlendirmeyi neden unuttur, sağlığına iyi bak diyordur, daha elini nasıl yıkayacağını bile bilmiyorsun, kolonya adetimizi hatırla, ellerini nasıl yıkayacağını hatırla, doğal sabunun farkını fark et diyordur… gibi yazılar okudum ve çok hoşuma gitti.

Ama en hoşuma giden yazı, İrlanda’da rahip olan Richard Hendrick‘in paylaşımı oldu. Türkçe’ye çevirdim, dilim döndüğünce, buyurun:

Evet, korku var.

Evet, karantina var.

Evet, panikle alışveriş yapmalar var.

Evet, hastalık var.

Evet, ölüm bile var.

Ancak,

Çin, Wuhan’da, yıllardır süren gürültüden sonra

Kuşları yeniden duyabildikleri söyleniyor.

Sadece birkaç haftalık sessizlikle

Gökyüzü kalın dumanlarla kaplı değil artık

Mavi, gri ve açık.

Diyorlar ki, Assisi sokaklarında

İnsanlar birlikte şarkılar söylüyorlar

Boş sokaklarda, pencerelerini açıp

Evlerinde yalnız olan kişiler, çevredeki ailelerinin seslerini duysunlar diye.

Irlanda’nın batısındaki bir otelin

Ev hapsinde olanlara ücretsiz yemek gönderdiğini söylüyorlar.

Bugün tanıdığım genç bir kadın,

Komşularına telefon numarasını bir kağıda yazıp dağıtıyordu.

Bugün kiliseler, sinagoglar, camiiler ve tapınaklar

Evsiz, hasta ve muhtaç olana kapılarını açtılar.

Dünyanın dört bir yanından insanlar yavaşlıyorlar ve düşünüyorlar.

Dünyanın dört bir yanından insanlar komşularına farklı bir şekilde bakıyorlar.

Tüm dünyada insanlar yeni bir gerçekliğe uyanıyor.

Hep birlikte ne kadar büyük olduğumuza.

Aslında olaylar üzerinde ne kadar az kontrol sahibi olduğumuza.

Gerçekten neyin önemli olduğuna.

Sevgiye.

Dua edelim ve unutmayalım.

Evet, korku var.

Ama nefret olmak zorunda değil.

Evet karantina var.

Ama yalnızlık olmak zorunda değil.

Evet panikle alışveriş etmeler var.

Ama kötülük, düşüncesizlik olmak zorunda değil.

Evet hastalık var.

Ama ruhumuz hastalanmak zorunda değil.

Evet, ölüm bile var.

Ancak her zaman, vesilelerle sevginin yeniden doğumu olabilir.

Nasıl yaşanacağına dair seçimlerine uyan bugün.

Bugün, nefesine odaklan.

Dinle, paniğinin fabrika gürültülerinin arkasında

Kuşlar yine şarkı söylüyor.

Gökyüzü temizleniyor.

Bahar geliyor.

Ve biz aslında hep sevgiyle çepeçevreyiz.

Ruhunun pencerelerini aç

Boş sokaklarda birbirinize dokunamıyorsanız bile

Onlarla şarkı söyle!

Richard Hendrick (Brother Richard), İrlanda

Mart 13, 2020