Bilinçli ve Bütüncül Beslenme Söyleşisi

Bildiğiniz gibi 2017’den beri çeşitli şehirlerde ve mekanlarda sağlıklı yaşama, sağlıklı beslenmeye dair söyleşiler düzenliyorum. Büyükada‘ya taşındığımdan beri burada genelde ilk mesleğimle ilgili olan sinemaya dair etkinlikler düzenledim. İlk kez Adalar Kültür Derneği‘nin katkılarıyla Büyükada’da da hep birlikte sağlıklı, bilinçli, bütüncül beslenmeyi konuşacağız, söyleşinin sonunda 3-4 dakikalık bir nefes/meditasyon çalışması yapacağız.

Söyleşi ücretsizdir ve katılımlara açıktır. 21:00-22:30 arası devam edecek olan etkinliğe İstanbul’dan da gelebilir, dönüş vapur ve motorlarına yetişebilirsiniz. Sağlıklı beslenmeyi ve sağlıklı yaşamı konuşacağımız bu söyleşinin size Büyükada havası aldırmasının da bünyenize iyi geleceğinden eminim 🙂

Brené Brown Kırılganlığın Gücü’nü ve Cesaretle Olan Bağını Anlatıyor

Yıllar önce Brené Brown‘un TED konuşması “The Power of Vulnerability” (Kırılganlığın, Açık Kalpli Olmanın Gücü – diyelim)’na denk gelmiştim ve çok etkilenmiştim. Birkaç hafta önce de yine kendisinin Netflix‘te “The Call to Courage” (Cesarete Çağrı) konuşmasına denk geldim ve geçtim kameranın karşısına adada, anlattım biraz sana 🙂

Eylül’de Büyükada Adalar Kültür Derneği’nde Sağlıklı Beslenmeyi Konuşacağız

Bir buçuk sene önce taşındığım Büyükada’da evime çok yakın olan Adalar Kültür Derneği’nde çok güzel faaliyetler gerçekleşiyor. Facebook sayfalarından takip etmenizi öneririm.

Derneğin yürüttüğü 2019 Yaz Kültür Sanat Festivali kapsamında Temmuz-Eylül arası çeşitli konularda söyleşiler gerçekleşecek. 11 Eylül Çarşamba akşamı bendeniz de sağlıklı beslenme ile ilgili bir sunum gerçekleştireceğim ve katılımcılarla birlikte söyleşeceğiz. Ev yapımı hurmalı tatlılarımdan da tattırarak tatlı yiyip tatlı konuşalım diyorum.

Henüz vakit var, yaklaştığında tekrar hatırlatacağım, katılırsanız çok mutlu olurum.

21 Haziran Uluslararası Yoga Günü (video)

Namaste!

Yakın bir tarihte, 2015’te Birleşmiş Milletler tarafından 21 Haziran, Uluslararası Dünya Yoga Günü olarak belirlenmiş. 21 Haziran’da, başta Hindistan’da olmak üzere binlerce yogasever, meydanlarda, parklarda ve stüdyolarda etkinlikler düzenleyerek yoga öğretisinin yaygınlaşması için emek veriyor.

Hindistan başbakanı Narenda Modi, 21 Haziran tarihinin önemini bir konuşmasında şöyle açıklamış:

Kuzey kutbunda en uzun günün yaşandığı bu tarih dünyanın pek çok yerinde büyük öneme sahiptir. Yoga açısından ise bu tarih Dakshinayana’ya, yani yaz gün dönümüne geçiştir ve yaz gün dönümünden sonraki ilk dolunayda Shiva’nın dünyaya yoga öğretisini yaymaya başladığı söylenir, kendisi bu tarihte ilk guru (öğretmen, usta) olmuştur. Ayrıca yaz zamanında, doğanın ruhani pratikler için bizi desteklediği de söylenebilir.”

5. Uluslararası Yoga günü ülkemizde de çok çeşitli etkinliklerle kutlanacak. Detaylı bilgi almak için tıklayın.

Tesadüf o ki, yoga 2015’ten beri hayatımda var benim de. Çok düzenli yapamadım bu beş sene boyunca ama hiç de bırakmadım. Şu an adada her Salı sabahı katıldığım vinyasa yoga dersleri var. Ben de ilerde yin yoga eğitmenliği eğitimi almak ve meditasyon uygulayıcılığı ile ikisini birleştirerek bu tarz eğitimler vermek istiyorum.

Yoga’nın ne olduğunu, kaç çeşit yoga olduğunu, genel anlamda felsefesini ve faydalarını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım bir video çektim. Bilgi anlamında da bol bol sevgili Esra Karaosmanoğlu’nun Acemi Yogi’nin El Kitabı adlı kitaptan faydalandım, ısrarla da tavsiye ederim yeni başlayacaklara ve hareketler kadar işin felsefesini de merak edenlere.

Keyifli izlemeler.

Bisiklete Binmeyi Öğreniyorum

Başlık şaşırttı mı? Şu an 39 yaşımdayım ve evet, bisiklete binmeyi öğreniyorum.

Tamam, en baştan başlayalım.

Babam çocukluğunu çok da istediği gibi yaşayabilmiş biri değil. Örneğin bir bisikleti olmamış, ailesi ona bisiklet alamamış. 19 yaşında baba olan babam ise, küçük yaşına rağmen kendi yaşayamadıklarını çocuğuna yaşatma duygusu içinde yer etmiş olsa gerek, çok güzel duygularla, ben daha 5-6 yaşlarındayken bana bir bisiklet almış. Ama ne bisiklet! Herhalde 18 yaş ve üstünün binebileceği boyda ve ağırlıkta, sapsarı bir BMX bisiklet. Bir hevesle de beni sahile götürüp bindiriyorlar üstüne, atın üstüne koyar gibi koyuyorlar, ben de düşünce, o heyecanla bir de üzülüp agresif tavırlar sergiliyor ailem, hatırlıyorum. O gün bugün bisiklete binmedim ben.

Aslında hikayenin buraya kadarki kısmında bile bir kıssadan hisse durumu var diye düşünüyorum; biz insanlar ailelerimizden birtakım davranışlar görerek, bunlara maruz kalarak büyüyoruz ve bu davranışlar bizi etkiliyor. Örneğin bir davranış eksikse, biz bunu kendi çocuğumuza fazla fazla vermeye çalışıyoruz, ya da bazı durumlarda tam tersi belki ve örnekler çoğaltılabilir. Halbuki bizim çok iyi niyetle yapmış olduğumuz bu tarz bir hareket de karşımızda, bizim geçmişimizden tamamen bağımsız olarak büyümekte olan çocuğumuza iyi gelmeyebiliyor. Belki de atalarımıza kadar bu tarz döngülerle sürüp giden bir aile yapımız olabilir ve şahsen bunun çocuk sahibi olan ailelerin dikkat etmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

Gelelim bugüne. Bu yaşıma kadar bisiklete binemediğim için hep üzüldüm, hep imrendim binen insanları gördüğümde. En sevdiğim şehirlerden biri olan Amsterdam’a gittiğimde neredeyse üzüntümden ağlıyordum, herkes bisiklete binerken ben onlara öylece bakıyordum. Bundan bir 10 yıl önce belki, arkadaşlarla bir Pazar Büyükada’ya gelmiştik, hepsi bisiklet kiraladı, ben bilmediğim için bir arkadaşımla ikili bisikletlerden kiralamıştık ve yokuşlarda perişan olmuştuk, çok utanmıştım.

Blogumu takip edenler bilir, Ocak 2018’de Büyükada’ya yerleştim. Burası da Amsterdam gibi, bir bisiklet cenneti/kasabası. Bu yıl artık canıma tak etti, öğrenecek ve edinecektim bir bisiklet. Fakat bir arkadaşımın bisikletin selesinden tutup da bana öğretmeye çalışması fikri aklıma bir türlü yatmıyordu. Beş dakikada öğrenilecek bir şey değildi tahminimce ve kimin o kadar sabrı olabilirdi ki? Benim bile olmayabilirdi, biraz denedikten sonra of yapamıyorum, boşver, gel şurada bir kahve içelim, diyerek vazgeçmem an meselesi olurdu.

Aklıma geldi, keşke dedim, profesyonel olarak bunun dersini veren birileri olsa. Vee işte sürpriz geliyor: VARMIŞ!

İnternetteki aramalarım sonucu tanıştım bostancibisiklet.com ile. Web sitelerinde şöyle anlatmışlar: Kursumuzda yaş sınırlamamız yok, tek şart “öğrenmeyi istemek”tir. Öğrencilerimizin çocuk/yetişkin oranı kabaca yarı yarıyadır. 4,5 yaşından 73 yaşına kadar öğrencilerimiz oldu.  En büyük çoğunluğu 7-12 yaş ve 30-50 yaş arası oluşturuyor.

Bu bana aşırı mutluluk verdi, kendimi yalnız hissetmedim. Hemen iletişime geçtim. Bazı arkadaşlarım epey güldü, o parayı bana ver, ben sana öğretirim, bisikletin de profesyonel dersi mi olurmuş, dediler. Çocukken nasıl öğrendiğini bile hatırlamayıp hayatı boyunca bisiklete kolaylıkla binmiş bir insan için bu kadar “basit” bir şeyin dersini almak, buna para vermek çok anlamsız gelebilir. Fakat bisiklete binme konusunda sıfır olan birine bisiklete binmeyi öğretmek, öyle arkadaş arasında, iki sele tutup, iki arkasından bakarak olacak iş değil-di içimden gelen sese göre. Gerçekten de öyle olmadığını gördüm.

Mesut hocanın muhteşem sabrı ile 4 saat eğitim aldım ve ancak son saatte pedal çevirerek, kendi kendime bisiklet sürebilir olmuştum. İlk iki saat pedalsız, sadece denge üzerine çalıştık. Son iki saat pedallı çalıştık ve yine de bedenim bir şekilde düşmekten korkuyor, ayaklarım yere basmaya çalışarak beni düşmekten korumaya çalışıyordu ve bu kısım çok uzun sürdü, büyük bir sabır gerekiyordu o halimle uğraşmak için ve bu da Mesut hocada vardı. Ben de tanımadığım bir insanla, açıkçası parasını da vererek bu işe zaman ayırmış olduğum için pes etmiyordum, “ay yapamayacağım galiba, boşverin oturup sohbet edelim” diyecek halim yoktu.

Şu an bisikletin mantığını kavramış durumdayım. Pedal çevirerek kendi kendime bisikleti sürebiliyorum, ama arada yine korkup kendi kendimi sabote ediyorum,  ayaklarım yere basarak bir şekilde fren görevi üstlenerek beni korumaya çalışıyorlar “bilinmeyenden”.  Beynimin anladığını, kalbimin istediğini dinlemeyen, söz geçiremediğim bir “ben” ile mücadele halindeyim bisiklet öğrenirken. Aslında bu süperego bence. Yapamazsın, dikkat et, düşeceksin, ben seni korurum, boşver yapmayalım, bırakalım, devam etmeyelim diye beni sabote eden iç sesimle mücadele halindeyim.

Bisiklete binmenin duygusu, muhteşem bir özgürlük duygusu, al yanına denizi, ağaçları, kuşları, özgürce uç tekerleklerin üzerinde. Bu duyguyu o kısacık anlarda bile hissettim, kimbilir bu işi tamamen öğrenip dağ bayır dolaştığımda, hızlanabildiğimde ne duygular hissedeceğim. Ama bisiklete binmeyi öğrenmek, bu yaştan sonra öğrenmeye kalkmak ve üstüne gitmek, üzerine üstlük beni dinlemeden beni benden korumaya çalışan, bana inanmayıp beni sabote eden iç sesimle karşılaşmak ve onunla mücadele etmek adına da bana farklı öğretiler kazandırıyor şu an, bunu hissediyorum.

Hiçbir şey için geç sayılmaz, yapmak istediğimiz, deneyimlemek istediğimiz ne varsa orada bizi bekliyor, hiç uğraşamam demek de bir seçim, uğraşırken karşınıza çıkacak zorluklara çok bozulup vazgeçmek de bir seçim, üzerine gidip hayatınıza katmak da.  Ben üzerine gitmeyi seçiyorum, 40 yaşımda zevkle, mutlulukla bisiklete binen bir kadın olmayı seçiyorum.

Senin yapmak isteyip de artık benden geçti diye düşündüğün bir konu var mı? Benimle paylaşırsan çok sevinirim.

Dünya Sana Hediye Sunmaz, İnan Bana. Bir Yaşam İstiyorsan, Çal Onu!

 

Başlıktaki cümlenin sahibi Lou Andreas Salome. Çok sevdiğim bir cümle. Bu post biraz kişisel bir konu üzerine, fakat kişisel gelişim üzerine de ufuk açıcı olabileceğini düşündüğüm bir yolculuk, bu yüzden sizlerle paylaşmak istedim.

Evlilik bir deneyim. İyi ya da kötü değil, seni büyüten bir deneyim. Benimki büyütmeyi bitirdiğinde ve tam da bu sebeple bittiğinde, evliyken oturduğum ve alıştığım mahallede, annemlere de yakın bir ev bulup taşınmıştım. Evliliğin bitmesi gerektiğine karar vermek, yalnız yaşayacak olmak bir deneyim ve cesaretti, evet, ama yaşadığım yeni alan da konfor alanına dönüşecekti bir süre sonra.


Sonra istifa ettim işimden, geçtim freelance yaşama. Deneyim ve cesaretti, kabul. Epey maddi sıkıntı çektiysem de direndim, iyi ki! Çünkü kendime biraz daha yaklaşmak ve iç sesimi biraz daha duyabilmek için kocaman zamanlar hediye etmiş oldum kendime.


Arada, birini sEvdim. Çok. Cesaretti:) O da beni büyüttü, dönüştürdü, şükür!
İstanbul’da yaşamak bir süre sonra konfor alanından çıkıp esas cesarete dönüştü bana sorarsanız. Nereden baktığınıza bağlı. Yükselen kiralar, insanların öfkesi, mutsuzluğu, trafiğin, kentsel dönüşümün nefes aldıramayacak duruma gelmesi.


Neden İstanbul’da yaşıyorum ki ben diye düşünürken içimde başka bir tohum yeşermeye başladı bu şikayetimden bağımsız: sağlıklı yaşam girdi hayatıma ve bunu koçluk eğitimiyle birleştirip yeni bir meslek doğurdum kendime. Beni başka biri yaptı. Beni bana yaklaştırdı.


Bir Pazar keyifli bir yoga etkinliği için Büyükada’daydım. Çıkışta adada turlarken, öylesine, meraktan bir kiralık ev ilanını aradım. Kiralar makuldü, havada egzos dumanı, yollarda araba kaosu, stresli ve sinsi insan aurası yoktu. Kafamda bir ampul yandı.


Birkaç hafta ev aradım adada. Pek içime sinmedi gezdiklerim. Vazgeçer gibi oldum, konfor alanım da geri çağırıyordu adeta. Fikren danıştığım ailem ve çevrem de “iş çıkarma kendine” minvalinden yaklaşıyordu. Fikrimin ilk aşamada çok destek gördüğünü söyleyemem:) Bir ara, Tanrım, itici bir güce ihtiyacım var, diye dua ettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Hiç geç kalmadı duamın duyulması. Ev sahibim aradı ve oturduğum evi satmaya karar verdiğini söyledi! Böyle bir şey duyup sevinçten göbek atan tek insan olabilirim. 


Bunun gazıyla Büyükada’da ev arayışımı hızlandırdım. Mis gibi bir ev buldum. Eski ev sahibime kararımı söylediğimde, ben satışı ertelemiştim, emin misin kararından? dedi. Konunun evin satışı olmadığını, zaten o satış bilgisinin sadece itici güç olsun diye bana iletilen bir ulak olduğunu düşündüğümü söylemedim ona.


Size göre cesaret belki, bense başka yol göremiyordum artık, yolum belliydi 🙂


Ama hakkımı da yemeyeyim. Konfor alanımı bir bebek adımıyla daha yıktığımın ve yeni deneyimler kazanmak, biraz daha büyümek, kendi iç sesime biraz daha kulak vermek için kendime bir doğumgünü hediyesi verdiğimin farkındayım, o kadarını teslim edeyim kendime. Yolum açık olsun, beklerim, yolunuz düşerse bir alo diyin, ben büyük ihtimalle Büyükada’da kitabımı okuyor, filmimi izliyor, sağlıklı yaşama ya da sinemaya dair araştırmalarımı yapıyor, yazılarımı yazıyor, meditasyon, spor ya da yemek yapıyor olacağım 🙂


“Oh valla, keyif” gibi görünen, hayata geçirdiğim bu seçimimin, bedellerini ödeyerek; feragat ettiğim pek çok şey, tercih ettiğim pek çok zorluk sonucunda, hak ederek kendime armağan ettiğim güzel bir hediye paketi olduğunu, ben yollarımı açtıkça, zincirlerimi kırdıkça, öğrenilmiş çaresizlikleri hafızamdan sildikçe, evrenin bolluk bohçasını açtığını hiç unutmamam dileğiyle, vira Büyükada!