SUSAMAM’LA İLGİLİ SUSAMADIM

Bir gece saat 04:00 gibi uykum kaçtı. Twitter’da gezinirken SUSAMAM’a rastladım. O günüm o saatte başlamış oldu, uykuya geri dönmem artık mümkün değildi.

Ben kimim? Herhangi bir vatandaş. 40 yaşındayım. Çocukken piyano eğitimi aldırmış ailem sağolsun, kulağım vardır, sesim de fena değildir, arkadaşlarla birkaç stüdyo ve sahne denemem oldu. İlk dövmem müzik notasıdır, kültür sanat alanında çalıştım hep, özellikle de sinema alanında ama bana sorarsan insan her türlü sanat dalı olmadan yaşayabilir, müziksiz eksik kalır.

Sinema konusunda gazetecilik, içerik editörlüğü yapıyorum uzun sürelerdir. Müzik gruplarına menajerlik yaptığım da oldu, klip çekme denemem de. Bunları yazma sebebim, SUSAMAM’a dair duygu ve düşüncelerimi okurken biraz nerelerde gezinmişim fikir edinmen. Müzik konusunda bir uzman değilim ama müzikten hiç anlamayan biri de değilim.

SUSAMAM, uzun süredir dinlediğim en vurucu müzik eseri. Evet, politik ve muhalif bir eser.  Son dönemde toplum olarak yaşadığımız pek çok can sıkıcı konuyla ilgili sağlam bir manifesto denebilir.

Rap müziği genelde muhaliftir. Hızlı ritmle söylenen sözlere sahiptir tüm rap şarkıları. R harfi ritmden P harfi ise poem’den yani şiirden gelir. Susamam bu bağlamda diğer rap şarkılarından farklı değil. Ritmik şiirlerden oluşuyor çoğunlukla, bazı yerlerde şiir gibi okumaların dışında şarkı şeklinde melodik bölümler de mevcut.

Diğer rap şarkılarından en büyük farkı uzunluğu aslında. Hatta diğer tüm şarkılardan farkı diyebiliriz. Elbette örnekler var ama alışık olduğumuz şarkılar 3-5 dakika olduğu için 15 dakikalık bir rap şarkısına alışık değiliz, kabul.

Farklı müzisyenlerle biraraya gelinmiş, farklı konseptler oluşturulmuş, farklı temalar belirlenmiş, farklı konulara değişik müzikler, sözler yazılmış, bir kolaj elde edilmiş. Ancak bu, işin çorbaya dönmüş olması anlamına gelmiyor, bu da mümkündü ama aksine başından sonuna zaten genel bir duruş ve bu duruşun getirdiği bir düzen hakim olmuş parçaya. Geçişler oldukça profesyonel biçimde oluşturulmuş.

Sıkıcı olduğunu, didaktik olduğunu, müzikal olmadığını ve ritmsiz, duygusuz şekilde cümlelerin okunduğunu söyleyenler olmuş, bazı müzik otoriteleri de, “aslında bu müzikal anlamda değerlendirilmemeli, didaktik gibi görünmesi ve sıkıcı olması normal, bu daha çok bir manifesto ve çok vurucu şeyler anlatılıyor, onlara odaklanmak lazım” demişler. Ben açıkçası buna katılmıyorum. Sıkıcı mı? Siz ciddi misiniz? “Can sıkıcı” diyorsanız, o başka bir şey, konular hepimizin canını acıtan konular, bu şekilde söylüyorsanız ne ala, ben her seferinde gözyaşları içerisinde dinliyorum/izliyorum. Ama bahsedilen sıkıcılık 15 dakika olmasından ve cümleler içermesinden (?) dolayı, gerçekten “sıkıldım, akmıyor, dikkatim dağıldı” şeklinde bir sıkıcılıksa, özür dilerim ama bence orada başka bir sorun var.

Çoğu rap şarkısında cümleler didaktik bir hava estirebilir, bu, bu müzik türünün tabiatından kaynaklanır. Ha bu arada, şarkının bazı bölümleri hiç didaktik değil ve yukarıda yazdığım gibi bazı bölümler bildiğimiz, alıştığımız “şarkı” tadında, örneğin Aspova: “Dünya, dönsün başım gibi, aklımı kaybederek, rüya, nefesim, iç sesim, düşerim derinlere” diyor,  örneğin Miraç’ın bölümünün ilk kısmı, örneğin Mert Şenel’in bölümü: “Fırtınadan kopup giden dalların bir tanesiyim, fazla yol almış ve yıpranmış, içimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok, bazen evsiz bir çocuğun hikayesiyim” ve en önemlisi de Sarp’ın yani Şanışer’in nakaratı: “Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler, yenilir hiç olurum, farketmezler, susmam, susamam.” Deniz Tekin‘in o yürek dağlayan bölümü… Bu ve bu gibi kısımlar 15 dakikalık bir manifesto metnini diyelim hadi bütününe, o kadar başarılı şekilde yumuşatmış, kulağa hoş gelmesini sağlamış ve bir bütünlük yaratmış ki. Bu kısımlar sonradan dilime de dolandı mesela benim, melodisi de içimde döndü durdu.

Her gün iki kez dinleyip her dinlediğimde yeni bir mesaj alıyorum ben bu şarkıdan kendi payıma. Daha sıkıldığımı hatırlamıyorum. Elbette kişisel beğeniler, zevkler tartışılmaz, “ben beğenmedim kardeşim” diyip işin içinden çıkabilirsiniz ve sonsuz saygı duyarım ancak “didaktik, müzikal değeri yok, sıkıcı vs” dendiğinde de bu gördüklerimi söylemeden edemedim.

Gelelim işin politik ve sosyolojik kısmına. Başta hepimiz bayıldık, bir olduk bu şarkıyı beğenmekte, son zamanlarda canımızı yakan, fark ettiğimiz, tepki koymak istediğimiz, belki koyduğumuz, belki suskun olduğumuzu farkettiğimiz o kadar çok meseleye değinmiş ki SUSAMAM, bin tane konuda bir olduk.

Sonra Miraç maalesef çok talihsiz bir açıklama yaptı, şunlar şunlar paylaşmasın dedi, şunlar bunlar oldu, bunlar onlar oldu, bu kez pek çok insan tabii ki haklı olarak kırıldı, kızdı, üzüldü, şaşırdı. Şarkının savunduğu özgürlüğe ve birliğe ters bir tutum oldu bu. Kişiyi bağlayan bir hataydı. Koskoca bir şarkıya, projeye, emek veren onlarca insana mal edilmeye çalışıldı bu hata ama neyse ki öyle olmadı. Sarp bir açıklama yapmak durumunda hissetti kendini, çünkü hassas biri anladığım kadarıyla. Bu açıklamalardan ilkinde   “lütfen şarkımızı hiçbir siyasi düşünceye direkt karşı olarak etiketlemeyin” dedi.

İşte bu beni düşündürdü. İyi ki böyle dedi Sarp, bende bir ampul yandı. Sorunumuz bu bizim. Yeni neslin apolitik olmaması muhteşem, fakat politik olmak, mutlaka bir siyasi düşünceye körü körüne bağlı olup sen ben o biz siz onlar yapmak anlamına gelmiyor. Aslında içi çok boşaltılmış bir kelime olsa da kullanacağım, en basitiyle “duyarlı” olmak anlamına geliyor ve işte bunun altında ancak hepimiz birleşebiliriz. Kadın cinayetlerini durdurmak için yapılması gerekenler, yapılmayanlar, cezalar, kanunlar vs konusunda partiler, siyasetçiler, iktidar ya da muhalefet temsilcileri suçlanabilir, eleştirilebilir, fakat kadın cinayetlerini bizler işliyoruz. Çevre kirliliği konusunda devletin, ülkelerin, tüm dünyada başta olanların yapması gereken tonlarca şey var kabul. Ama çevreyi biz kirletiyoruz. Barınaklar yetersiz olabilir ama sokak hayvanlarına biz tecavüz ediyor, biz taş atıyoruz. Eğitim eşitliğini biz sömürüyoruz. Lütfen buradaki biz’i anlayın. Ben yapmıyorum ki kardeşim, diyip, işin içinden sıyrılmayın.

Geçtiğimiz günlerde Büyükada’da, depremle ilgili bir söyleşiye katıldım. Depremden zamanında adalar nasıl etkilenmiş, şimdi olsa nasıl etkilenir ve tüm İstanbul’u neler bekliyor, neler öngörülüyor, ne konularda yine eksiğiz, ne sıkıntılar var, hepsi konuşuldu. Olası bir depremde toplanma alanlarına AVM’lerin yapılmış olması, deprem için alınan vergilerin nereye gittiğinin belirsizliği ve pek çok bildiğimiz yanlışlar mevcut, evet. Fakat konuşmacılardan biri, tüm bu olan biten, olmayan ve bitmeyen konuları konuşup ah ah vah vahlanmak ve aynı şekilde evlerimize dağılmak yerine deprem çantamızı yapmamızı, deprem anında neler yapılması gerekir’le ilgili hazırlanmış eğitimlere katılmamız gerektiğini, mahalle toplulukları oluşturmamız gerektiğini, komşumuza nasıl yardım edebileceğimizi dahi öğrenmemiz gerektiğini söylediğinde şöyle bir sarsıldım.

Elbette eleştireceğiz, elbette hakkımızı savunacağız, istek ve ihtiyaçlarımızı dile getireceğiz. Fakat SUSAMAM’da da çoğunun işlenmiş olduğu bu konularda önce iş başa düşüyor gibi geliyor bana. Ve işte tam da orada birleşiyoruz, orada artık sen HDP’li misin, ben AKP’liyim, sen nasıl CHP’lisin konuları anlamsızlaşıyor. Hepimiz temiz bir çevre, mutlu ve sağlıklı hayvanlar, rant peşinde koşmayan müteahhitler, kadına saygı, üniversitelerde eşitlik vs vs istiyoruz. Bunların hepsi eğitimle mümkün. Eğitimse evde başlıyor. Eğitim sende başlıyor. İçinde. Sen eşine bağırıyor, çocuğunu itip kakıyorsan, onların yanında küfür ediyor, alkol alıyor, sorumsuzca araba kullanıyorsan, hayvanların canlı olduğunu unutuyorsan, izmaritini, çöpünü yere ya da denize atıyorsan, çocuğunun düzgün bir insan olmasını nasıl beklersin? Çocuğun düzgün olmazsa gelecek nesiller nasıl düzgün olsun?

Melis Zararsız

Bilinçli ve Bütüncül Beslenme Söyleşisi

Bildiğiniz gibi 2017’den beri çeşitli şehirlerde ve mekanlarda sağlıklı yaşama, sağlıklı beslenmeye dair söyleşiler düzenliyorum. Büyükada‘ya taşındığımdan beri burada genelde ilk mesleğimle ilgili olan sinemaya dair etkinlikler düzenledim. İlk kez Adalar Kültür Derneği‘nin katkılarıyla Büyükada’da da hep birlikte sağlıklı, bilinçli, bütüncül beslenmeyi konuşacağız, söyleşinin sonunda 3-4 dakikalık bir nefes/meditasyon çalışması yapacağız.

Söyleşi ücretsizdir ve katılımlara açıktır. 21:00-22:30 arası devam edecek olan etkinliğe İstanbul’dan da gelebilir, dönüş vapur ve motorlarına yetişebilirsiniz. Sağlıklı beslenmeyi ve sağlıklı yaşamı konuşacağımız bu söyleşinin size Büyükada havası aldırmasının da bünyenize iyi geleceğinden eminim 🙂

Brené Brown Kırılganlığın Gücü’nü ve Cesaretle Olan Bağını Anlatıyor

Yıllar önce Brené Brown‘un TED konuşması “The Power of Vulnerability” (Kırılganlığın, Açık Kalpli Olmanın Gücü – diyelim)’na denk gelmiştim ve çok etkilenmiştim. Birkaç hafta önce de yine kendisinin Netflix‘te “The Call to Courage” (Cesarete Çağrı) konuşmasına denk geldim ve geçtim kameranın karşısına adada, anlattım biraz sana 🙂

Sürdürülebilir Yaşam Ne Demek? Gelin Filmler Yoluyla Biraz Daha Yakından Bakalım!

instagram: @surdurulebiliryasam

Meditasyon uygulayıcılığında ilerlemek, gelişmek için muhteşem bir meditasyon kursuna gidiyorum bir süredir, sizlerle de paylaşıyorum arada. Katıldığım son 8 haftalık kursun teması Saving The Earth isimli bir kitabın ışığında sürdürülebilir yaşamdı. Doğayla bağımız, dünyanın ne durumda olduğu, kaynakların ne ölçüde tükenmekte olduğu, kirliliğin, küresel iklim değişikliğinin, plastik atıkların, karbon kullanımının, vegan beslenmenin etkilerini ve bizim bireysel olarak neler yapabileceğimizi sekiz hafta boyunca enine boyuna konuştuk, çalıştık.

Meditasyonun son haftalarından birinde bir iş ilanı gözüme çarptı. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Koordinatörünü arıyor.

2007’den beri sinema sektöründeyim. Hem içerik anlamında hem de festivaller anlamında oldukça deneyimliyim. 2017’den beri de bildiğiniz üzere yeni mesleğim koçluk ve en çok ilgilendiğim konu sağlıklı yaşam. Katıldığım meditasyon kursunun da sayesinde tam odağım önce kişisel sağlık sonra çevresel koşullar ve hepimizin sağlığı, dolayısıyla da sürdürülebilir bir yaşam olmaktayken, böyle bir festivalde görev almaktan daha güzel bir mucize olamazdı herhalde benim için.

Sürdürülebilir Yaşam TV‘den festivalde daha önce yer almış filmlerden bazılarını izleyebilir, bu sene 21-24 Kasım tarihlerinde yolunuz İstanbul Beyoğlu’na düşerse festival filmlerini de ücretsiz izleyebilirsiniz.

Zararsız Yaşam Youtube’da

Artık youtube kanalımda sağlıklı yaşama dair tüm detayları konuşacağımız düzenli yayınlanacak videolar olacak!

Kanalıma abone olmayı unutmayın, lütfen yorumlara videomu nasıl bulduğunuzu ve bu kanalda neler konuşulmasından hoşlanacağınızla ilgili yorumlar yazmaktan çekinmeyin.

21 Gün Vegan Beslenme İle Detoks Sürecim Sona Erdi

Daha önceki postumda da bahsetmiştim, son zamanlarda biraz dengesiz beslendiğimi fark etmiştim, ağır yemeklerden biraz uzaklaşmak istiyordum, üstelik cilt ve bağırsak hassasiyetlerim için vegan beslenmenin faydalarını anlatan videolar izlemiştim. Doğaya ve hayvanlara olan saygımdan dolayı vegan beslenme her zaman merak ettiğim bir beslenme türüydü, hem bir nevi detoks işlevi görmesi, hem de empati kurabilmek için 21 gün boyunca vegan beslendim. Bu süreçte alkollü içecek de içmedim, meyve dışında şekerli herhangi bir şey de tüketmedim. Paketlenmiş herhangi bir çöp ürünü (cips, gofret) zaten artık tüketmiyorum, kola vs zaten içmiyorum, onları söylememe gerek yok.

Her şeyden önce: zorlanmadım! Doğa o kadar güzel, rengarenk sebzelerle, meyvelerle ödüllendirmiş ki bizi, hepsini daha bir severek, daha bir üstlerine düşerek tükettim. Son zamanlarda çok fazla yemediğim mercimek, nohut, fasulye gibi baklagilleri de epey tükettim bu süreçte. Fırında, patatesli-sebzeli karışımlar yaptım ama patatesi çok tüketmemeye çalıştım. 21 günün içinde bir öğlen kepekli ve sebzeli makarna, bir öğlen ise buharda pişmiş beyaz pilav yedim ki uzun süredir yemediğim yemeklerdi bunlar da. Hem biraz değişiklik de oldu bana, ha özlemiş miyim, çok da değil.

Avokado, chia, kinoa, salatalarımı süsledi. Bol su içtim, normalde içmediğim kadar. Kırmızı biber, kabak, havuç, patlıcan, bol salatalık. Bol siyah zeytin, çiğ iç ceviz, badem. Arada kahvaltılarda bir dilim ekşi maya siyez ekmeği. Bol bitki çayı, az kahve, az maden suyu.

Ayran içmeyi özlediğimi itiraf etmeliyim. Somon balığı ve ton balığı da özlediğim tatlar arasında. Peynir, süt, yumurta özlemedim.

Neler oldu, neler hissettim, neler değişti?

Hafif hissettim. Temiz beslendiğimi hissettim. Enerjik hissettim, sıcağa rağmen. Özlediğim tatları hatırlattım kendime, baklagil gibi. Doğanın verdiklerine şükrettim. Kilo verdim. Tartılmadım henüz fakat görünüşte ciddi anlamda anlaşılır bir fark oldu.  Bunda içki içmememin, bol su içmemin, ağır yemek yemememin etkileri var diye düşünüyorum.

Cildim bu aralar iyi, bağırsaklarımda da çok problem yaşamadım. Sadece ilk hafta minik bir ishal durumu yaşadım ama biraz lapa pilav, biraz haşlanmış patatesle ve bol suyla bir günde toparladım. Fakat cilt ve bağırsak hassasiyetlerimle ilgili gene de intolerans testi yaptırmaya karar verdim, tam olarak beslenmede nelerin bu hassasiyetlere etkisi olduğunu anlamak için.

Sonuç: Sürekli aynı şekilde besleniyorsak arada bu tarz detokslar yapmalıyız.  Hafiflemek, temizlenmek için. Şahsen hala etin az miktarda tüketilmesinin insan sağlığı için gerekli olduğunu düşünüyorum. Veganlık bir felsefe evet, hayvan haklarının yanı sıra, yaşamın tüm canlılar için sürdürülebilir olması, temiz çevre, küresel ısınma konularına kadar uzanan bir yaklaşım ve ben de bu konulara duyarlı bir insanım. Kaldı ki ülkemizde de dünyanın pek çok yerinde de tarım ve hayvancılığın son derece yanlış şekillerde yapılıyor olduğunun hepimiz farkındayız. Yediğimiz besinlerin üretim şekillerinden ötürü bize verdiği zararlar önemli bir konuyken, hayvansal gıdaların üretiminde hayvanlara işkence yapılan, son derece etik dışı yaklaşımların olması da bir diğer konu.

Et ve süt endüstrisinin geldiği noktanın hem bize, hem hayvanlara hem de doğaya verdiği zararlar malumumuz fakat tüm insanlığın vegan beslenmesi önermesini yaparken de eko sistemi bozan durumların oluşmadığından emin olmamız gerekir ki bu pek de mümkün gözükmüyor.

Aşağıda linkini* paylaştığım “Dünyayı Kurtarmak İstiyorsanız, Veganlık Çözüm Değil” başlıklı makalede sonlara doğru şöyle diyor: Et tüketimini mümkün mertebe azaltmak,  yüksek karbonlu, kirli, etik olmayan ve tahılla beslenen hayvan ürünlerinin üretiminin sona erdirilmesi çağrısında bulunmamız konusunda hemfikiriz. Ama bir vegan olarak endişeleriniz çevre, hayvanların mutluluğu ve kendi sağlığınızsa, bunların hepsinin sadece et ve süt ürünlerinden vazgeçerek gerçekleştiğini iddia etmek artık mümkün değil.

Peki ne öneriyor? “Endüstriyel olarak yetiştirilen soyalardan, mısırlardan ve tahıllardan daha fazla vegan ürün meydana getirmeye yönelik zorlamalar, geleneksel  sistemleri, daimi mera ve koruma amaçlı otlaklara dayalı sürdürülebilir et ve süt ürünleri şeklinde üretim biçimlerini teşvik etmeliyiz. En azından, gübre, fungisit, böcek ilacı ve herbisitlere ihtiyaç duyan ekinler için talebi artırmanın etiğini sorgularken, toprakları ve biyoçeşitliliği ve karbondioksitleri yeniden canlandırabilecek sürdürülebilir canlı hayvancılık biçimlerini deşifre etmeliyiz.”

Bir diğer alıntı da evrimagaci.org sitesinden gelsin:

Küresel ölçekte 10 farklı beslenme örüntüsünü analiz eden bilim insanları, daha az hayvan tüketerek tarım alanlarını daha verimli kullanabileceğimizi ve daha fazla insanı doyurabileceğimizi doğrulasa da, hayvancılığı ortadan tamamen kaldırmanın tarım alanlarının sürdürülebilirliğini maksimize etmek açısından faydalı olmadığını gösteriyor. Antroposen Dönem araştırmalarına odaklanan Elementa dergisinde yayınlanan araştırmada vegan diyet; 4 ayrı omnivor (hepçil) diyet; biri mandıra ürünlerini içeren, biri mandıra ve yumurta tüketimini içeren 2 vejetaryen diyet; 1 düşük yağ ve şeker tüketen diyet ve 1 de Amerikan diyeti analiz ediliyor. Araştırmacılar, bu modellemeler sonucunda vegan diyetin, hem her iki vejetaryen diyetten, hem de 4 omnivor diyetten daha az sayıda insanı küresel olarak doyurabileceğini ortaya koymayı başardılar. Anlayacağınız işin özü şu: Hayvan-temelli ürünleri tamamen terk etmek, insanlığın uzun vadeli sürdürülebilirliği için en iyi çözüm değil! Araştırmanın ortaya koyduğu gerçek, otlara daha fazla ağırlık verirken bir köşede de bir miktar et tüketmenin hem gezegen, hem de insanlık için daha iyi olduğudur. Çünkü günümüzde insan diyeti aşırı miktarda et tüketimine dayanıyor. Dolayısıyla bu gidişattan otlar yönünde yapılacak her sapma, türümüzün sürdürülebilirliğine önemli katkılar sunacaktır. Ta ki etlerden %100 uzaklaşıp, tamamen ot-temelli (vegan, otçul, herbivor) bir diyete geçmeye karar verene kadar! Böylesine uç bir noktaya varmak da, sürdürülebilirlik açısından pek faydalı değil. Bunun yerine daha ortalama bir diyeti tutturmaya çalışmak herkes için daha başarılı ve sürdürülebilir gibi gözüküyor. Örneğin, ortalama bir Amerikalının şu andaki diyetinin sürdürülebilmesi için 2.5 akreden (yaklaşık 10.000 metrekareden) fazla alan gerekiyor. Ortalama bir Türk’ün şu anki diyeti içinse kabaca 3.000 metrekare alana ihtiyaç var. Eğer ki diyetinize daha az et, daha fazla ot katarsanız bu alan ciddi anlamda düşmektedir. Örneğin, bu araştırmada incelenen 4 vejetaryen diyetten 3’ü 0.5 akreden (2000 metrekareden) daha az alana ihtiyaç duymaktadır. Bu da, Dünya’nın sınırlı olan alanının daha fazla kişiyi doyurmak için kullanılabileceği anlamına gelmektedir. Bu sayıları küresel popülasyona uyarladığımızda, vegan diyet gezegenimizin bize sunduğu alanları fazlasıyla ziyan etmektedir. Yani Dünya üzerinde hayvancılık yapılan her alan aynı zamanda tarımcılık için uygun değildir. Örneğin otlama alanları çoğu zaman zirai ürün yetiştirmek için iyi değildir; ancak inek gibi hayvanların beslenmesi için harikadır. Benzer şekilde, kalımlı (çok yıllık) zirai alanlar yıl boyu yaşayabilen bitkileri barındırır ve bu bitkiler ölmeden önce birkaç defa hasat edilebilirler. Böylece bunlardan elde edilen tahıl ve saman besi hayvanlarını bolca besleyebilmektedir. Neredeyse istisnasız olarak sebze, meyve ve tohumların bulunduğu alanlarsa kültür alanları olarak bilinmektedir ve bu alanlar yalnızca bitkilerin yetiştirilmesi için uygundur. Dolayısıyla, eğer ki %100 vegan bir diyete geçersek, aksi takdirde kullanabileceğimiz hayvancılık alanlarını çöpe atmış olmaktayız. Bu da, potansiyelimizin altında sayıda insanı doyurabilmemiz anlamına gelmektedir. Yapılan araştırmada, et tüketimine en fazla ağırlık veren ilk 5 diyet, aynı zamanda tarım ve otlama alanlarının neredeyse tamamını kullanmamızı gerektirmektedir. Eti en az kullanan (veya hiç kullanmayan) 5 diyetse, otlama, kalımlı ve kültür alanlarını değişken miktarlarda kullanmaktadır. Ancak bunlar arasında vegan diyet diğerlerinden farklıdır; çünkü bu diyetin küresel olarak benimsenmesi, yıllık alanların hiç kullanılmamasını gerektirmektedir – bu da, gezegenimizin bize sunduğu alanların çok önemli bir bölümünün kullanışsız hale getirilmesi anlamına gelmektedir.

Araştırma sonucunda, farklı diyetlerin küresel olarak benimsenmesinin farklı sayıda insanı besleyebildiği sonucuna varıldığını söylemiştik. Bunları sıralayacak olursak:

• Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 807 milyon insanı besleyebilmektedir.

• Yumurta + Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 787 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %20 Etçil, %80 Otçul Diyet: 769 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %40 Etçil, %60 Otçul Diyet: 752 milyon insanı besleyebilmektedir.

• Vegan Diyet: 735 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %60 Etçil, %40 Otçul Diyet: 669 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %80 Etçil, %20 Otçul Diyet: 548 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %100 Etçil Diyet: 467 milyon insanı besleyebilmektedir.

• Düşük Et ve Şeker Diyeti: 421 milyon insanı besleyebilmektedir.

• Şu Andaki Yaygın Diyet: 402 milyon insanı besleyebilmektedir. insanların vücutlarının besinler ile etkileşiminin birbirinden çok farklı olmasıdır. Benzer şekilde, sadece diyet değişikliği yaparak Dünya’nın sürdürülebilirlik sorununun uzun vadede çözülebileceğini iddia etmek de mantık dışıdır. Benzer şekilde, gezegenimizin problemlerini tek bir soruna indirgemeye çalışmak yerine, onları çok boyutlu olarak inceleyip daha iyi anlamaya çalışmak uzun vadede türümüz ve gezegeni paylaştığımız tüm canlılar için çok daha sağlıklı gözükmektedir. Yazımızı, makale yazarlarının özetinin kapanış cümlesiyle bitirelim:

“Popülasyon düzeyindeki diyet değişiklikleri gelecekteki besin ihtiyaçlarımıza köklü miktarda katkı sağlayabilir; ancak süregelmekte olan tarım araştırmaları ve sürdürülebilir yönetim uygulamalarının yeterli üretim seviyelerini garanti etmek için halen devam ettirilmesi gerektiği görülmektedir.”

Sağlıklı yaşam koçu olarak  felsefem her zaman şu olmuştu, olmaya devam ediyor: Her insan eşsiz. Her insanın bedensel ihtiyaçları, hassasiyetleri benzersiz. “Herkes vegan olmalı, herkes omnivor olmalı, herkes paleo diyeti yapmalı, herkes avokado yemeli, herkes et yemeli” gibi yaklaşımlar son derece yanlış. Kendinizi, bedeninizin ve ruhunuzun ihtiyaçlarını en iyi siz bilebilirsiniz. Denemeler yaparak ve testler yaptırarak nelere alerjiniz olduğunu, nelere ihtiyaç duyduğunuzu öğrenebilir ve hayat görüşünüz ve yaşam biçiminizi de hesaba katarak kendinize uygun bir beslenme yoluna gidebilirsiniz.

Herkes için genel geçer doğru kabul edilebilecek durumlar ise şunlar:

-Et yiyorsanız da ne kadar az tüketirseniz, o kadar iyi.

-Bol bol su için.

-İşlenmiş şeker tüketmeyin.

-Meyve yiyin, çok yemeyin, akşam yememeye çalışın.

-Sebze yiyin.

-Mısırözü yağı, ayçiçek yağı, margarin kullanmayın.

-Paketlenmiş, işlenmiş, katkı maddeli ürünleri tüketmeyin.

– Kola, gazoz içmeyin, paketlenmiş meyve suyu, soğuk çay vs içmeyin, meyvenin kendisini yiyin, çok istiyorsanız meyvenin suyunu sıkıp için ama çok fazla tüketmeyin.

-Kızartma yerine fırınlama, buharda pişirme ve ızgara tercih edin.

– Alışmadığınız lezzetleri denemekten kaçınmayın: avokado, chia tohumu gibi süper besinleri bir deneyin.

Not: Makaleyi paylaşan Ayşın Karaduman’a teşekkürler. Kendisi theomnivorist.com sitesinin yazarı, videolarına göz atmanızı tavsiye ederim.

Sevme Sanatı – Erich Fromm

Koçluk ve yazarlık adına kendime çizdiğim sağlıklı yaşam yolunda, sağlıklı yaşamanın ve sağlıklı beslenmenin sadece spor ve besin üzerinden değil, bulunduğumuz mekanlar, vakit geçirdiğimiz insanlar, okuduğumuz kitaplar, kendimize ayırdığımız zamanlar gibi pek çok deneyim üzerinden gerçekleştiği inancıyla ilerliyorum. Bu yüzden blogumda, çok da keyif alarak yazdığım kitap önerilerim de oluyor, olacak.

İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat fakültesinde okurken, aslında gönlümde yatan aslanın psikoloji olduğunu bildiğim ama bilinçsizce, “eğitim anlamında artık çok geç” diye düşündüğüm dönemde, Öteki Yayınevi’nin bastığı psikoloji dizisi kitaplarını satmak için getirmişlerdi üniversitenin girişine. Hemen almıştım tabii. Genelde Erich Fromm ve Sigmund Freud kitaplarından oluşan bu kitaplar hala kütüphanemin en değerli kitaplarından.

Erich Fromm imzalı Sevme Sanatı’na şöyle bir göz gezdirdiğimi hatırlıyorum yıllar önce. Bugünlerde ise oturdum ve zaten ince olan kitabı altını çize çize hızlı bir biçimde bitirdim.  Bu kitap bende bir fikir uyandırdı. Bu tarz, ince ve okuması kolay, dili yalın, üzerine konuşulası kitaplarla ilgili okuma ve tartışma günleri yapılabilir diye düşünüyorum. Eğer bu fikri geliştirirsem buradan paylaşıyor olurum.

 

Erich Fromm, 1900-1980 yılları arasında yaşamış Almanya doğumlu Amerikalı bir psikanalist/filozof. Altıncı kitabı olan Sevme Sanatı’nı 1956 yılında yazmış.

Kitaptan ilgimi çeken bazı bölümlerle ilgili size bilgi vermek istiyorum. Sevgi bir sanat mıdır başlıklı kısımda Fromm sevginin öğrenilmesi gereken bir sanat olduğunu öne sürüyor. Tıpkı müzik, resim, marangozluk ya da tıp gibi konularda başarılı olmamız için öğrenmemiz gereken şeyler varsa, sevginin de böyle olduğunu savunuyor Fromm.

Sevgi teorisi kısmında Fromm’un bir yaklaşımı çok ilgimi çekti. Bizler bugünlerde doğaya geri dönmek gerektiğini, insanoğlunun doğadan çok fazla koptuğunu konuşmaktayız. Fromm, insan doğadan tam olarak kopmamıştır ama doğayı aşmıştır diyor. İnsanın yapabileceği tek şeyin mantığını geliştirerek geri dönülemez biçimde kaybedilen insan öncesi uyum yerine insana özgü yeni bir uyum bularak ileri gitmektir diyor ünlü düşünür.

İnsana mantık armağan edilmiştir, insan farkında olan bir yaşam türüdür diyor. Bu farkındalık onun doğadan kopuk ve her şeyden “ayrı” olan varoluşunu kaçınılmaz olarak dayanılmaz bir hapishaneye çevirir diyor. Bu hapishaneden kurtulmanın yolunu da dış dünyayla bütünleşmek olduğunu, daha doğrusu zaten bütün olduğumuzun da farkına varışı olarak gösteriyor.

Ayrılık kaygı yaratır diyor, burada ayrılıktan kastı, bireyin kendisini tek, yalnız, dış dünyadan ayrı hissetmesi. Bu ayrılık duygusunun utanma ve suçluluk duygularının baş sebebi olduğunu söylüyor ki bu çok çok önemli bir saptama.

Sevgiyle yeniden birleşme olmaksızın insanın salt her şeyden ayrı oluşunun farkındalığı, utanmayı, suçluluk duygusunu, kaygıyı doğurur diyor Fromm.

Fromm çağdaş kapitalist sistemde eşitlikle standardizasyonun birbirine karıştığının ve konformizm yoluyla pek çok insanın uyuşturularak robot hayatlar yaşatıldığının da altını çiziyor. Kapitalist sistemin rutin ağına yakalanan kişinin, bir insan olduğunu, umutlarıyla, hayalleriyle, korkusuyla hüznüyle eşsiz bir birey olduğunu unutmasının çok normal olduğunu dile getiriyor.

Bu sorunun çözümünün ise bireyler arası birleşmeyle, başka bir insanla sevgiyle kaynaşma yoluyla çözüleceğini savunuyor.

Sadist-mazoşist ilişkilerin olgun sevgi olamayacağını anlatan Fromm, olgun sevginin kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruma koşuluyla birleşme olduğunu söylüyor.

Sevgide varolan güzel bir paradokstan da söz ediyor ünlü filozof: olgun sevgide iki varlık bir olur, aynı zamanda da iki kalırlar diyor. Bence müthiş!

Fromm alma verme dengesine de değiniyor.  Sevgi temelde almak değil, vermektir diyor. Bu üzerine epey düşünülesi bir kısmı bence konunun.

Vermek kelimesinin bir şeyden vazgeçmek, ondan mahrum kalmak, özveride bulunmak, kendini sömürtmek anlamına gelmesi yanılgısına dikkat çekiyor.  Temel yönelimi üretken olmayan insanların vermeyi bir yoksullaşma olarak gördüğü saptamasını yapıyor.  Kimi insanların ise acı çekerek, özveride bulunarak, almadan vermenin erdem olduğunu düşünerek yaşadığını hatırlatıyor. Oysa üretken kişilikler için vermek gücün en yüksek ifadesidir diyor. Verme eylemiyle kendi zenginliğimi yaşarım, bu yükselen canlılık beni sevince boğar, diyor. Vermenin canlılığımızın bir ifadesi olduğunu hatırlatıyor. Verirken amaç almak olmaz ama verdiğinizde zaten karşı tarafta bir canlılık yaratırsınız bu da en büyük mutluluktur diyor. Sevginizin karşı tarafta da sevgi uyandırması o sevginin sağlıklı olduğunu gösterir diye açıklıyor bu durumu.

Çok şeye sahip olan değil, çok şey veren kişi zengindir diyerek bu konuya noktayı koyuyor zaten kanımca.

Sevginin sorumluluk istediğini, emek istediğini de hatırlatıyor.

Rumi’den alıntılar yapıyor Fromm:

Aslında hiçbir sevgili yoktur ki sevgilisince aranmasın. İlahi Bilgelik kaderimizdir ve bu bizi birbirimize sevgili kılmıştır. İlahi kader dünyadaki her şeyi eşiyle birleştirir. Yer ve Gök birbirine aşıktır, birbirlerinden zevk almıyorlarsa neden aşıklar gibi kucaklaşmışlar? Tanrı, erkeğe ve kadına birlikte olarak hayatı sürdürme arzusu verdiği için varoluşun her parçasına diğer parçası için arzu verdi. Gece olmasa gündüz olmazdı.

Fromm cinsellik ve erotizmle ilgili Freud’un fikirleri üzerinden de bazı açıklamalar yapıyor.

Daha çok fazla konu var ama yutarcasına okuyacağınızın garantisini verebilirim.

Sevgi, her türlü hastalığın ilacı. Sadece sev. 

Sağlıklı Kahvaltı, Sağlıklı Yaşam Sohbetleri ve Belgrad Yürüyüşü

1-7 Nisan Dünya Sağlık Günü Ve Kanser Haftası sebebiyle bir ilaç firması çalışanlarına bir sağlıklı yaşam etkinliği düzenledi. 9 Nisan Pazartesi sabahı Kemer Country’de yaklaşık 35 kişi kadar bir ekip olarak sağlıklı bir kahvaltı eşliğinde sağlıklı beslenme sohbetleri yaptık. Ardından Belgrad Ormanı’na giderek tam 6 kilometreyi birlikte hızlı tempo yürüdük.

D Event’e teşekkürler.

Evde Kendi Badem Sütünü Hazırla!

Bugün İzmir’deyiz, Mutlu Kadınlar Atölyesi kapsamında Sağlıklı Yaşam‘ı konuşacağız. Söyleşime katılan kadınların özellikle merak ettiğini bildiğim bir tarifi yeri gelmişken buraya da yazmak istedim.

Çiğ, tuzsuz ve kavrulmamış badem protein, demir ve kalsiyum yönünden zengin bir besin. Bu besinin sütünü yaparak içebiliriz.

Badem Sütü tarifi

1 çay bardağı çiğ taze badem,
5 çay bardağı su

Bademlerinizin üzerine 2 çay bardağı su ekleyerek yaklaşık 10 saat bekletin.  Daha sonra bademleri süzün ve bir mikser içerisine üzerine 3 çay bardağı su ekleyerek 2 dakika çırpın. Daha sonra bir tülbent vasıtasıyla süzerek suyunu çıkartın. Tatlandırmanıza gerek olduğunu düşünmüyorum ama isterseniz içine bir miktar keçiboynuzu tozu ya da tarçın ekleyebilirsiniz.

Tülbentte kalan tortuyu atmayıp kurabiye gibi tatlılar için kullanabilirsiniz.

Bir bardak doğal badem sütü sadece 40 kaloridir.

Bademin içeriğindeki yağ asitleri ve enzimler kalp ve damar hastalıklarından korur. İçerdiği e vitamininden dolayı etkili bir antioksidandır.