Nefret Ediyorum!

Kendimize karşı dürüst olma vakti. Belki ifade ederek, belki içinden, Nefret ediyorum! dediğin bir olay, bir nesne ya da bir kişi var mı? Fark et, yakala o duygunu. Eminim hemen neden nefret ettiğine dair, “haklı” olduğun sebepler gelecektir peşinden aklına. Hatta biri soracak olsa, hemen sıralamak için bunları aklından geçirirsin. Çünkü kimse aslında nefret dolu olmak istemez, ya da, “ben kötü düşüncelere sahip biriyim” gibi bir kabulleniş yaşamaz, nefret varsa, sebeplerimiz de vardır. Aslında biz iyi bir insanızdır ama o olay, o nesne, o insan her neyse, nefretimizi kazanmak için mutlaka bir şeyler yapmışlardır ve bunu hak etmişlerdir.

Peki, tamam.

Şimdi bir bak bakalım. Sende nefret duygusu uyandıran bu olay, bu kişi, her neyse, bu konu diyelim, bu konuya neresinden bağlısın? Seni ilgilendiren kısmı ne? Seninle ilgili olan kısmı ne bu konunun? Peki, sende bir duygu yaratmasına izin verdiğin kısım neresi?

İlgi alanımıza soktuğumuz her konu, her kişi, her olay, her durum bizde bir duygu yaratır. Bir karşılığı vardır bizde, vardır ki ilgi alanımıza girmiştir, olumlu da olsa, olumsuz da. Bizim inanışımıza, bizim bildiğimize, bizim alışkanlıklarımıza, bizim örf ve ananelerimize belki, bizim bakış açımıza, bizim zekamıza, bizim sevdiklerimize ters bir şey vardır duygumuz nefretse. Ancak, ters olmakla kalmamıştır, canımızı da yakmaktadır, egomuzu tehdit etmektedir. Çünkü nefret güçlü bir duygudur. Şu konuyla, şu kişiyle, şu mekanla aynı noktada değilim, demekten çok daha fazlasıdır. Ona ruhumuzda, gönlümüzde, zihnimizde, zamanımızda bir yer vermişizdir. Onu dilimize dolamışızdır. Onu konu etmişizdir. Belki de aslında bir korkumuza karşılık geliyordur. Belki aslında sevmek istediğimiz bir şeyin hayal kırıklığıdır yaşanan. Belki bilmediğimiz, bilemeyeceğimizi düşündüğümüz için dışlamak adına nefret duygusu geliştirmeyi tercih etmişizdir. Belki nefret duygusu, bizi başka bir yere konumlandırmaktadır ve bizim o konuma gereksinimimiz vardır. Bir şeye aynadır bu duygu, ama neye, biraz daha derine bakınca, çıkar ortaya.

Belki diyeceksin ki, ne yani, katillerden, canilerden, işkencecilerden, tecavüzcülerden nefret etmeyelim mi? Nefret ediyorsak aslında bu bizdeki başka bir şeyi mi temsil eder illa?

Bir cana acı veren, bize de acı verir. Ona karşı güzel duygular beslememiz imkansızdır. İsyan etmek gelir içimizden, belki intikam almak bile gelir. Lanet okumak isteriz, okuruz da. Onu asla anlayacak durumda olamayız, onu anlamaya zaman ayırmak bile haksızlık gibi gelir. Beter olmasını isteriz. Karşımızda bir cana kast etmiş bir kişi, bir anlayış vardır ve duygumuz bize der ki, aslında bizim yapabileceğimiz “en insani şey” ondan nefret etmek, ona karşı olmak, ona lanet okumaktır.

Peki, gerçekten böyle midir? İlk ve en doğal tepkilerimizi engelleyemeyiz şüphesiz. Ancak lanet okumak, nefreti dışa vurmak, öfkelenmek aslında ateşi büyütmektir. Hem kendi sağlığımız, hem de çevremiz için. Herkes kendisinden sorumludur. Kızmak, öfke duymak, yaşanması gereken, sağlıklı duygulardır, dışa da vurulması gerekir ancak illa bir kişiye, bir kuruma, bir medyaya, bir ortama akıtmak olarak değerlendirmemek gerekir dışavurumu. Bedenimizden atmak gerekir. Belki çığlık atarak, belki bağırarak, belki ağlayarak, belki yastıkları yumruklayarak. Belki evet, düzgünce ifade ederek yaşadıklarımızı. Belki yazarak. Belki tavır alarak, sınır koyarak. Ancak kötülüğe kötülükle cevap vermek, laneti lanetle karşılamak faydasız. Öğretici de değil, geliştirici de değil. Ne bunu yaşayan ne de yaşatan için. Gözlemledikten, yerini belirledikten, içinden çıkan duygunun çıkmasına kendi sağlığımız adına izin verdikten sonra, ötesi bizde değil.

Genellikle egomuzda bir yerle bağlantı kuruyor bu nefret duygusu. O zaman bizi ele geçirecek gibi oluyor. Oysa ki, her duygu gibi, öfke de gelip geçici. Nefret de. Nefret hissedebiliriz ama nefretin kendisi olmamıza gerek yok. Lanet okumamıza gerek yok. Kendi bağımsızlığımızı, hayat görüşümüzü, sağlıklı zihin yapımızı koruyabilmek için duygularımızı egomuzdan uzak tutmak ve bize yapışmalarına izin vermemek durumundayız. Yerimizi belli etmek için lanete, nefrete gerek yok. Hayattaki duruşumuzu seçimlerimiz, yaptıklarımız, sevgimiz, anlayışımız, sakinliğimiz, doğru ifadelerimiz belirler. Duyarlı ve aktif bir birey olmak için nefrete, öfkeye, lanete ihtiyacımız yok.

Bugün, sende nefret duygusu uyandıran her kişiye, her olaya bir yoğunlaş bakalım. Kendinle olan bağları gör. O bağları koparabilir misin? Ondan nefret ediyorum cümlesini, onun yaptıklarıyla bir bağ kurmuyorum, onun yaptıklarını onaylamıyorum, onunla aynı düşüncelerde değilim, aynı fikirde, aynı duyguda birleşmiyorum, onun hatalarını görüyorum, hatalarına ortak olmayı tercih etmiyorum, üzerimde baskı kurmasını onaylamıyorum, onun yaptığı şeylerin benim dünyamda yeri yok, onun yanlış yapmaması için elimden gelen bir şey varsa buna bakabilirim ancak yönetemem, gibi cümlelerle değiştirebilir misin? Ve sonra belki kendi hayat görüşünü, kendi duruşunu, kendi yaklaşımlarını, kendi bakış açını hatırlatabilir misin kendine? Olumlu cümlelerle. Hayata şu şekilde yaklaşıyorum. Hayata bakış açım şu. Ben şurada durmayı seçiyorum. Benim tercihlerim bunlar. Ben bu konuda bu şekilde davranmaya devam edeceğim. Bunun için gerekiyorsa çalışacağım, çabalayacağım, emek vereceğim. Duruşumun arkasında olacağım…. gibi.

Belki bu düşüncelerin sonunda birkaç dakikalığına gözlerini kapatıp, sakince nefesler alabilirsin. Minik, meditatif bir an yakalayabilirsin. Bırak, duyguların, düşüncelerin dengelensin, otursun her şey yerli yerine.

Sen her zaman olumlunun savunucusu ol. Bu Polyannacılık değil. Bu her şeye pembe gözlüklerle bakmak değil. Bir aktivist olabilirsin, dünyada olan biten kötülüklerin olmaması, ya da en azından azalması için elinden geleni yapabilirsin. Konuşabilirsin, ifade edebilirsin, eğitebilirsin, eğitim alabilirsin, yazabilirsin, yürüyebilirsin, anlatabilirsin, birleştirebilirsin, sanat gibi bir araç kullanarak farkındalık sağlayabilirsin, yeteneklerini konuşturabilirsin, maddi, manevi destek olabilirsin, zamanını ayırabilirsin, proje geliştirebilirsin… Lanet okumadan, nefret ediyorum demeden, kendi sınırını çizerek, seni de kirletmesine izin vermeden, çamuru içine sürmeden, çamuru çamur üreterek büyütmeden, kendin temiz kalarak, bir adım geri basarak, kendini unutmadan, kendini kaybetmeden, kendi değerini koruyarak yerini belli edebilir, başkalarına da bunu kabul ettirebilirsin. O da senden nefret etmek durumunda değil. O da seni olduğu gibi kabul edebilir ancak senin yolundan gitmeyebilir. Buna da izin verebilir misin? Kabul görmemeye de var mısın? Çok saf bir şekilde çok haklı olduğunu düşündüğün bir konuda anlaşılmamaya da razı olabilir misin? Buna razı olduğunda kendi doğrunu öyle doğal, öyle ferah, öyle kendiliğinden ifade ediyorsun ki, sen mavi, o yeşil, öbürü kırmızı, öbürü siyah, herkes kendi içindeki rengi yansıtabiliyor tuvale. Çünkü o boş tuvalden sen sorumlu değilsin, tuvale yansıttığından sorumlusun. Ve o tuvali rengarenk boyadığımızda, ortaya güzel bir tablo çıkarttığımızda ancak, o tuvalden sorumlu olabileceğiz, o tuvalde “bir” olabileceğiz.

Korona Günlerinde İnternet

Bugün 15 gün olmuş, Korona‘dan dolayı kendi olağanüstü halimi başlatalı.

İlk 5-6 gün oldukça keyfim yerindeydi. Sonraki 5 gün biraz zorlanmaya, olumsuz düşünceler fark etmeye başladım ve biraz endişelendim. Sonra yine sakinledim. Anlayacağın, inişli çıkışlı bir süreç, eminim çoğumuz için de bu böyledir ve bu gayet doğal.

Sağlığımız. Sevdiklerimiz. Onlardan uzak oluşumuz. Özlem. Onların sağlıkları için endişe. Nereye kadar ev hapsi olacağı. Yalnızlık. Ekonomik durumlar. Hayatlarını kaybedenler. Hastalığı ağır geçirenler. Evden çıkmak, çalışmak zorunda olanlar. Çalışamayıp evini nasıl geçindireceğini düşünenler.

Bütün bu kaygılardan uzak olmak kolay olmuyor. Ancak yapabileceğimiz tek şey kendimize iyi bakmak. Her açıdan.

Zaten evde bol bol vakit geçiren, yalnız yaşayan, yalnızlıktan oldum olası çok keyif alan, kendini “eylemek” konusunda başarılı biriyim. Bunu toplu halde yapınca aslında daha bir mutlu hissettim kendimi. Bir süre sonra ise arkadaşlarımla kalabalık ortamlarda birlikte olduğumuz fotoğraflara bakıp iç geçirdiğimi fark ettim. İnsanoğlu işte, mecbur olmadığında, kendin, seçerek, aylarca kalabalıklara girmeyebiliyorsun ama mecburiyet olunca her şey gözünde tütüyor. Çok sevdiğim bir insanın hatırlatışıyla: insanız yahu!

Büyükada’dayım ve bunun avantajını hatırlattı komşularım, gerçekten de öyle, çok şükür.

Ayrıca bana gülmeyin ama, son zamanlarda dualarımda ve şükürlerimde internetin icadında katkısı olan herkes var, ciddi ciddi. Bilgiye güncel ulaşmak, eğlenceye ulaşmak, iletişim kurabilmek, görüntülü aramalar yapabilmek. Alışveriş yapabilmek. Çok şükür.

İşin ilginç tarafı, internet, 1960’lı yıllarda, nükleer savaş sırasında askeri haberleşmeyi güvenli olarak sağlamak amacıyla, bilgisayar ağı geliştirmek üzerine bir proje başlatılması sonucu meydana gelmiş bir sistem. Yani virüsün kötü bir şey olup, iyi sonuçlar elde etmesi gibi, maalesef savaş gibi olumsuz bir durum da olumlu sonuçlar doğurabilmiş. Yani dualarımdaki kişiler belki de kötü niyetliydi, ancak aslında duam tabii ki öze. Özde bunun olması gerekiyordu ve o kişiler sadece aracı oldular. Neyse, derin konu.

Beni takip ediyorsan, bildiğin gibi yıl başından beri Adalar Kültür Derneği‘nde meditasyon dersleri vermeye başlamıştım her Pazar. Evlere kapandığımızdan beri her Pazar google hangouts sayesinde meditasyon derslerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Meditasyon hocamın grubumuza özel skype buluşmaları da oluyor. Ne kadar iyi geldiğini anlatamam. Meditasyon, şu an yaşadığımız sürece öyle bir merhem ki…

Ücretsiz çok güzel günlük online meeting’ler var, her konuda. Bugün koçlukla ilgili bir zoom toplantısına katıldım, inanılmaz verimliydi.

Profesyonel bir kameram olmadığı için, Şermin’ciğimden destek alamadığım için youtube çekimlerime bir süre ara vermek durumunda kaldım. Ancak bu süreçte Tanrılar Okulu ve Empat Olmak Ne Demek videolarıma çok güzel yorumlar geldi, oradan da güzel iletişimler oldu.

Baktım video çekip anlatmak istediklerimi anlatamıyorum, ben de bir podcast kanalı açtım. Artık sustur beni susturabilirsen. Spotify Podcast’lerinde Zararsız Yaşam diye ararsan ulaşabilirsin. Spotify kullanmıyorsan: anchor.fm/meliszararsiz.

Bu hafta ve haftaya instagram hesabımdan canlı yayınlarım da olacak, hem de sağlıklı yaşam ve yoga sohbetleri olacak bu canlı yayınlarda, yani yalnız olmayacağım.

Online meditasyon derslerime katılmak istersen lütfen Adalar Kültür Derneği ile iletişime geç.

Instagram ve podcast yayınlarımı takip edersen lütfen yorumlarını benden esirgeme.

Online koçluk desteği istersen, lütfen benimle iletişime geç.

Kal sağlıcakla!

Beden Farkındalığı

Bu Pazar hava çok güzeldi, çıktık Adalar Kültür Derneği’nin bahçesine, meditasyon dersimizi, tüm dış seslere inat, yaptık 🙂

Minik kedişler de katıldı bize bir ara.

Bu hafta konumuz bedendi.

Pür Dikkat Yaşamak diye çevirebileceğim “Life With Full Attention” kitabında yazar Maitreyabandhu, Buddha bugünkü halimizi görseydi, bize bir ejderha başına ve bir yılan bedenine sahip olduğumuzu söylerdi, diyor.

Ejderha başı ile ne demek istiyor: kafamız düşüncelerle, fikirlerle dolu, tartışmalarla, yargılarla, bilgilerle ve alışveriş listeleriye dolu. Muhteşem bir beyne sahibiz belki ama gereğinden fazla gelişmiş olduğunu da söyleyebiliriz.

Yılan bedeni ile ne demek istiyor: Uzun, zayıf ve uzuvsuz yılan bedeni gibi, yani yeterince gelişmemiş bir bedene sahibiz.

Buddha’ya göre farkındalıklı olmanın dört koşulundan ilki bedenin ve hareketlerinin farkında olmak. Bizim ise modern toplumda en çok buna ihtiyacımız var.

Teknoloji geliştikçe, çevremiz verilerle sarıldıkça, etrafımızdaki her şey bizden dikkatimizi istiyor. Dikkatimizi sahiplenmemiz gerekiyor. Bu da aslında hayatını sahiplenmek anlamına geliyor. Dikkatimizin dağılması ve hayatın biz farkında olmadan akıp gitmesi çok kolay. Dış dünya bir Pazar yeri ve dikkatimizi manipüle etmek istiyor, bunda da çok başarılı ve güçlü.

Yaşamımızı düzene sokmamız gerekiyor. Modern toplum bunu da zorlaştırıyor. İş hayatı, kaos. Kimse bu konuda bize yardım etmeyecek. O zaman tek başımıza bu disiplini nasıl sağlayacağız? Bedenimizi fark ederek.

Buddha’nın zamanında hayat çok kolaydı. Buna rağmen bu teknikleri geliştirmiş. Gün be gün farkındalık günümüzde çok çok daha önemli.

Beden farkındalığı neden lazım? Biz iç dünyamızda kendimize anlattığımız hikayelerden dolayı endişeli yaşıyoruz. Her şeyin kötü gideceğini söyleyen, bizi korumak isteyen bir iç sesimiz var ama artık ona ihtiyacımız yok aslında. Peki zihnimizi nasıl yönetebiliriz, ona nasıl hükmedebiliriz?

Deneyimlerimiz domine ediliyor. Önce düşünceler geliyor, deneyimlemeden önce.

60’lı yıllarda depresyon sadece yaşlılarda varmış, şimdi ise çocuklarda bile var. Olayları problematik hale getirmek endişeyi, o da depresyonu çağırıyor.

Depresyondan çıkmaya çalıştıkça aslında daha çok problem yaratıyoruz. Niye böyle düşünüyorum diye düşünmek problemi büyütüyor. Kendimizi hasta ediyoruz bu düşüncelerle.

Kendimizle olan iç konuşmamızı fark etmeye ihtiyacımız var. Fark ettikten sonra da sakince o düşünceden çıkmaya ihtiyacımız var.

Düşünmek kötü bir şey değildir, aksine harikadır. Düşünmeden durabileceğimiz bir yöntem de yok, elbette düşüneceğiz. Yapabileceğimiz şey, tekrarlayan, otomatik hale gelmiş ve sesi yüksek olan iç sesimizi fark etmek. Endişe ile ilgili endişe etmek, düşünmek hakkında düşünmek. Otomatik olarak yargılayan bir mekanizmaya sahibiz.

Sakinleşmemiz gerekiyor. Bedenimizi fark etmemiz gerekiyor. Endişe mi var? Tamam, bu nasıl bir his, bedenimizde neler yapıyor, bunu hissedeceğiz. Endişelenmek neye benziyor, nasıl bir duygu, neremizde kasılma yaratıyor, neremizde gerginlik oluşturuyor, bunu rahatlatabilir miyiz?

Çok kolay olmayacak, hemen olmayacak ama düzenli pratik etmemiz çok önemli.

Sürekli tekrar ettiğin düşünceyi fark et ve tam o an bedenine odaklan. O anda ellerin ne yapıyor? Oturduğun yerdeki ağırlığının farkında mısın? Bu seni ana getiriyor. Bunu illa gözün kapalıyken, meditasyon anında yapmak zorunda değilsin, şu an beni dinlerken de, otobüste giderken de yapabilirsin. Şu an iç sesim ne diyor? Bu bende ne yaratıyor? Ve beden taraması ve ana dönüş. Belki o beden taraması esnasında oturuşunu düzelteceksin, belki nefesin gereksiz yere çok hızlı, onu rahatlatacaksın.

Zihin ve beden, birbirinden ayrı değil. Biz bir bütünüz. Beden karmaşık bir makine ve bakıma ihtiyacı var. O bir obje aslında. Yer kaplıyor. Ağırlığı, kokusu var. Masa gibi, duvar gibi, ağaç gibi ya da başka bir insan gibi bizim bedenimiz de bir obje olarak var oluyor. Ama biz onu içerden “algılıyoruz”. İçerden tanıdığımız tek obje kendi bedenimiz. Çok gizemli aslında. İşte bu içerden hissedebilme kısmına dikkat etmemiz gerekiyor. Bedeni, zihni, kendimizi anlamak için ayırarak anlamaya çalışıyoruz bazen ama aslında bu deneyim bir bütün. Yaşamın kendisini bir bütün olarak algılamamız doğrusu.

Bilincimiz ve beden, birlikte çalışıyorlar. Uyurken bile rüyamızda bir bedene sahibiz. Farkındalık aslında bedenin derinliği, beden deneyiminin derinliği.

Çalışma:

Stress yaratan şeyi yakala.

Bedenine bak.

Bunu bedeninde fark et.

Dur orada.

Orayı yumuşatmaya çalış.

Nefes alıp verirken, verişini uzat. Mum üfler gibi 5-6 kez nefes ver.

“Ben buyum, böyleyim” diyerek tutunduğumuz halleri esnetmeye, rahatlatmaya, bırakmaya ihtiyacımız var. Ego, bedendeki gerginliği artırır. Her zaman aynı olan, sabit olan, belirli bir “ben” yoktur. Böyle bir kendimizi bir tutuş’a ihtiyacımız yok. Kaybedecek bir şeyimiz yok. Varoluşumuzla zaten tamamız. Varız ve değerliyiz.

Kişisel olarak doğru beslenmeyle, doğru nefes almayla, yoga ve meditasyon ile postürüm değişti, yürüyüşüm değişti, bağırsak problemimi çözdüm, kendime güvenim ve bedenimle barışıklığım tamamen arttı.

Beden Farkındalığı ve Yoga

Yoga asanaları, bedene vurgu yapar ve bu, psikolojik refah, sağlık ve gelişime, beden-zihin bütünlüğünde bakan Farkındalık Temelli Terapi (Mindfulness Based Therapy) yaklaşımlarında önemli bir rol oynar. Yoga ve meditasyon sayesinde vücut farkındalığı geliştikçe, her bir vücut parçası ile ilişkiniz de gelişir; evrenin boşluğunda,bedeninizin parçalarının tam olarak nerede bulunduklarını, ve aslında var olduklarını fark etmemizi sağlar.  2000 yıl önce Patanjali’nin antik Yoga Sutralarında ifade edildi. Sutra II.46, “Bu disiplin ve dikkat, her asana pratiğine, vücudun en uzak bölgelerindeki derinliklerine nüfuz etmek için uygulanmalıdır. Meditasyon yaptığımız asanalarda bile, zihinle işbirliği içinde, lifler, hücreler, eklemler ve kaslar geliştirilir.”

Alexander Tekniği İle Beden Farkındalığı

Frederick Matthias Alexander, Tazmanyalı bir aktör/orator. Kendi tekniğini oluşturmaya başlaması sesinin kaybetmeye başlaması ve doktorların bunun nedenini keşfedememesi üzerine olmuş. Oyunculukta, birçok insana hitap etmek için aldığı postürü incelediğinde boynunu sıkıştırdığını, göğsünü öne çıkarmasının sırtına ne kadar baskıda bulunduğunu fark ediyor. Bedeninin arkası gittikçe sıkışıp daralıyor. Bir ezbere dönüşmüş bu postürü yeniden düzenlemek için anatomik olarak izlemesi gereken yolu bulmuş:

-Kafasının öne ve yukarı,

-Boynunun arkaya ve yukarı doğru yumuşamasına ve uzamasına izin verirken

-Sırtının da arkada genişlemesine ve omurların arasındaki boşluk sayesinde omurgasının da arkaya ve yukarı uzamasına izin vermeli.

Duygular, Mantralar ve Meditasyon

Adalar Kültür Derneği’nde Meditasyon Dersi

Bu Pazar konumuz duygulardı. Dersimize ise yoga workshop’ından çıkmış öğrenciler misafir oldular. Katılımları için çok teşekkür ederim.

Duygulardan şöyle bahsettik. Herkes çeşitli duygular hisseder ama bu duyguları ifade etme ve deneyimleme biçimi kişiden kişiye değişiyor. Psikolojide duygular, fizyolojik, davranışsal ve bilişsel tepkilerle gelen kişisel deneyimler olarak adlandırılıyor.

6-8 temel duygunun varlığı yaygın olarak kabul edilmiş durumda. Hepimiz bu duygularla dünyaya geliyoruz belli ki.

Mutluluk, Üzüntü, Korku, Şaşkınlık, Öfke, Sevgi, Nefret ve Utanç.

Her şey çocuklukta başlıyor. Ebeveyn olarak çocuklarımızın duygularına nasıl tepki verdiğimiz, onların duygusal zekâlarının gelişimi üzerinde önemli bir etki yaratır. Çocukların duygularını görmezden gelirsek, onaylamazsak, onların duygularını nasıl yöneteceklerini öğrenmelerini engellemiş oluruz. Örneğin korkusunu ifade ettiğinde alay edilen ya da aşağılanan bir çocuk, bir sonraki korku duygusu hissettiğinde utanç duyar. Duygusunu yaşayamaz.

Duygularımız kültürümüzün, eğitimimizin, cinsiyetimizin ve yaşadığımız ülkenin de bir parçasıdır.

Ultrason kullanımı sayesinde, doğmamış bebeklerin gülümsediğini ve hatta ağlama gibi ifadeler gösterdiklerini keşfetmişler. Bu, ana rahmi gibi sessiz ve sakin bir yerde bile, insanların çoktan “harekete geçmeye” başladığını kanıtlıyor. Hayatta kalmalarını garanti edecek bu içgüdüsel ve temel dilde eğitime başlıyorlar. Darwin, duygularımızın nihai hedefinin adaptasyon, hayatta kalma ve birlikte yaşama olanaklarını kolaylaştırmak olduğunu söylemiş, tıpkı stres gibi, o zaman onları korkmadan, saklayıp gizlemeden yaşayabilmeyi, açığa çıkarmayı öğrenmeliyiz.

Her duygu vücutta farklı fizyolojik tepkiler yaratır. Ce-e diye ortaya çıkan birinden korktuğunuz ve şaşırdığınız için kalp atışınız hızlanır, kaslarınız gerilir, sıcaklığınız yükselir. Beyinde de bilişsel faaliyetler olur.

Duygular geçicidir. İngilizcede duygu: Emotion: motion hareket demek.  Ruh hali ise daha uzun sürer.

Duygular istemsizdir. Hissedeceğimiz duyguya çoğunlukla karar veremeyiz. Duygusal zekamızı geliştirerek bu duyguları yönetebiliriz.

Farkındalık ile meditasyon teknikleri el ele gidiyor malum. Bilinçli olarak, farkında ve anda olma hâlinin ve bu hâlin hayatımızın ayrılmaz parçası olması niyetinin gerçeğe dönüşmesi, meditatif uygulamaları belirli bir özdisiplin ile hayatımızın içine almamızla mümkün oluyor ancak. Aynı şekilde, duygusal zekânın, varsa var, yoksa yok şeklinde bir tarafının olmadığını, geliştirilebilir bir kapasite olduğunu da biliyoruz. Duygusal ve Sosyal Zekâ bileşenlerini geliştirmek için uygulanabilecek pek çok metot var ve yine işin içine özdisiplin giriyor. Konuya bu bakış açısıyla yaklaştığımızda, Dalai Lama’nın farkındalığın doruklarında bir çeşit Nirvana yaşadığını, Daniel Goleman’ın ise bir duygusal zeka tanrısı olduğunu hatırlayalım. Ancak her ikisi de bu konuların tanrısı olduklarını kesin bir biçimde reddediyor. Bu konudaki söylemlerinin ise ortak bir noktası var; “sürekli ve vazgeçmeksizin kendi üstümde çalışıyorum” diyorlar. Hal böyle olunca duygusal zekası en güçlü insan veya “en” farkındalıklı insan şeklinde bir tanımlama yapmak da kendimizden bu tür bir beklenti içinde olmak da anlamsız. Bu noktada asıl odaklanılması gereken konu şu; “İnsanın duygusal ve düşünsel olarak bütünlenmesi ve kendisi olabileceğinin en iyisi olmaya yönlenmesi”. Konuya bu noktadan bakıldığında duygusal zekanın ve farkındalık öğretisinin birbirini besleyen çok önemli iki disiplin olduğunu görüyoruz.

Duygusal zekanın gelişmesi de farkındalığın artışı da aynı sonuca vardırıyor:

Yargılama yapmadan (kendine ve başkalarına ve olaylara) gözlem yapma yeteneğini geliştirmek, olanı olduğu gibi değerlendirmek.

Zihinsel süreçlerimize derin bir bakış açısı ile yaklaşmak ve kendi zihinsel aktivitemizin dinamiklerini fark etmek.

Düşüncelerimiz, duygularımız, söylediklerimiz ve davranışlarımız arasındaki bağı fark etmek ve bu anlamda bilinçli farkındalık düzeyine gelmek.

**Özdisiplin her ikisini de geliştirmenin olmazsa olmazı, şüphesiz.

Duygusal zeka öğretisi ve farkındalık, bizim genetik zekâmızda mevcut aslında Anadolu toprakları, farkındalık öğretisinin ve duygusal zekânın en önemli temsilcilerine yuva olmuştur. Yunus Emre, Mevlana ve daha niceleri bu öğretiyi çoktan zihinlerimize ekmişler. Bu spiritüel konuları temel alan tüm kitaplarda Mevlana ya da Yunus Emre’den alıntılar bulursunuz.

Meditasyon modern dünyada,konforlu, kalıcı ve sürdürülebilir öğrenmeyi mümkün kılıyor. Herkes mutlaka inzivaya çekilecek diye bir şey yok, modern toplumun koşturması ve iş hayatı içinde de iş doyumu, artan verimlilik, duyguların denetimi, aidiyet, çatışma, öfke ve stres yönetimi gibi gelişim konuları meditasyonun olumlu yan etkileri haline geliyor.

Duyguların İfade Edilebilmesi

“Bir duygu acıya neden olmaz. Asıl acı ve ızdıraba yol açan şey, bir duyguya direnilmesi veya bir duygunun bastırılmasıdır.” – Frederick Dodson

Bazı bireyler duygularını çok kolay dile getirebilirken, bazıları duygularını içine atarlar ve kendi içlerinde yaşarlar. Bu farklılığın sebebi çocukluğa dayanmaktadır. Özellikle içinde yaşamış olduğumuz toplumun kültürel yapısı göz önüne alındığında kadınlar neşelerini, erkekler de üzüntülerini dile getirmekte daha fazla güçlük çekerler. Ayıp, yakışmaz gibi toplumsal kurallar yüzünden…

Psikanalitik teoriye göre, kişinin geçmişte yaşamış olduğu, travmatik durumların rahatsızlık verici duygu yükünü boşaltarak, rahatlaması ve arınması gerekiyor. Kişi duygu yükünü konuşarak atamadığı noktada beden bu duyguyu yaşamaya ve dışarıya aktarmaya çalışır. Özellikle yaşanan olumsuz duygular dışarıya ağzımızdan çıkarak ifade edilmediğinde beden, geçmeyen baş ağrıları, sebebi bilinmeyen karın ağrıları, hatta panik ataklar ile duyguları ifade etmeye, kendinden atmaya çalışır. Bedenimiz bizimle hep konuşur ve sinyalleri verir. Bundan dolayı duyguları yaşayıp ifade etmenin zihinsel ve bedensel sağlığımız üzerinde çok büyük etkisi vardır.

Hem bireysel ruh sağlığımız, hem de ikili ilişkilerimizde problem yaşamamak adına duygularımızı ifade etmenin yöntemlerini bulup duygusal zekamızı geliştirebilmeliyiz.

Duyguları ifade edebilmek için ilk önce duygularımızı tanımamız gerekiyor. Olumsuz bir olay yaşadığınızda ilk önce bedeninize odaklanın. Ne hissediyorum ve bedenimde ne oluyor sorusunu kendinize sorun. Daha sonraki aşama ise hissettiğimiz duyguyu karşı tarafa aktarabilmek. Burada önemli olan karşı tarafa nasıl hissettiğimizi düzgün bir şekilde ifade etmemiz. Şu an kızgın hissediyorum, bu yaptığın duygularımı incitti, bu söylediğin beni şaşırttı, üzdü, kırdı, sevindirdi vs… Öfke güçlü bir duygu, enerjisi kuvvetli. Yıkıcı ve saldırgan olmaması için doğru zamanda, doğru şekilde ifade edilmelidir. Belki kendi kendimize meditasyon çalışmaları yaparak, kendimizle yüzleşerek, ağlayarak, bağırarak, şarkı söyleyerek, dans ederek de bu enerjiyi içimizden dışarı atabiliriz.

Ayrıca hissetmiş olduğunuz her duyguyu tanımlamaya çalışın. Şu anda hissettiğim duygu nedir? Genelde tanımsız kalıyor duygular, karışıyor, o zaman boşlukta hissediyoruz. Duygularınız güçlüyken bir defter tutup deftere yazmanızı öneririm. O duygu yükünü boşaltmanıza ve ne olduğunu anladığınızda rahatlamanıza yardımcı olacaktır.

Osho diyor ki;

İnsanlık ne yazık ki bastırılmıştır. Bireyler arada bir doğal olarak öfkelenmek yerine öfkesini topladı, bastırdı ve o kadar çok zehirle doldu ki bu bir dünya savaşı haline geldi.

Bastırarak, yaşamamız gerekmeyen bir hayatı yaşıyoruz. Bastırarak yapmayı istemediğimiz şeyleri yapıyoruz. Bastırarak olmadığımız biri gibi oluyoruz. Bastırarak kendi özümüzü yok ediyoruz. Yavaş bir intihar denebilir buna. Psikologlar hastalıkların yüzde yetmişinin bastırılmış duygulardan kaynaklandığını söylüyor. O kadar çok öfke ve nefret birikiyor ki, kalp zehirleniyor.

Öfkelendiğimizde, başkası aslında konu dışı. Öfkemizi başkasının üzerine kustuğumuzda bir zincir oluşturuyoruz, o da bir tepki verecek ve bu büyüyecek. Öfke hissettiğimizde koşabiliriz, bağırabiliriz.

Osho aslında şunu demek istiyor: Yemek bozuk olduğunda yemeği yapan kişinin üstüne kusmuyoruz. O yemeği biz yedik, gidip tuvalete kustuğumuzda rahatlıyoruz. Öfkemizi de bedenimizde tutmamalıyız. Öfkeyi fark ettiğimiz anda koşabiliriz, zıplayabiliriz, ağlayabiliriz, bağırabiliriz, şarkı söyleyebiliriz. Böylelikle enerji akışkan olsun, kozmosa geri dönsün. Problemin içine girip yeni bir problem yaratmayalım.

Öfkenin içine gir, onu uzun uzun düşün, tat onu. İçinde oluşsun bırak. Etrafını bulut gibi sarsın. Tüm acıyı hisset. Senin nasıl aşağıya çektiğini fark et. Bunu bil. Hakikat özgürleştirir, eğer deneyimlersen.

Engellenen enerjin öfkeye dönüşür. O sana ait bir hakikattir. Bu nereden geliyor? Kaynağına git. Boşluğa ulaşacaksın. Öyle derine gideceksin ki bomboş bir alana çıkacaksın. Çünkü o aslında egondu. Sahte kimliğindi. İncinmiş olan egondur.

Öfke sürekli değildir, anlıktır. Kimseye zarar vermez. Yükselir, iner. Sonsuz sevgiye dönüşür. Bastırıp biriktirirsen zehre dönüşür. Hissettiğin tüm duyguları yaşa. Sonra gözlemle onları. Neler olup bitiyor? Öfkeni mahremiyetinde yaşa ve sonra onu anlamaya çalış. Öfkenin gözünün içine bak. O zaman kaybolacak.

Derste 10 dakikalık bir meditasyon yaptık ve meditasyon esnasında kızdığımız bir konuyu düşünüp, burnumuzdan derin nefesler alarak ağzımızdan ses çıkararak verdiğimiz nefeslerle rahatladık.

Boğaz çakrasından bahsettik.

OM meditasyonunda ise odadaki senkronu, uyumu, müziği ve ahengi görmenizi isterdim.

Haftaya duygular üzerine çalışmaya devam edeceğiz.

İlk dört haftayı bitirdik meditasyon derslerimizde. İkinci ayda bizlerle olmak isterseniz, lütfen Adalar Kültür Derneği’ni arayarak kaydınızı yaptırın.

Strese Karşı Neden ve Nasıl Meditasyon

İyi pazarlar. Bugün Adalar Kültür Derneği’ndeki meditasyon dersimizde konu stresti.

Stresin ne olduğuna ve neden olduğuna değinmeden önce, en önemli yaşam organlarımızdan olan beyine baktık.

Beyin, sinir sistemimizin merkezi. Canlının organizmasının işlevlerini denetleyen, duyum ve bilinç merkezi olan bir organ. Hayvanlarda beyin, doğmadan önce gelişiminin çoğunu tamamlıyor. Mesela bir tay doğumdan hemen sonra ayağa kalkıp yürümeye çalışıyor, yani hayvanlar, beyinleri zaten programlanmış ve hazır halde doğuyorlar. İnsanlarda ise bu gelişim yıllarca sürüyor, neredeyse bitmek bilmiyor diyebiliriz. Beynin gelişimi normal şartlarda yirmibeş yaşına kadar devam ediyor. Bu yaştan sonra ise çevresel faktörler, yaşadıklarımız, gördüklerimiz, okuduklarımız, kısacası deneyimlerimiz, beyni değiştirmeye ve geliştirmeye devam ediyor.

Beyin, günlük harcadığımız enerjinin yüzde 20’sini kullanan bir organ.

İlkel beyin, yani amigdala, nabız, solunum, kalp atışı, uyku, nefes alma gibi temel vücut işlevlerinin yönetim merkezi. İçgüdüsel tepkiler de beynin bu kısmında yönetiliyor. İlkel beyin, beynin çekirdeğinde, en altta, beyin sapına yakın olan bölgede yer alıyor.

Hemen üzerinde orta beyin var. Orta beyin, cinsellik, sağlık ve duygularla ilgili işlemlerden sorumlu. Öğrenilen bilgilerin uzun süreli olarak belleğe aktarımı burada gerçekleşiyor.

En dışta, kafatasına ek yakın kısımda ise beyin korteksi var. Bu bölüm, düşünme, konuşma, üretme ve planlama işlevlerini yürütüyor. Duyma, görme, algılama merkezleri burada yer alıyor. Bu kısım canlılar arasında en fazla insanda gelişmiş vaziyette.

Beyinde gri ve beyaz madde denen maddeler var. Gri madde sinir hücrelerinden meydana geliyor. Beyaz madde de sinir hücrelerinin uzantılarından oluşuyor. Gri madde, bulunduğu yerdeki aktiviteyi artırıyor.

Meditasyonun beyin üzerindeki etkilerini gösteren bilimsel çalışmaların birinde, meditasyon yapan ve yapmayan iki grup karşılaştırılmış. Her iki grupta da katılımcılar benzer cinsiyet ve sosyal hayata sahip, şehirde yaşayan, stresli işlerde çalışan, aynı yaş aralığındaki kişiler. Çalışmadan sonra bu kişilerin beyin MR’ları çekilmiş ve kendileri ile röportajlar yapılmış. Araştırma sonuçlarında, meditasyon yapanlarda meditasyon yapmayanlara göre şu durumlar tespit edilmiş;

Beyinde öğrenme, karar verme ve hatırlamayı sağlayan bölümde gri maddede artış, yani beyin korteksinde gri madde artışı. Gri madde arttıysa o bölgede işlem de olumlu yönde arttı demektir.

İlkel beyin olarak bilinen, “savaş ya da kaç” komutunun verildiği, amigdalanın gri maddesinde azalma gerçekleşmiş. Yani amigdalada daha az işlemci aktivitesi gerçekleşiyor demek oluyor bu. Daha az işlemci ile savaş ya da kaç komutu azaldığı için, stresli anlarda kaçmak ya da tepki vermek yerine analiz edip, mantıklı yanıtlar veriyor hale gelmişler.

Diğer gözlemlenen sonuçlar ise şöyle; streste, anksiyetede, depresyon belirtilerinde, öfke ve panik atakta azalma, odaklanma ve dikkatte artış, genel mutluluk düzeyinde ve hayat kalitesinde artış, uyku sorunlarında azalma, ağrı şikayetlerinde azalma.

İkinci çalışma, Harvard Üniversitesi’nde 8 hafta sürüyor. Bunun için, daha önce hiç meditasyon yapmamış tek bir grup oluşturuluyor. Bu grubun çalışma öncesi beyin MR’ları çekiliyor. Grup 8 haftalık, günde 30-40 dakika meditasyon yapacakları yoğun bir programa alınıyor. 8 hafta sonunda tekrar beyin MR’ları çekiliyor.

İlk önemli sonuç: Beynin öğrenme ve hafızada önemli rolü olan bir bölgesi olan hippokampusta gri maddede artış gözlüyorlar. (Normalde depresyonda olan insanlarda bu alanda daha az gri madde bulunuyor.)

İkinci sonuç: Kulaklarımızın üst kısmında yer alan bölgede gri maddede artış gerçekleşiyor. Bu bölge olaylara farklı açılardan bakmamızı sağlayan, aynı zamanda empati ve şefkat duygularının yönetildiği bölüm.

Üçüncü sonuç: Amigdalada gri maddede azalma görülmüş. Özellikle sözlü röportajlarda streste azalma ve ilişkilerinde düzelme olduğunu söyleyen katılımcılarda diğerlerine göre amigdaladaki değişim daha fazla gerçekleşmiş.

Bilim dünyasındaki önemli kurumlarca yapılan bu araştırmaların bir çoğu beyindeki nöro-plastisite değişimini kanıtlayan araştırmalar. Plastisite terimi yunancada “plaistikos” kelimesinden kaynaklanıyor ve biçimlendirmek, şekil vermek anlamına geliyor. Nöroplastisite özetle merkezi sinir sisteminin çevresel değişimlere uyum gösterebilme yeteneği. beynin öğrenme, unutma ve hatırlama yeteneklerine işaret ederek, vücudun içinden ve dışından gelen uyaranlara bağlı olarak gösterdikleri yapısal ve işlevsel değişiklikleri kapsıyor.

Bu araştırmalara göre düzenli meditasyon ile beyindeki nöronların birbirleri ile bağlantı şekilleri ve ilişkileri evrimleşme yönünde hızlı bir değişim gösteriyor, beynin kimyası da değişiyor. Düzenli meditasyon ile zihnimizin çalışma şeklini değiştirmemiz mümkün ve bu bilimsel olarak da kanıtlı.

Stres Nedir?

Stres, aslında düşündüğümüz gibi kötü bir şey değil, gerekli bir şey, ama gerektiği zamanlarda. Uyum sağlanması ya da tepki verilmesi gerekli herhangi bir tehlike anında vücudun gösterdiği doğal bir reaksiyon. Amacı bizi korumak. Tehlikeyle ilgili gözlenen durum gerçek bir olay olabileceği gibi zihnin “tehlikeli olarak algıladığı” bir durum da olabilir. Kişiyi korumak adına ortaya çıkan stres tepkisi, çok fazla gözlendiğinde ise, yaşam kalitesini ve bireyin işlevselliğini bozuyor.

Stres, sinir sistemini etkileyen en önemli uyaranlardan birisi. Kronik stres altında beynin uyum gösterme yeteneğinde çeşitli düzeylerde yetersizlik oluşabiliyor. Böyle bir yetersizlik de başta depresyon olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açabiliyor.

Beyin Dalgaları:

Dört farklı beyin dalgası var. Beta, Alfa, Teta ve Delta.

Beta: Korkuyla tetikleniyor. Stres beyin dalgasıdır (15-40 hz) Tehlike söz konusuysa devreye giriyor. Amacı kişinin o an işe yaramayan fiziksel ve zihinsel bazı sistemlerini kapatarak sadece tehlikeye konsantre olup ani hamlelerle hareket etmesi ve yaşamda kalmasını sağlamaktır.

Sana saldıracak bir kaplan varsa, beyin dalgan yükselir, sempatik sinir sistemin uyarılır, kasların gerilir, tansiyonun yükselir. Beyne ve kaslara daha çok kan ve oksijen pompalanır. Savaşmaya ya da kaçmaya hazır hale getirilirsin otomatik olarak. Amaç sadece seni hayatta tutabilmek. Yaşamın kalitesi mevzubahis değil. 

Beta beyin dalgası geçmişle besleniyor çünkü aacı bilgileri kullanarak savunma geliştirmek. Bütün olasılıkları sorgulatıyor ve ölmemek için kurtuluş planı yaptırıyor.

Beta geleceğe de giderek senaryolar yazıyor çünkü ayağını sağlam basmak istiyor; nasıl kaçacak, nasıl saldıracak vs.

Beta beyin dalgası sana anı yaşatmaz, yaşatamaz. Bedeninin yaşadığı acının bile farkında olmayabilirsin. Bu şekilde vücudunda ürettiği tümörü de anlamazsın.

Bağışıklık sistemi çöker çünkü iyileştirici hücrelerinin tümünü senin kaslarına ve beynine yollar, seni tüketir kurtarayım derken. Sürekli savaş tehdidinde yaşarsan da normal olarak iyileşemezsin.

Beden normal şartlarında yaşarken, doğal tedavi faaliyetleri gösteriyor ve betadayken bunlar durur.

Biz ise modern toplumda, ortada bir tehdit yokken bunu yaşıyoruz. Geçmiş ve gelecek kaygılarıyla sanki bize kaplan saldıracakmış gibi yaşıyor ve sağlıklı hücrelerimizi öldürüyoruz.

Stres, tehlike varken faydalı, yokken zararlı, bu çok net.

Geç kaldım, acele etmeliyim, bir şey unuttum mu, faturaları yatırdım mı, müşteriyi ne zaman aramalıyım, uçak biletlerini kontrol ettim mi gibi gündelik paniklerimize, günlük hayatın tatlı telaşları diyoruz ama Metin Hara’nın Yol kitabında da bahsettiği gibi, telaş ve acelenin tatlısı yoktur.

Önemli olan yaşadığınız stresin büyüklüğü değil, onu ne kadar zihninizde tuttuğunuzdur. Minicik bir konuyu on gün düşünüp büyütürsen, bedeninde tümör bile yaratırsın. Değer mi?

Betadayken meditasyon yapamazsın, ibadet edemezsin.

Meditasyon, zihni dinlendirir. Bedenin dinlenmesi, yatağa yatmak ve kasları hareket ettirmemek değildir. Dinlenmek, beyin dalgalarını düşürmekle ilgili bir faaliyet şüphesiz.

Hepimizin algıları, neye nereden baktığımız farklı, demek ki bunu değiştirmek de mümkün.

Alfa: Hazzın, mutluluğun olduğu beyin dalgası. Güvende hissedersin. 9-14 hz. Sevginin olduğu yerde öfke mutsuzluk güvensizlik olmaz.  Mutluluk hormonlarımızın peşindeyiz. Çikolata yerken de aşık olurken de.  Vücuttaki mutluluk hormonları kanserli hücrelere saldırıyor ve onları yok ediyorlar. Mucize gibi. İnsan bedeni yeryüzündeki en gelişmiş ve kusursuz makine.

Teta uykudaki dalga boyu 5-8hz. Çok nadir derin meditasyonlarda da oluyor.  İyileştirici hücreler aktif, yaratıcılık aktif beyinde.

Delta: Derin uyku 1-4 hz. Rem. Koma gibi. Sadece yaşamsal organlara odaklanıyor beyin. Duygusal çalkantılarla uğraşamam, işime yaramayan sistemleri kapatıyorum. Rem uykusu, koma, bayılma gibi.

Metin Hara YOL kitabına teşekkürler, derste konuştuğumuz bazı konulara ışık oluyor.

Bu da Khan Academy’den, sinir sistemini anlatan, keyifli bir video:

Farkındalık ve Meditasyon İkinci Ders: Öz Sevgi ve Meditasyon İlişkisi

Adalar Kültür Derneği’nde Farkındalık Sohbetleri ve Meditasyon derslerimiz devam ediyor. Bu hafta konumuz öz-sevgiydi.

Kendimizi seviyor oluşumuz, yaşamsaldır, yani bizi hayatta tutmak için var olan, doğal bir duygudur. Yani, siz aslında farkında değilseniz bile rahat olun: kendinizi seviyorsunuz J

Öte yandan da, her şey karşıtıyla vardır malumunuz. Kendinizi çok sevdiğinizi düşünüyorsanız da aslında kendinizi sevmiyor olabilirsiniz. Karışık mı?

Kendimizi zaten seviyoruz’dan başlayalım. Burada ego devreye girer.

Ünlü Psikolog Sigmund Freud’a göre kişiliğimiz üç kavram tarafından şekilleniyor.

İd: Kişiliğin en ilkel yanıdır, içgüdülerle alakalıdır. Yani bilinçdışı kuralları (kuralsızlık) işlemektedir.  Dış dünyaya uyum kavramı tanımazlar. Asıl olan dürtülerin tatmine ulaşmasıdır (haz ilkesi). İd bu dürtülerinin tatmin edilmesinde (boşaltılması) egoyu kullanmaktadır, egoya baskı yapmaktadır.

Süperego: Toplumsal değerler, ayıp, günah, yasak, başkalarının hakkı, başkalarına saygı gibi konuların ortaya çıktığı üst benliktir. Bunları bilmeyen çocuğu bu konularda anne-baba baskılar. Bir süre sonra anne-baba ortadan kalksa bile çocuğun içinde gelişmiş olan süperego duygusu, kendi ebeveynlerini yaratır. Yargılayıcı dizge dediğimiz superegonun insan yaşantısında uç noktadaki belirtisi “suçluluk duygusu”dur.

Ego: Yaşamda kalmamız amacıyla, id’de yer alan haz arama güdüsüyle dış dünyadaki gerçekler arasında denge kurar. Yani insanoğlunun dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan zihinsel işlevler bütünüdür. Gerçeklik ilkesi egoda hakimdir. Benliğin temel işlevi anlaşılacağı üzere dış dünyaya uyumdur. Türkçe’ye yerleşen egoist sözcüğünün bu nedenle yanlış kullanıldığı ileri sürülebilir.

Superegonun (frenleyici, yasaklayıcı) ve idin (haz ilkesi) baskıları altında ego uygun çözüm yolları arar.

Ego gelişmemiş, zayıf kalmışsa, kişi hem idealine karşı büyük bir arzu duyar ve bilinçli dünyasında bu ideali bir gün gerçekleştireceğine derinden inanır hem de bilinçdışında bu idealini hedefe kesin bir biçimde erişmekle tüketmekten korkar. Yani bu durumda başarı korkutucudur. Eğer ego yapısı zayıf olan bir kişinin ego ideali gerçek ve ulaşılabilir bir hedef üzerine kurulmuşsa, başarı korkusuyla baş edebilmek (ve kimlik devamsızlığı içinde kalmamak) için kişi kendi kendini sabote eder. Bu durumda yaşam, görülebilir ama ölene kadar kavuşulamayacak olan bir hedefle mümkündür.

Mükemmeliyetçilik

Uzmanlara göre mükemmeliyetçilik, yüksek standart sahibi olmak değil, gerçekçi olmayan standartlar koymak demek. İnsanın kendisi hakkındaki düşünme şekli; davranış değil. Çok çalışmak veya yüksek hedefler belirlemekle de bir ilgisi yok. Kişinin kendisini sürekli eleştiren bir iç sesi olması… Sonuç? Aşırı mükemmeliyetçilik; depresyon, endişe, saplantı, beslenme bozuklukları, kronik yorgunluk, uykusuzluk, kronik baş ağrısı, hazımsızlık, erken ölüm, hatta intihar gibi bir dizi önemli probleme davetiye çıkarıyor. Oysa ki hata yapmak ve hatalardan ders alabilmek, yetişkin olmanın bir parçası. Araştırmalara göre mükemmeliyetçilik, düşük öz saygı ile ilintili.

Egosu gelişmemiş insanlarda iki tip davranış gözlemleniyor. İlki içine kapalı insan modeli. Kendisini yetersiz bulduğu için kendisini dış dünyaya yansıtmasında da hep olumsuza odaklanan, kendisini hep kötüleyen insan tipi.

İkincisi ise megalomaniden narsisizme kadar giden bir çizgi. Dışardan baktığımızda bu insanları kendilerine aşıklar, kendileriyle fazla fazla barışıklar, bundan dolayı da benciller diye düşünürüz. Narsisismin de kökeni kendine saygısı olmayan, egosu gelişmemiş. Suçluluk, utanç duyguları baskın, ama bunları inkar ediyor.

Daha güçlü bir benlik algısına sahip olmak, olgun bir ego için ne yapmalıyız?

Meselelere sadece zihnimizle değil, daha güçlü bir benlik duygusuyla, öz güvenle ve içgüdülerle karşılık vererek hayata karşı daha güçlü bir duruş sergileyebiliriz. Bu aslında geçmişe takılıp kalmak veya sürekli geleceği düşünmek yerine bulunduğumuz ana ve mekana odaklanmak anlamına geliyor. Benlik duygusu, kendinizi nasıl algıladığınızı, nasıl gördüğünüzü ifade ediyor. Eğer kendinize dair algınız içsel eleştirilerinizle doluysa, benlik algınız tehlikeli bir konumda olabilir. Özgünlüğünüzü, öz güveninizi ve hayata dair neşenizi ortaya koymanız zor olabilir. Bu yüzden benlik algınızı gerçekçi bir şekilde oluşturmalısınız. İşte benlik algınızı oluşturmanın ve güçlendirmenin püf noktaları:

Hayatta özgün bir benlik algısına sahip olabilmek için kendinizi tanımalı ve bu konuda gerçekli olmalı, kendinizin farkına varmalısınız. Zayıf noktalarınızı bilmeli, değerlerinizi, inançlarınızı, davranışlarınızı, dünyada nasıl varlık gösterdiğinizi ve başkalarıyla nasıl etkileşim kurduğunuzu bilmelisiniz.

Gelişimin en önemli unsuru, kendini kabul etmekten geçer. İnsanın kendine saygı duyması; performansını, kazanımlarını, kendi değerinin farkına varma duygusunu, kendisiyle ilgili gurur duyulacak şeyleri geliştirir. Ancak performans zayıfladığında, kendine duyulan saygı azalır. Oysa kendinizi kabul ederek, sadece “iyi” taraflarınızı görmek yerine resmin tamamına bakmayı ve kendinizi her şeyinizle değerlendirmeyi öğrenirsiniz. Yeteneklerinizi, başarılarınızı ön plana çıkarırken başarısızlıklarınızı, engellerinizi saklamaktan veya daha farklıymış gibi göstermekten vazgeçersiniz. Kendini kabul etmek, mükemmel olmamanın insan olmanın kaçınılmaz bir gerçekliği olduğunu kabul etmektir. Bu aynı zamanda gerçekçi ve dürüst olmak anlamına da gelir.

Siz yeterlisiniz. Bu dünyada gözlerimizi açtık. Tüm yaşam haklarına sahibiz. Uymamız gereken, olmadığımız gibi davranmamız gereken hiçbir durum yok. Teslim olabiliriz. Rahatlayabiliriz. Bırakabiliriz.

Meditasyon, kendini kabule ve kendini sevmene yardımcı olur.

Öncelikle kendine ayırdığınız bu zaman için kendinize her zaman teşekkür edin. Bu öz saygı için elzemdir.

Düzenli meditasyon, doğru oturuş, doğru nefes, sağlığımıza katkılar getirecek. İçerdeki “ben”  sizi dinlemede, izlemede, unutmayın, bu zamanı ve bu doğru nefesi, doğru oturuşu, beden ve an farkındalığını ona gönderdiğinizde, o, sevgi görecek, saygı görecek, ben değerliyim duygusu oluşacak. Düzenli yaptıkça ruhsal benliğimizle bağlarımız güçlenecek. Hayata inancımız güçlenecek. Hayatla, yaşamla, doğayla bir oluşumuz çok daha net olacak. Yalnızlık ve çaresizlik duygumuz azalacak. Hepimiz biriz. Enerjiyiz. Birbimize aynayız. Birbirimize muhtacız. Birbirimize gücüz. Ağaç da bir enerji, biz de, toprak da, su da. Saf sevgiyiz.

Zaten olduğumuz gibi yeterince mükemmeliz.

Namaste

Farkındalık ve Meditasyon. İlk Ders: Sağlıklı Yaşam ve Meditasyon İlişkisi

Şükürler olsun, yılbaşı öncesi yaptığımız demo dersten sonra ilk dersimizi bugün gerçekleştirdik.

Konumuz sağlıklı yaşam ve meditasyonun ilişkisiydi.

Sağlıklı Yaşam bir farkındalık. Genel anlamı, kişinin bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak uzun yıllar sorunsuz bir biçimde yaşaması demek. Özde ise, biliyoruz ki sadece yemek yiyip, su içip, farkında olmasak da nefes alıp hayatta kalabiliriz ancak farkındalığımız artarsa, bedenimize, ruhumuza ve zihnimize doğru besinleri vererek sağlıklı bir yaşam yaşayabiliriz. Doğru besin, sadece yemek içmek değildir. Kimlerle vakit geçirdiğiniz, hangi ortamlara girdiğiniz, hangi hobilerle ilgilendiğiniz, nasıl düşünce yapılarına sahip olduğunuz, yani zihniniz ve ruhunuzu nelerle beslediğiniz de çok önemlidir.

Nefes, yaşam demektir. Yaşadığımız çağda stresi yönetebildiğimiz kadar sağlıklı ve mutluyuz. Doğru nefes almayı öğrendiğimizde ise, en etkili stres yönetimi tekniği ile buluşmuş oluyoruz.

Uzun ömürlü olmanın yolu, derin ve uzun nefesler almak, dakikada alınan nefes sayısını azaltmaktan geçer.

Meditasyon ve nefes teknikleri, beden sağlığını optimize etmek, duyguları dengelemek, ruhu arındırmak için çok önemlidir.

Bugün, doğru nefes almanın ve hayatımızda meditasyona yer vermenin ruhumuzda, zihnimizde ve bedenimizde ne gibi somut değişiklikler yarattığını konuştuk. Louise Hay’in Sağlıklı Yaşam İçin Kendini Sev kitabından alıntılar yaptık, bir adet imgeleme, bir adet de olumlama meditasyonu deneyimledik. Deneyimlerimiz üzerine konuştuk, paylaştık. Ev ödevlerimiz, var, onları konuştuk. Haftaya Pazar yeni konular, okumalar ve meditasyon deneyimleriyle yine Adalar Kültür Derneği‘ndeyiz.
Şubat ayı ortasında haftaiçi derslerimiz de başlayacak. Kayıtlar devam ediyor, bana ya da Adalar Kültür Derneği’ne ulaşabilirsiniz.