Buz Gibi Soğuk Meyveli Çay İçen?

Sağlıklı beslenirken sıvı tüketmemiz çok mühim. Fakat sağlıklı içecekler de sınırlı doğrusu. Bol su içerken suyuma çoğunlukla dilim limon katıyorum. Özellikle yaz aylarında bol buzlu ayran tüketiyorum, çok abartmamak kaydıyla. Şekersiz, sütsüz kahve en sevdiğim içeceklerden biri. Şekersiz sütsüz çayı da mümkün mertebe tüketiyorum. Yeşil çay yine sağlıklı içeceklerden malumunuz.

Fakat yaz aylarında insan, içini ferahlatacak bir içeceğe de ihtiyaç duyuyor doğrusu. Bunun için kolları sıvadım ve güzel bir buzlu çay yaptım:

Çayımı demlemek için suyu kaynatmaya başladım. (Ben Lipton’un bergamot aromalı çayını tercih ediyorum, aroması çok hoşuma gidiyor. Normal siyah çay ya da yeşil çay da kullanabilirsiniz.) Kaynadığında çayı ve suyu farklı bir çaydanlığa alıp 15 dakika demlenmesini bekledim ve ılınmaya bıraktım.

Taze çilekleri incecik doğradım. Biraz elimle karıştırdım bir kapta ve limon suyunu ekledim çileklere. Sonra bir süzgeç yardımıyla püre gibi olmuş çilek ve limon suyu karışımını bir kaseye aldım. Çayım ılıkken, elde ettiğim çilek püresine çayımı ekledim, bir kez karıştırarak bu karışımı sürahiye aldım ve buzdolabında yarım saat bıraktım.

 

 

Buzlu çayımı çilek yerine şeftali ile de yapıyorum bazen. Siz meyve eklemek istemiyorsanız limon suyu ile birlikte bir tatlı kaşığı pekmez ya da bal da ekleyebilirsiniz, ben de bazen öyle yapıyorum.  Çilekli çay bazen epey ekşi olabiliyor, limonun da yardımıyla, ekşi sevmiyor ve biraz daha tatlı olmasını istiyorsanız limon suyunu azaltıp çileğin tadından emin değilseniz çilek püresine de biraz bal ya da pekmez eklemeniz mümkün. Servis esnasında taze nane ya da fesleğen yaprakları ve buz ekleyerek afiyetle için. Yaşasın alternatif arayışlar! 🙂

 

Tanrılar Okulu – Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti!

 

Bilenler bilir, Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı bu cümleyle başlar: Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.

Kitaplar gerçekten de hayat değiştirecek güce sahipler. Kurgu olsun ya da olmasın…

Benim hayatımı değiştiren kitap Tanrılar Okulu oldu. Bir arkadaş tavsiyesiyle 2005’te aldım kitabı. Kocaman bir kitap. Felsefik bir kitap olduğunu söylemişlerdi. O zamanlar “kişisel gelişim” tabiri bu denli popüler değildi. Karşımda nasıl bir kitap olduğunun pek de farkında değildim.

Tanrılar Okulu kitabının yazarı Stefano D’Anna’yı geçtiğimiz yıllarda kaybettik. Son yıllarında kendisi Türkiye’de çok fazla vakit geçirmekteydi. Kitabının ülkemizde en iyi satanlar arasında olmasını iyi değerlendirmişti. Ülkemizde seminerler verdi, kısa atölyeler yaptı. Kitabının yayıncısı Nehir Ötgür’le tanışmıştım. Rahmetliyle de tanışmak istemiştim ama kısmet olmadı. Birlikte sosyal medya projeleri yapmayı konuşmuştuk, sonra arkadaşım Cemre o işi gayet güzel bir şekilde yürütmüştü.

Tanrılar Okulu, yıl 2017, hala benim yol arkadaşım. Kitap epey yıprandı artık, ne de olsa 10 küsür senedir başvuruyorum kendisine. İçi aldığım notlarla, altı çizili cümlelerle dolu. Ara ara, içimde bir soru işaretinin belirdiğini fark ettiğimde açar, özellikle altını çizdiğim yerlere kısa bir göz gezdirir, sakinlerim. Bu gerçekten de uzun süredir böyle.

Tanrılar Okulu sıradan bir kişiyle Dreamer’ın karşılaşmasını anlatır kurgusal olarak. Fakat bu karşılaşmadaki diyaloglar kitabı felsefik ve psikolojik bir noktaya çeker. Dreamer, düşleyen demek. Bu hayat düşlenmiştir diyor kitap. Yani bir Tanrı varsa, o bu hayatı düşlemiş ve bu çıkmış ortaya. Ve hepimiz bu Tanrı’nın parçalarıyız. Biz de düşlemeliyiz. Düşümüz hep gözümüzün önünde olmalı. Dünyayı bu şekilde değiştirebiliriz diyor kitap.

Kalın ve büyük bir kitap, okumayı düşünüyorsanız, lütfen sizi korkutmasın. Başlangıcının ağır ilerlemesi de öyle. D’anna, basitçe düşüncelerini sıralamak için, öylesine bir kurgu oluşturmak istememiş. Dreamer ile karşılaşan kişinin hayatını detaylı bir şekilde çizmiş. Gerçekten bir romanın, bir filmin içindeymişiz gibi, bir karakterimiz var ve onun hayatının bu zamana kadar nasıl şekillendiğini anlamamız için biraz bekletiyor bizi D’anna. Önce o iskeleti sağlam bir şekilde kuruyor. Sonra Dreamer ile karşılaşma gerçekleşiyor. Ve gelsin muhteşem cümleler, hayat sarsıcı düşünce şekilleri, defalarca düşündüren seçimler, yüzleşmeler…

 

Ben bölüm 1’den önce kitabın açılış kısmına bayılıyorum. Hem oradan, hem de kitabın devamından beni en çok etkileyen cümlelerden sizlerle paylaşmak istiyorum:

*Bu kitap bir harita, bir kaçış planıdır…. Bu yolculukta demir alabilmenin ilk şartı kişinin içinde bulunduğu kölelik halinin farkına varmasıdır… İnsanlığın yazgısını değiştirebilmesi için, insanın kendi psikolojisini, doğrular ve inançlar sistemini değiştirmesi gerekmektedir.

*Ben bireysel bir devrim düşledim. Yeni bir liderler nesline ders verecek bir okul düşledim.

*Bu öze dönüş yolculuğumda öyle çok saçmalığı terk etmem, öyle çok yükten kurtulmam gerekti ki…. Kendimi keşfetmek zorunda kaldım.

*Hiçbir politik, dini veya felsefi sistem, toplumu dışarıdan değiştiremez. Bizi dünya çapında bir iyileşmeye tabi tutup, daha anlayışlı, daha samimi ve mutlu bir uygarlık haline getirebilecek yegane şey bireysel bir devrim, her kişinin tek tek, hücre hücre, psikolojik bir tekrar doğumu, benliğinin yaralarının sarılmasıdır.

*Bağlarından kurtul. Kendini özgür kıl. Katılaşma, direnme. Kabullen! Kim olduğunla bilinçli olarak karşılaşmaya razı ol. Başkalarında kendi yalanlarını, öz çıkarlarını kollayışını ve bilgisizliğini bulmaya razı ol. Değiş! Böylece dünya da değişecektir.

*Şimdiye dek bağdaşamayıp karşı çıktığını düşündüğün şeyi, yüreğinde uyum içine sok.

*İrade olmadan düşünceler, duygular, arzular, oluşun içinde başıboş dolaşan serseri kıymıklar gibidir ve sen evrenin insafına kalmış küçük bir parçacıksındır.

*Hiç kimse veya hiçbir şey seni bağımlı olmaya zorlayamaz. Bağımlı olmak kişisel bir seçimdir, istemeden bile olsa. Dünya her isteğe yanıt verir. Ne var ki sen ne istediğini bilmiyorsun.

*Bağımlı olmak, bir kişinin saygınlığını düşürmesidir.

*Yoksulluk, kişinin kendi sınırlarını görememesi demektir.

*Kişi ölmeden önce ölmelidir. Ölmek, kişinin vizyonunu bütünüyle altüst etmesidir. Ölmek, ısrıtabın egemen olduğu bayağı bir dünyadan yok olmak ve üst bir düzeyde yeniden ortaya çıkmaktır.

*Hoş olmayan durumların, felaketlerin ağırlığı altında bükülmek ve her şeyi ciddiye almak, dünyanın kederli betimlenmesini destekleyerek bu olayları kalıcı kılmaktır.

*Visibilia ex Invisibilibus. Gördüğümüz ve dokunduğumuz her şey görünmeyenden kaynaklanır.

*Annenle babanın, eğitmenlerinin, kötülük uzmanları ve felaket çığırtkanlarının kafana doldurdukları her şeyi boşlayıp arkanda bırakmalısın.

*Geçmişinde hala birçok delik var; kapatılmamış hesaplar, karşılığı asla ödenmemiş iç borçlar, suçluluk duyguları, kendine acıma ve hepsinden öte kir pas altındaki karanlık köşeler. Benliğin, fiyatları rastgele konulmuş, kötü yönetilen bir dükkan. İncik boncuklar fahiş fiyatlıyken değerli şeyler indirimde.

*Kendini yüreğinde bağışlamak, kendi varoluşunun katmanlarındaki hala yırtık olan yere girmek demektir. Kendini yüreğinde bağışlamak, geçmişi tüm safralarıyla birlikte değiştirecek güçtedir.

*Bir kişi yaşamındaki olayları elbette değiştiremez, ancak onları göğüsleme biçimini değiştirebilir.

*Yaşamda boşluk olamaz. Sen kendini yeni bir biçimde düşünmeye ve davranmaya zorlayarak bu boşlukları doldurmazsan, bunu senin adına tüm zalimliğiyle dünya yapacaktır.

*En yüce zafer kişinin kendisini yenmesidir: Hiçbir dış olayın veya koşulun iç yaralar açmasına veya benliği karalamasına izin vermemek.

*Mea Culpa: Başıma gelen, iyi, kötü her şeyden ben sorumluyum. Tüm sırların sırrı Mea Culpa’dır.

*İnsan, zekası, iradesi ve aydınlığıyla kendi içinden beslenebilir.

*Tanrı, senin devinmekte olan iradendir.

*Bir insanın nefesi genişledikçe kendi gerçekliği de zenginleşir. Amacın kişisel yazgını değiştirmekse, nefesin üstünde çalış, solunuma yeterince zaman ayır.

*Uykunun ölümün bir temsili olduğunu kavradığında ona artık eskisi gibi yaklaşamazsın.

*Azla yetinmeye doğru yaptığımız her perhiz, her çaba, yıllardır birikmiş duygusal kabuklardan, bizi kurtaracaktır.

*Savaş alanı bedendir. Reddedilen her yiyecek, uykudan kurtarılan her an ölüme karşı bir zaferdir.

*Daha az öl, ebediyen yaşa.

*Dışardan gelecek bir yardım yok. Başkalarına ve onların yargılarına bağımlı olmaktan kötüsü yoktur.

*Amacına kendini adayan bir insan imkansızı gerçekleştirebilir.

*Tek düşmanın senin içindedir. Düşmanını sev. İçindeki düşmanın aslında en sadık uşağındır. Zalimlik maskesinin ardında en büyük müttefikin saklıdır. Onun amacı senin zafer kazanmandır.

Meditasyon Hayatımda Nasıl Bir Yer Kaplıyor?

Sitemi profesyonel anlamda hazırlamaya başladığımda meditasyonla ilgili daha ciddi ve bilgi veren içerikler paylaşacağım. Şimdi meditasyonun benim hayatıma girişini ve kişisel olarak benim meditasyona bakışımdan bahsetmek istiyorum blog sayfalarımda sana.

Meditasyon ile tanışmamış kişilerde bazı önyargılar olduğunu düşünüyorum. “Meditasyonmuş, yogaymış, bırakın bu spiritüel, antin kuntin işleri” diyen binlerce insan var, belki biri de şu an bunu okuyan sensin. Lütfen bir an için önyargılarını şöyle yanında bir yerlere bırakıp beni dinler misin? Eğer işine gelmezse sonra onları yerinden alıp aynı şekilde hayatına devam edebilirsin.

Erken yaşta çalışma hayatına başlayan ve kariyeri, işinde başarılı olmayı, başarıyla doğru odaklı iyi para kazanmayı, yoğun çalışmayı fazlasıyla önemseyen biriydim. Mükemmeliyetçi bir yapım da olduğundan kendimi epey yıprattığını söyleyebilirim. Kendime çok fazla seçim şansı tanımadım. Yeter ki bir işi öğreneyim, yapayım, pişeyim diye yola çıkarak kendi önceliklerimi çok da önemsemediğim kararlar verdim. Evime en uzak konumlardaki işlere evet dedim, akşam yedilere sekizlere kadar çalışmaya evet dedim, uzun süre maaş almamaya, zam almamaya, sigortamın ödenmemesine vs… evet dedim. Tabii ki yıllar geçtikçe piştim, seçimlerim olmaya başladı. Ama sonuçta İstanbul’da yaşıyorum. Evime yakın bir iş, eğer kendi kurduğum bir iş değilse, hala hayal biraz. Başkasının işinde çalışarak hak ettiğim ücreti almak, mesaiye kalmamak, bunlar hala imkansıza yakın durumlar maalesef günümüz Türkiye’si ve İstanbul’unda.

Bu şartlar altında hep koşturan biri oldum. Hep bir yerlere geciktiğimi hissederek yaşadım. Hep acelem vardı. Aslında biliyor musunuz, acelem yokken de var gibi yaşıyordum. Artık bu içime öyle bir sinmişti ki, hafta sonu iş yokken bile kendime iş yaratıp, aynı gün içinde 3-4 plan program yapıp, tüm aktivitelerde, tüm etkinliklerde olmaya çalışıp, her yere, herkese ve her şeye yetişmeye çalışıp kendimi epey yordum.

Bu benim kişiliğimden ve zamanında bazı şeyleri doğru değerlendirmiyor olmamdan, ya da şöyle diyelim, kişiliğimin geliştiği bir dönemden kaynaklandı. Fakat, özellikle İstanbul’u bildiğim için elbet böyle söylüyorum, İstanbul’da ve büyük şehirlerde benim gibi yaşadığını bildiğim çok kişi var. Belki kişilik yapıları, belki maddi ihtiyaçlar, belki zorunluluklar… Sebep ne olursa olsun, hepimizin konuştuğu, tartıştığı bir gerçek bu. Her yerde olmaya çalışıyoruz ve hiçbir şeye yetişemiyoruz. Trafik zaten bizi zorlayan bir etmen. On dakikalık mesafeye 1 saatte gidiyoruz, bunu bildiğimiz için hep tetikteyiz, oturduğumuz yerde duramıyoruz rahat rahat. Uykumuzu alamıyoruz, eve geldiğimizde yorgunuz.

Eğer yalnız yaşamıyorsak, tüm günün koşturması sonucu eve gelip aile bireyleriyle karşılaşıyoruz. Onlarla yemek yiyor, sohbet ediyor, vakit geçiriyor ve uyuyoruz. Sabah kalkıp aynı tempo. Peki biz ne zaman kendimizle kalacağız?

Sabah uyandın, gözlerini zor açıyorsun ama otomatik hareketlerle banyoya gittin, dişlerini fırçalarken içinden bin bir şey düşündün, belki bir duş aldın yine kafanda binlerce düşünce ile, ihtiyaçlarını giderdin aceleyle ve çıktın, alelacele giyindin, servise/otobüse/vapura yetişmeye çalıştın. O dakikadan sonra artık yalnız değilsin zaten. İş bitene, eve gelene kadar. Evde de annen, eşin, kardeşin…

Belki işinle, belki eşinle, belki sağlığınla, belki lokasyonunla vs vs ilgili vermen gereken kararlar vardır, belki bir yerin ağrıyor, belki bir şeye kafan takık, canın sıkkın ama ne olduğunu bile bulamıyorsun: vakit yok!

Birkaç yıl önce full time çalışır ve koştururken, bir sabah evden çıkmak üzereyken bir an aynada kendimle göz göze geldim. Saçım başım dağınık, yüzüm renksiz, hastalıklı gibiydi. Kendime ne kadar da zaman ayırmadığımla yüzleşmiştim o an, hiç unutmam. Aynaya bakıp, nasıl görünüyor olduğuma bakmaktan vazgeçtim, genel anlamda nasıl olduğumu, nasıl hissettiğimi kendime soracak zamanı yarat(a)mıyordum kendime. İstifa etme kararı vermemde son damlalardan biridir o aynada kendimle göz göze geliş.

Elbette, işlerinizden istifa edin, bakın hayat ne güzel diyecek değilim. Herkesin seçimi, hayat beklentisi farklı. Ayrıca bu bir süreç. İçinden bir ses, “aslında ben de istifa etmek istiyorum ama öyle kolay değil, sen bilmiyorsun, şu şu şu sebeplerden dolayı istifa edemem ben şu anda”, diyorsa, demek ki bir süreç içindesin ve ben şu an sana buradan, “ah, bütün o sebepler bahane, yapabilirsin” dediğimde sihirli bir değnek değip kararını değiştirmeyecek. Evet, bütün o sebepler gerçekten de bahane, ama bu sürece her zaman saygı duyuyorum. Hepimizin bahaneleri var ve bu bahanelerimizin ismi önce sebepler, zorunluluklar. Eğer bir süreç yaşayıp kendimizle yüzleşirsek o zaman sebep ve zorunlulukların aslında bahanelerimiz olduğunu fark ediyoruz. Fakat dediğim gibi bu bir süreç. Bu süreç de herkes için farklı işliyor. Herkesin yolculuğu farklı, bu sebeple, bu konularda ahkam kesmek en yanlış yaklaşım.

Neyse, konudan sapmayalım. Meditasyonun ne olduğunu ben de çok fazla bilmiyordum açıkçası. Önce okudum biraz. Sonra videolar izledim. Sonra meditasyon yapılan mekanlarda ben de meditasyon yapmaya başladım. Özellikle Nar Kendin Ol Gelişim Atölyesi , Osho Meditasyon Merkezi  ve Radia Gelişim’de katıldığım meditasyon çalışmaları bana çok faydalı oldu. Daha sonra Osho’nun internette yer alan meditasyon çalışmalarını evde kendim yapmaya başladım.

Anladık, okudun, izledin, yaptın da neymiş peki meditasyon diyorsun, duyuyorum. Önce sana şunu sorayım. Yukarıda anlattığım gibi bir tablonun içinde olduğunu varsayıyorum. Koşturuyorsun ve kendine çok fazla zaman ayıramıyorsun. Tamam. Tüm sebeplerini de anlıyor, sana hak veriyorum. Peki, kendine ayırabileceğin bir 15 dakika olabilir mi? Senin seçeceğin herhangi bir günde, herhangi bir saatte, sadece 15 dakika. Ama yalnız. Yapayalnız. Cep telefonun kapalı olacak. Gerekiyorsa çevrene haber vereceksin, ben bir 15 dakika yokum diyeceksin. Eğer kendime ayırabileceğim bir 15 dakika yok diyorsan, önce, bir gün içinde kendime 15 dakika nasıl ayıramam sorusunun cevabını vermeye çalış, sonra bu yazıya geri dön.

O günü ve saati ayarladın mı? Örneğin Salı akşamı saat 19:00-19:15 arası senin. Ya da sabah 7:00 -7:15 arası.
Meditasyon nedir’i kavramsal ve bilimsel olarak açıklamadan önce kendi fikrimi söylemek istiyorum. Adına meditasyon de veya deme. Bunu belirli bir ritüel içinde yap veya yapma. Kendine ayıracağın en az 15 dakika olmalı gün içinde ve kendinle kalmalısın. Televizyon yok, cep telefonu yok, etrafında kimse yok. Rahat bir yerde oturuyor olmalısın. En rahat şekilde, mümkünse rahat kıyafetlerle. Mümkünse loş ve seni iyi hissettiren bir mekanda. Nefes alış verişlerini takip etmeli ve rahatlamalısın. Kendime zaman ayırdım, her şeyden uzaklaştım biraz diye düşünmen kafi. Sadece bunu yapmak bile bana göre meditasyondur ve hayatın hayhuyundan seni biraz rahatlatacaktır.

Gelelim meditasyon ne demek sorusunun cevabına. Meditasyon, Latince “meditatio” kelimesinden geliyor. Sözlüklerde, “kişinin iç huzuru ve sükûnet elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine verilen ad” olarak tanımlanıyor. Bu teknikler için standart bir meditasyondan söz etmek mümkün değil. Oturarak, ayakta, dansla, sözlü, sözsüz, sessiz, müzikli… Yüzlerce uygulama tekniği var.

 

Ben meditasyon yapmak için evimde rahat ettiğim bir odamı kullanıyorum. En az 20 dakikamı ayırmaya çalışıyorum meditasyon için. Işıkları kapatıp mum yakıyorum, o loşluk hoşuma gidiyor, beni sakinleştiriyor. Bir matım var, üzerine en rahat ettiğim şekilde oturuyorum. İnternette, spotify’da ya da satın alabileceğin DVD’lerde güzel meditasyon müzikleri oluyor. Bunlar genelde sözsüz, rahatlatıcı, sakin müzikler. Bazen doğa seslerinin kayıtları oluyor. Dalga sesi, rüzgar sesi, kuş sesi gibi. Bunları da kullandığım oluyor ve bana çok iyi geliyor. Gözlerini kapatmadan, belirli bir maddeye bakarak da meditasyon yapabilirsin. Ben gözlerimi kapatarak meditasyon yapmayı tercih edenlerdenim.

Yalnız kaldığımızda, sustuğumuzda ve hiçbir şey yapmadığımızda, çok normal olarak zihnimizden düşünceler geçecek. Bir şeyler düşünmeye başlayacağız. Bunlar gün içinde yaşanmış olaylar, sevdiğimiz birisi, kızdığımız birisi, geçmişte yaşanmış ve bizi olumlu ya da olumsuz etkilemiş meseleler olabilir. Kendimizi eleştirdiğimiz konular olabilir. Meditasyona ilk başladığımızda zihnimizin geveze bir insan gibi konuştuğunu fark etmemiz çok doğal. Bizim yapmak istediğimiz ise zihnimizi susturmak ve “o anda” olmak. O günde, o anda olduğumuzu, o odada yalnız, sakin ve huzurlu olduğumuzu fark edip anın güzelliğini yaşamak istiyoruz. Fakat zihni susturmak kolay bir iş değil. Ve işte, en önemli konu: Meditasyon zihni susturmak için “çaba sarf etmek” değil. Meditasyon çabasız bir eylem. Burada bilmemiz gereken şey şu. Öfke hissedebiliriz, acı hissedebiliriz, heyecan hissedebiliriz, telaş hissedebiliriz. Bunların hepsinin gelip geçici “hisler” olduğunu ve bizim özümüzün bu hislerle bir ilgisi olmadığını fark etmek istiyoruz burada. “Ben öfkeliyim” düşüncesi yerine, “şu konuya öfke hissetmişim” diyerek bu düşünceyi, bu duyguyu yakalamak istiyoruz meditasyonda. O düşünce ve duyguya uzaktan bakmak istiyoruz. Yunus Emre’nin dediği “bir ben var benden içeri” meselesi tam da bu işte. Nasıl ki biz hiçbir şey yapmasak da kalbimiz atıyor, kan pompalıyor, damarlarımızdan kan akıyor, işte zihin ve ego da bize sormadan bazı düşüncelere kapılıyor aslında. Biz o düşüncelerden ibaret değiliz. Biz insanız ve bu duygu ve düşünceler zihnimiz aracılığıyla bizden geçiyor. Buna şahit olmak istiyoruz meditasyonda. Yani bu duygu ve düşüncelerle aramıza bir mesafe koyuyoruz aslında farkındaysan. Böyle düşünmüşüm, böyle hissetmişim. Bu esnada ağlamamız, hatta haykırmamız bile olası. Gülmemiz de öyle. Bunlara izin vermek istiyoruz meditasyonda. Hiçbir duygu bastırılmamalı. Ben ilk meditasyon deneyimlerimde hep ağladım. Hatta ilkinde bilmediğim için ve çevremde başkaları da olduğu için bastırmıştım ağlamamı. Toplu bir meditasyondu. Rehberimize sorduğumda kendini bıraksaydın keşke, zaten amacımız bu, rahatlamak, bırakmak, demişti. Daha sonraki pek çok meditasyon çalışmamda rahat rahat ağladım.

 

Şahsen tek başına yapılan meditasyonları bu anlamda daha faydalı buluyorum ama bunun için elbette önce toplu meditasyonlarda işin mantığını kapmak gerekiyor bence. Sürekli toplu meditasyonlarla da devam edebilirsin, bu tamamen kişisel seçim. Bu arada bu toplu meditasyonlarda, ya da meditasyon yaptıran atölyelerde, yönlendirmeli meditasyonlar da var. Bu yönlendirmeli meditasyonları yine evde kullanmak için DVD olarak almanız ya da internette ses dosyaları olarak bulmanız da mümkün. Yönlendirmeli meditasyonlarda genelde size bazı imgelerden bahsedilir. Bir rehber, zihninizin problemlerinize odaklanmaması için sizi dış dünyadan ve yaşadıklarınızdan uzaklaştırmak amacıyla size bazı telkinlerde bulunur. Bu bazen de olumlama cümleleriyle yapılır. Örnek vermem gerekirse ya sizden doğada olduğunuzu hayal etmeniz, bunu zihninizde görmeniz için yönlendirir, ya da mutluyum, sağlıklıyım, her şey yolunda, kendimi seviyorum gibi olumlama cümlelerini içinizden geçirmeniz yönünde telkinlerde bulunur.

 

Erol Benjamin Scott ile açıkhavada yoga yapmadan önce meditasyonla başlıyoruz.

Meditasyon esnasında odaklanmamız gereken en önemli şey nefesimiz. Nefes alıp vermek yine bedenimizin otomatikman yaptığı bir işlem çok şükür ki. Fakat gün içinde nasıl nefes aldığımızın hiç farkında değiliz. Meditasyon esnasında burnumuzdan nefes alıp, nefesin burnumuzdan geçerek diyaframımıza dolduğunu fark ederek, sonra bu nefesi geri veririz. Diyafram nefesi, nefesin burundan alınarak akciğerlerin alt bölgesine gönderilmesi anlamına geliyor. Diyafram nefesi çalışmaları bilinçli yapılmalı bu arada, bunu da söylemek isterim. Çünkü diyafram nefesinde kalp daha fazla etki altına giriyor. Bu nedenle nefes çalışmalarında kalbe fazla yüklenmeden dengeli sürelerde çalışmak gerekiyor. Fazla oksijen almak baş dönmesi yaratabiliyor biliyorsun, bu yüzden başlangıçta kısa süreli baş dönmesi ve yorgunluk hissetmen normal. Diyaframı çalıştırmak ve diyafram nefesine konsantre olmak zaman alacaktır, bu konuda kendini zorlamamalısın. Eğer yapamadığını düşünüyorsan, başlarda bildiğin gibi nefes alabilirsin, sadece oksijenin burnundan girdiğini ve burnundan ya da ağzından çıktığını fark etmen, buna odaklanman yeterli olacaktır.
Her gün kendine 15 dakika ayırarak, nefesine, senden geçen duygu ve düşüncelere, dinlediğin müziğe ya da yönlendirmeli meditasyondaysan bu yönlendirmelere odaklanman, inan bana hayatında çok büyük değişikliklere sebep olacak.

Not: İngilizce takip edebiliyorsanız yönlendirmeli meditasyon olarak spotify’da yer alan bu listeyi tavsiye ederim. Namaste!

Empatik Olmak Ne Demek ki?

 

Zaman zaman bazı kelimeler, kavramlar, ifadeler giriyor hayatımıza. Çoğumuz, eğer ciddi anlamda ilgimiz yoksa, kulaktan dolma bilgilerle katıyoruz bu kavramları zihinlerimize. Empati de bu kelimelerden biri. Belki gerçekten duymaya ve kullanmaya başlayalı 10-15 sene olmuştur bu kelimeyi. Sempati kelimesine fonetik olarak benzerliğinden anlaşılamadı önce, sonra da birileri kısaca özetledi: “karşı tarafın yerine koyabilmek kendini”. “Biraz empati yap.” “Empati yeteneğin hiç yok” gibi cümleler kurmaya başladık.

Yanlış değil tabii tanım, ama eksik. Evet, karşımızdaki kişinin yerine kendimizi koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakabilme, onun duygu ve düşüncelerini aynı şekilde hissetmesek bile anlayabilme ve bu anlayışla ona yaklaşmaya empati deniyor kabaca. Bu yetiyi herkes kimi zaman kullanabiliyor, kimi zaman kullanamıyor.

Bununla birlikte, empati duygusu çok güçlü kişiler, bunlara “empath” diyoruz, neredeyse telepati diyebileceğimiz kadar güçlü bir algılama kabiliyetiyle, başka insanların hissettiklerini hissedebiliyor, aynı acıyı, aynı mutluluğu duyabiliyor, etraftaki enerjiyi kendine çekebiliyor, kişi ya da olay kendisine fiziksel olarak uzak olsa da, içinde bu hisleri yaşayabiliyor. Bu kişilerin EQ’ları yani duygusal zekaları da yüksek oluyor genelde, yani duygusal zekanın yüksek oluşu, bu duyguları anlamada yardımcı olan bir detay.

İnsanlara karşı anlayışlıyım, sadece kendi bildiğimi okumuyorum, başkalarının duygu ve düşüncelerine de değer veriyor, onlarla aynı duygu ve fikirde olmasam da saygıyla onları anlamaya çalışıyorum diyorsanız, tebrikler, siz empati yeteneği olan, duyarlı bir bireysiniz. Benim bahsedeceğim “empath” olmak ise bundan birkaç tık fazlası!

15’li, 20’li yaşlarımdan itibaren, hislerimle ilgili kendimi değerlendirdiğimde, bir şeyler biraz fazla geliyordu. Bu anlayışlı olmaktan farklı bir durumdu. Ben çok “fazla” hissediyordum. Gereğinden fazla sanki. Hatta bu bir seçim bile değildi. Birilerini anlamak için çaba sarf etmiyordum. Kibarlık yapmaya ya da kendimi eğitmeye çalışmıyordum. Zaten elimde olmadan, etrafımdaki her şeyi fazlasıyla algılıyor, hissediyordum sanki. Açıkçası duygusal zekamın yüksek olduğunu hep düşündüm zaten, fakat bu etrafımdaki her şeyi fazlasıyla hissediş, her insanın adeta içine girip damarlarında dolaşıyormuşçasına onları algılayış bir süre sonra beni hem endişelendirmeye hem de yormaya başladı.

Bunu biraz daha irdelediğimde, aslında çocukluğumdan beri böyle olduğumu, aile fertlerimin geçmişlerini ve şimdiki yaşantılarını kendim yaşıyormuşçasına hissettiğimi, hatta bir yük gibi onları sırtımda taşıdığımı fark ettim. Sanki onların geçmişini ben yaşamıştım, şu anda hayatta yaşadıkları mücadeleler olduğunda onları da sanki birebir ben yaşıyordum. Sorunlar yaşandığında, konu benle hiç ilgili olmasa da en az onlar kadar etkileniyor, üzülüyor, üzerine uzun uzun düşünüyor, gün içinde de bunun yorgunluğuyla başka şeylere odaklanamıyor, depresif ve yorgun bir modda geziniyordum ortalıkta. Sanki tüm dünyanın yükü benim üzerimdeydi. Arkadaşlarım problemlerini anlattıklarında da bu böyleydi, bir başarı elde ettiklerinde de onlar kadar seviniyordum. Aslında kendimle de irtibatta olan biri olmama rağmen, kendi sesimi gün geçtikçe daha az duymaya başladım. Hep başkaları. Önce ailem, sonra da en yakın arkadaşlarım. Onların dertleri, onların mutlulukları. Duygusal zekamdan ötürü, dinlemeyi iyi bilen biri de olduğumdan, güzel öneriler çözümler de getirebilen biri olup çıkmıştım, bu yüzden özellikle arkadaşlarım benim varlığımdan pek memnundular. İyi ki vardım yani ben. Kime anlatacaklardı yoksa, kim anlayacak, dinleyecek, beşer onar çözüm üretecekti olan bitene?

Çocukluğumdan beri en sevdiğim şey okumak, yazmak, araştırmak oldu. Çocukken aynı ansiklopedinin farklı basımları geçmiş bir şekilde elime, anneme “bak bu ansiklopedide kelebeklerle ilgili şunu anlatıyor ama bir diğerinde şunu eklemişler” gibi okumalar yapıyormuşum tıfıl boyumla ve o zaman epey genç olan annem, “Tanrım bu kız neden bahsediyor böyle” diye epey şaşırıyormuş. Zaten 3 yaşımda okumayı öğrenmişim ve beni 5 yaşında ilkokula vermiş ailem. O zaman altı yaşındaymış sınıf arkadaşlarım ve ben her şeyi sorgulayan, merak eden bir cüce olarak ortalarda dolaşıyormuşum. İlkokul öğretmenim, sen çok biliyorsun, sus demiş, düşünün.

Ortaokul yıllarımdan beri hep bir şeyler yazıyorum ve çok okuyorum. Meslek olarak da yazma çizmeyle ilgili işler yapmak istediğimi hissediyordum. Sanata düşkündüm. Piyano dersleri aldım çocukken ve çok sevdim, yetenekliydim de. Tiyatro kolundaydım lisede, yine aynı şekilde. Fakat işte bu herkesin derdini dert etmek, kendi sesini duymamak meselesinden ötürü, bütün bunlara güç vermekte eksik kaldım. Ailem tiyatrocu olmamı ya da müzikle ilgili bir iş yapmamı istemiyordu. Yazar olmamı da istemiyorlardı, ne yani, üç kuruş alıp sürünecek miydim? Bunların hepsini dinledim, anladım, hak verdim. Bir yanımsa (ah canım yanım benim), tamam ama yine de ben sırf para kazanmak için istemediğim işlerde çalışıp canımı sıkmayacağım dedi bana hep içerden. Maalesef hep para kazanma, “doğruyu” yapma kaygım oldu ve bu kaygım içten içe beni yedi, bu kaygıyla kendimi komple yeteneklerime bırakamadım ama en azından yörüngemden de hiç sapmamışım. Bu zamana kadar yine de hep yazarlık, editörlük, çevirmenlik, halkla ilişkiler, müzik gibi işlerde kendimi geliştirmeye çalışıp para kazandım. Aslında ailemden aldığım kaygı ile iç sesim hep savaş halindeymiş, bunu şimdi bu şekilde algılayabilip ifade edebiliyorum.

Birkaç sene önce boşandım, boşandıktan bir sene sonra ise full time işimden istifa ettim. Artık yüzleşme zamanıydı. Yalnız yaşayan 30’lu yaşlarının sonlarında bir genç kadın olarak ben kimdim? Ne yapmak, nerede yaşamak istiyordum? Nasıl ortamlarda bulunmak istiyordum? Binlerce soru. Buna izin verdim. Psikolog desteği de alarak.

Bu esnada yabancı kaynaklardan psikolojiye, kişiliğe dair çok fazla okuma yaptım, yapıyorum. Karşıma “empath” olmakla ilgili çok fazla makale çıktı. Okudukça bunun doğumumla bana verilmiş bir hediye olduğunu, fakat bunun tehlikeli bir hediye olduğunu, yanlış kullanırsam beni çok yıpratacağını, doğru kullanırsam ise pek çok avantajı olduğunu öğrendim.

Acaba siz de bir empath misiniz?

Okuduklarımdan aldığım notlardan da faydalanarak bir liste yapmak isterim. Benim gibi empath arkadaşların akla gelen ilk 25 özelliği şöyle:

1- Altıncı hissimiz çok kuvvetli. İngilizcede buna “gut feeling” deniyor. Yani neredeyse bağırsaklarının olduğu yerden gelen bir duyguyla, bazı şeyleri biliyorsun. Hissediyorsun ve o doğru çıkıyor. İç sesimiz genelde yanılmıyor. Bu oldukça büyük bir avantaj. Herhangi bir mekanda ya da biriyle birlikteyken can sıkıcı bir şey hissediyorsam, adını koyamasam da oradan uzaklaşıyorum ve mutlaka sonra ne olduğu çıkıyor ortaya. İyi ki öyle yapmışım diyorum. Bazen de “saçmalıyorum, ne var ki” dediğim ve iç sesime kulak vermediğim için çok pişman oluyorum. İç sesinizi dinleyin dostlar.

2- Sosyal ortamlara her zaman bayılmıyoruz. Kalabalıklar içindeki tüm sahtelikleri, tüm yalanları, tüm samimiyetsizlikleri hissettiğimiz ve bunu biz beceremediğimiz için üzerimize öküz oturmuş gibi oluyor bazen.

3- Başkalarının hislerini hissediyor, içselleştiriyoruz. İşte en tehlikeli kısım. Her şey bize yük olmamalı. Bunu fark ettiğimiz anda, bu duyguların ne kadarının gerçekten bizim duygularımız ya da bizimle ilgili duygular olduğunu değerlendirip, orada bırakmamız gerekiyor. Bazen başkalarının hislerini hissetmek, karşımızdaki insanın bize karşı hissettiklerini de anlamamızı sağlıyor, bu bazen hayal kırıklığı yaratsa da, uzun vadede yine bir avantaj. Kimse bize yalan yapamıyor işte, oynayamıyor, var mı dahası?

4- Şiddet içerikli ya da fazla trajik görüntüleri izleyemiyoruz. Bu bir film de olsa… Ben bir sinema yazarı da olsam izleyemiyorum, düşünün. Bazı arkadaşlarım bu konuda benimle epey eğleniyorlar. “Yahu film işte, artık sen de izleyemeyeceksen…” Gerçek şiddet görüntülerini söylemeye zaten gerek yok.

5- Söylediğiyle hissettiği çakışan kişiyi yakalıyoruz. İlle yalan söyleyeni yakalamak değil bu, bazen insan söylediği şeyle hissettiği şeyin çakıştığını kendi bile fark etmez. Üzgünüm, o iş bizde.

6- Acınızı paylaşıyoruz. Yok yok, lafın gelişi değil. Bir yeriniz ağrıyosa biz de o ağrıyı hissetmeye başlıyoruz. Ciddiyim.

7- Genelde sindirim problemlerimiz var. Solar pleksus adındaki çakra tam karnımızda, ben de dahil olmak üzere çoğumuz İrritabl Bağırsak Sendromu yaşıyoruz. Mide ülseri olarak da tezahür edebiliyor. Çok fazla hissetme ve bunları içerde taşıma sonucunda oluşan hastalıklar, ah ne diyeyim. Doktorum bana dişlerimi, yumruğumu sıkar gibi bağırsaklarımı sıkabildiğimi, içime attığım her şeyi dışarı kusmam gerektiğini, biraz “herkes” olmam gerektiğini söylemişti.

8- Genelde hayatlarında sıkıntı yaşayan insanları mıknatıs gibi kendimize çekiyoruz. İlgi ve anlayışla çevreliyoruz etraflarını göz açıp kapayıncaya kadar.

9- Bizi tanımayan insanlar bile dertlerini tasalarını getirip bize yüklemek istiyorlar. Dikkatli olmamız gereken bir nokta daha.

10- Sürekli yorgun hissediyoruz. Olumsuz enerjileri sünger gibi çekiyoruz. Her şeyi görüp fark ediyoruz. Bu da bedenimizi ve zihnimizi yoruyor. Yönetmemiz gereken bir özellik.

11- Bazı bağımlılıklarımız olabiliyor. Alkol, fazla yemek, uyuşturucu, seks gibi bağımlılıklar olabiliyor bunlar. Fazla yükü anca böyle atabileceğimizi düşünebiliyoruz. Kesinlikle yönetmemiz gereken bir özellik daha.

12- Çoğumuz holistik sağlık ve iyileştirme modelleriyle ilgileniyoruz. Mesela çoğumuz homeopatik tedavilere inanıyoruz. Çoğumuz yoga ve meditasyon yapıyor, bazılarımız reikiyle ilgileniyoruz. İyileşme yolunda aynı zamanda iyileştirebilmeyi önemsiyoruz. Burada bir empath olduğunun farkında olmak ve olmamak işin gidişatını değiştirebilen, önemli bir etken. Eğer bir empath olduğunun farkında değilse kişi, başkalarını iyileştirmeye takıntılı hale gelerek içindeki boşluğu doldurmaya çalışabilir ama kontrolsüz güç güç değildir biliyorsunuz, bu daha da fazla yük almak anlamına gelir. Bir empath olduğumuzu, bir takım yeteneklere sahip olduğumuzu bilerek başkalarına da faydalı olmaya çalışırsak, sınırlarımızı bilir, onları sağlıklı çizer ve başkalarına yardım etmek isterken kendimizi incitmeyiz.

13- Çoğumuz yaratıcıyız. Sanatla ilgileniyoruz. Hayal gücümüz epey geniş.

14- Bizim tek başımıza kalmaya çok ihtiyacımız oluyor. Yalnız vakit geçirmeyi seviyoruz ama sevmekten öte buna ihtiyaç duyuyoruz. Tüm enerjilerin dengelenmesi, temizlenmesi için buna ihtiyacımız var. Kendi sesimizi duyma ihtiyacımız çok yüksek. Şöyle bir benzetme geldi aklıma, sanki herkesin kulağı 1 desibel açıkken bizimki 5 desibel açık dış dünyaya, bu yüzden iç sesimiz soluk kalıyor kalabalıklar içinde, duyamıyoruz. O yüzden, lütfen biraz yalnız bırakın bizi 🙂

15- Çoğumuz odaklanma problemi yaşıyoruz. Yaptığımız şeye inanmıyorsak ya da yeterince ilgimizi çekmiyorsa çok çabuk sıkılıp kendimizi düşler aleminde bulabiliyoruz. Bir bakmışız yapmakta olduğumu işi bırakmış bir yerlere çiçek falan çiziyoruz.

16- Yukarıdakine ek olarak, evet her şey ilgimizi çekmeli. Yaptığımız her şeye %100 inanmalı, her şeyimizle orada olmalıyız. İşin içinde biraz alakasızlık varsa orada duramıyoruz.

17- Gerçekçilikten ölebiliriz. İşimize gelmese bile yeter ki gerçekler ortaya çıksın. En ufak bir sahtelikte nefes alamıyoruz.

18- Her şeyi bilmek ve anlamak zorunda hissediyoruz. Cevaplanamayan sorular da ne demek? Hemen açıklayın!

19- Empatlar genelde özgür ruhlardır, gezmeyi, özgür olmayı severler.

20- Dağınıklık bizi yorar.

21- Rutinler, kontrol, kurallar bizi boğar.

22- Genelde çok yemek yemesek de kilo alırız. Bu vücudumuzun bizi koruma şekli. Yarabbim!

23- Çok iyi dinleyiciyiz.

24- Narsisistleri mıknatıs gibi kendimize çeker, debelenir de debeleniriz. Bizim için en büyük zorluktur onlar, aslında yanlarında beş dakika bile duramamamız gerekir ama biz zorlukları sever, uğraşır dururuz. Bir narsisist için de bir empath bulunmaz nimettir. Yoksa kim onu bu kadar pohpohlasın, kendini iyi hissettirsin değil mi? Egoizm katlanamadığımız şeylerden yalnızca biri. Sizi bir yere kadar iyi hissettirebiliriz, fakat bir narsisist olduğunuzu anladığımız anda tüm bencilliğinizi yüzünüze vurur, sizi kendinizle yüzleştiririz, çekilin yoldan!

25- Bazen ortamdan kopuk hareketler yaparız. İçimize döneriz. O sosyal, hareketli halimizden eser kalmaz. Şaşırtırız.

Anlayacağın, zor iş empatik olmak. Fark edip yönetmek ise şahane!

Fazla Kilolarımı Nasıl Verdim? Amaç Kilo Vermek mi Yoksa Sağlıklı Yaşamak mı?

4 kiloya yakın doğmuşum. Yeni doğan bir bebek için oldukça tombikmişim. İki yaşıma kadar da tombikliğim sürmüş, zor yürümüşüm. Genç kızken hep balık etliydim. Sporla pek aram yoktu, çekinir, korkar, kendimi beceriksiz hissederdim. Boyumdan büyük bir bisiklet alınmış bana, binip düşmüşüm, bir daha da binmemişim. İleriki yaşlarda dizimde bir problem de çıkınca bisiklet yasaklandı bana. Hala içimde ukte, dizimi iyileştirip kendime güzel bir bisiklet alıp binmesini öğreneceğim. En sevdiği şehirlerden biri Amsterdam olan biri için büyük eksiklik!

Şaka bir yana 18-20-30 yaşlarımda, sporla işi olmayan, hımbıl diye niteleyebileceğiniz, hareketsiz, her zaman göbekli, eti yumuşak bir hatun oldum hep. Hiçbir zaman “şişman” olmadım belki, ama işte diyorum ya, hep bir hareketsizlik, bir yumuşaklık, güçsüz kollar bacaklar, tombik bir göbek…

İrade. Hiçbir zaman iradeli biri olduğumu düşünmedim. Uykuya, yemeğe her zaman düşkündüm. Tatlıya, içkiye. Biraz dikkat edeyim dediğim iki günün sonunda, gel rakıya oturuyoruz diyorsa biri, hemen gider, amaaan ölümlü dünya diye içerdim. Rejimdeyim dediğim halde, ama senin için yaptım denen keke pastaya dalardım.

Diyet kola olmazsa olmazımdı. Çikolatalı bisküviler, atıştırmalıklar. Hamburgerler, patates kızartmaları, cipsler. Ketçaplar mayonezler. Gece tv karşısında türlü yaramazlıklar. Bol kremalı şekerli Starbucks kahveleri.

Gece hayatını severim. Konserler, barlar. Eh, gelsin biralar, şaraplar, votkalar.

Kendimle ilgili düşüncem şuydu. Ben balık etli, hımbıl bir hatunum. Vücut yapım da belli yani. Eh, iradeli de değilim, seviyorum yemeği içmeyi. Ben hiçbir zaman fit bir hatun olamam. Zaten vücut yapım da şöyle, metabolizmam yavaş, hızlı kilo alıyorum…

.

2013’te kişisel antrenörlerin olduğu bir spor salonuna yazıldım. Aslında spor salonuna yazılmak olarak bakmamak lazım buna. Sadece sizinle ilgilenen bir spor hocanız var. Yürüyüş bandı dışında herhangi bir aletle çalışmıyorsunuz. Haftanın iki günü belirli gün ve saatler o hoca sadece sizin için orada. Randevunuz var yani. Ay Salı spor salonuna gidecektim ama gitmedim valla üşendim durumu yok. Orada sizi bekleyen bir hoca var. Bugün gitmezseniz arayıp ayarlayacak ve yarın gideceksiniz. Yine boyunuza kilonuza ve vücut durumunuza göre size verilmiş bir sağlıklı beslenme listesi var. Kahvaltı, ara öğün, öğle yemeği, ara öğün ve akşam yemeğinden oluşan bu besinleri tüketirken yemeğin fotoğrafını çekip kişisel antrenörünüze yolluyorsunuz. Eğer bulunduğunuz mekandan dolayı veya bir sebeple beslenme listenize uyamayacaksanız da aynı şekilde antrenörünüzle iletişime geçip alternatif bir yol buluyorsunuz. O anda bulunduğunuz yerin menüsünde ya da çevrede bulabileceğiniz, size en uygun yiyeceği ve miktarını size söylüyor. Bir başka kural, akşam 18.30-19.00’dan sonra hiçbir şey yememek. Çiğneme hareketi yasak. Şekersiz çay, kahve, su serbest.

Boyum 1.66. O zaman 63 kiloydum. Antrenörüm şöyle söyledi. Sen öyle çok kilo problemi olan bir kadın değilsin. Şu an bu salondan çıkıp gitsen ve ben hayatıma böyle devam edeceğim desen, kimse sana bir şey diyemez. Bu senin tercihin olur. Fakat sen bir kadınsın ve yaşın 30’un üstünde. Anne olursun, olmazsın. Ama hormonların çalışma şekilleri var. Fazla kilolarını atman yaşın ve kadın olman sebebiyle her geçen gün daha da zorlaşacak. Sonra oturmuş kilolarını hiç veremeyeceksin ve bu sağlık problemleri yaratacak. O kadar doğru bir zaman ki, gel fazla kilolarını at, sağlıklı bir yaşamı öğren, daha sonra anne olsan da olmasan da hiç sıkıntı çekme.

Bu yaklaşım bana çok mantıklı geldi. Nerede ne yiyor olduğuma olan ilgi ve spor saatlerinin günlerinin belirli olması, başımda beni hiç terk etmeyen bir spor hocasının olması da beni çok motive etti. Yine o dönem gittiğim salondaki Serkan hoca şunları da söyledi. İlk ay Melis. İlk ay sık dişini. Kolay olmayacak, ama değecek, inan bana. Hayatın boyunca bu kadar dikkat edecek değilsin. Ama ilk ay başlatmalıyız bu hareketi vücutta. Haftada 2 gün spor, 1 gün cardio, 1 gün de kendim yürüyüş yapmaya başladım. Akşam o kadar acıkıyordum ki. Bir akşam hocama yazdım, hocam akşam yemeğimi çok erken yedim, saat 9’a geliyor, açlıktan ölüyorum. Dolapta light yoğurt ve elma var, hangisini yiyebilirim? Hiçbirini dedi hocam. Hele elma, sakın! Dedi. E, peki ne yapacağım dedim. Uyu dedi. Sık dişini, geçecek bu günler demeyi de ihmal etmedi. Yattım uyudum.

Bir süre sonra etrafımdaki insanların karşımda bol kalorili tatlılar, içkiler, hamburgerler vs yemelerinden rahatsızlık duyacak bir kafaya geldim. Adeta onlara üzülerek ve biraz da anlamayarak bakmaya başladım. Bir insan kendisine bunu nasıl yapardı, sürekli o sağlıksız besinleri nasıl tüketirdi? Yok dediğim iradem taş gibi ortaya çıktı. Uzatmayayım. 5 aylık bir sürecin sonunda 8 kilo vermiş ve fit olmuştum. Sporu bıraktım, yürüyüşleri ve dikkat etmeyi bırakmadım. 1 kilo da kendim verdim.

Aradan yıllar geçti. Bu düzeni sürdürmedim. Ama sağlıklı beslenmenin ve sporun mantığını çözdüğüm için bir daha asla da eski kilolarıma geri dönmedim. Çünkü çok yediğim, içtiğimde mutlaka ona göre bir düzenleme yapıyordum artık. Daha hareketliydim, daha çok hayır’larım vardı. Bozdolabıma artık asla girmeyen şeyler vardı.

Kilo Verenler Kulübü

2017 Şubat gibi yine kilo aldığımı ve psikolojik olarak iyi olmadığımı fark ettim. Salmıştım. Umurumda değildi. Saat 11’lere kadar uyuyor ve düzensiz besleniyordum, gece de 3’lere kadar oturuyordum ve atıştırıyordum. Kişisel antrenörlerimden Suavi’yi aradım ve Kilo Verenler Kulübü‘nde yeniden başladım. Aynı tempoya. Yukarıda anlattığım mantık bende yeniden devreye girdi. Şu an itibariyle 40 günde 5 kilo verdim.

Buraya kadar her şey çok güzel. Fakat şunu eklemek istiyorum. Mesele kilo vermek değil. Mesele sayılar da değil. İnanın kaç kilo olduğum hiç umurumda değil. Ben artık alarm kurmadan 7.30’da uyanıp havanın durumuna aldırmadan sabah yürüyüşe çıkabilen, spor yapmaktan zevk alan, akşam 19’dan sonra yemek yemeyen, bu vesileyle gece saat 24, hadi bilemedin 01 gibi yatıp uyuyan, vücudundaki görsel ve hissel değişikliklere inanamayan biriyim. Sıkılaşmak bir yana, giysilerin üzerimde bambaşka durması bir yana, artık yürürken, koşarken kesilmiyorum. Üşengeçliğim kalktı. Hımbıllık? Ben mi? Yapmayın allahaşkına, neredeyse hiperaktifim diyeceğim 🙂

Bu mutluluğu yaşadıktan sonra geriye dönmek istemiyor insan asla. Çünkü yapabildiğini görmek insan için muhteşem bir motivasyon kaynağı. Ne yapabilmiş oldum ben?

Mideme söz geçirdim. Bedenime söz geçirdim. Nefsime söz geçirdim. Sonuçlarını da gördüm.

Yapamıyorum dediğim noktalar olmuyor mu? Elbette oluyor. Ama orada artık bahaneler yok. Ben böyleyim, benim yapım bu, vücudumun şekli bu, yaradılışım bu, güç bulamıyorum, kolay değil, dayanıksızım, hımbılım vs vs vs… Bu sesler kesildi. Bunların hepsi palavra çünkü.

Yapamadığımı hissediyorsam, hemen iç sesimi dinliyorum. Ne oldu? Yorgun olabilirsin. Dinlen. Ama bu yorgunluk nereye kadar? Sürekli yorgun olamazsın. Dinlendikten sonra devam et. Yılma.

Ne oldu? Moralim bozuk, enerjik hissetmiyorum. Tamam, çok normal. Neden moralin bozuk? Es geçmek, içe atmak yok. Önce onu çözelim. Bunun için eve kapanmaya, kendini yemeğe, içkiye vermene gerek yok. Önce kendini dinle. Nedir sorun, nasıl çözebiliriz? Onunla ilgilenelim. Ama bu arada kendimize iyi davranmaya da devam edelim. Sağlıklı beslenerek, hareket ederek. Meditasyon yaparak. Güzel müzikler dinleyerek. Sevdiğimiz, bize kendimizi iyi hissettiren insanlarla vakit geçirerek. Uykumuzu iyi alarak.

Ben sabah uyandığımda, yaşasın, mis gibi kahvaltı edeceğim diye uyanıyorum artık. Ne de olsa karnım dolu olmadan uyuyorum. Sabah ilk iş kendime şöyle kayısı kıvamında güzel bir yumurta haşlıyorum. Yanına küçük bir dilim peynir koyuyorum. Bir dilim çavdarlı tahıllı ekmek, 3 siyah zeytin, bol salatalık ve tatlı kırmızı biber de ekledim mi, değmeyin keyfime. Yanında şekersiz çay, bir bardak süt ya da benim tercihim genelde sade filtre kahve. O kahvaltı, bir mutluluk kaynağına, bir ritüele dönüşüyor.

Öğleden önce yarım elma ya da laktozsuz yoğurt (laktoz karnımı şişirdiği için laktozsuz süt ve yoğurt tüketiyorum, hem yarım yağlı da oluyorlar.), içine biraz müsli ya da 2-3 altınbaşak ile yine biraz kahve içiyorum. Öğle yemeğinde bir tabak sebze yiyorum. Akşamüstü bol salatalık domatesli ve kırmızı biberli, bir sandviç yapıyorum kendime, bir dilim de hindi füme koyuyorum içine. Akşam altı gibi bol salata ve ızgara. Köfte, tavuk ya da balık. Öğle ya da akşam yemeğine yoğurt, cacık eşlik edebilir. Akşam 12’ye kadar da gelsin çaylar kahveler.

Haftada bir öğlen, yemeğime bir kadeh kırmızı şarap eşlik ediyor, çok canım çekerse. Arkadaşlarla dışarı çıktıysam da bir bardak bol limonlu cin tonik içiyorum. Sonra limonlu soda ya da limonlu su ile devam ediyorum gece uzuyorsa.

Kendimi çok iyi hissediyorum çünkü sonuçlarını gördüğüm bu iradem kendime saygımı da artırıyor.

Şimdilik burada noktalayayım. Bir sonraki yazım “empath” olmak ile ilgili olacak 🙂

16 Gün Yollarda! [Ege-Akdeniz]

Doğma büyüme İstanbul, Kadıköy’lüyüm. 38 yaşındayım. 19 yaşımda çalışma hayatına başladım. İş yerlerim Taksim, Fındıklı, 4 Levent, Balmumcu, Şişli, Maslak, Zincirlikuyu gibi semtlerde oldu. Kısa bir dönem eski eşimle Gayrettepe’ye taşınmış olsam da genelde ev-iş, iş-ev arası toplamda en az 2 saatimi yollarda, trafikte, stres içinde geçirdim.

Moda

İstanbul muhteşem bir şehir. Türkiye’nin de, dünyanın da pek çok yerini gezdiğimi söyleyebilirim, hiçbir yerde göremediğim güzelliklere sahip eşsiz bir şehir İstanbul. Üstünde insan olmadığında. Toprak olarak, doğa olarak, mekan olarak. Artık İstanbul bir ülke haline geldi. Sığmıyoruz. Toplu halde çökeceğiz gibi hissediyorum.

Kiralar ateş pahası. İş yok. Eğitime, deneyime, beceriye saygı yok. Banka hesaplarınızdan gelen ve giden parayı izliyor ve şükür şu fatura da ödendi diyerek evinizde oturuyorsunuz. Eğer ödenebiliyorsa.

Son dönemde tüm dünyada ve ülkemizde yaşanmakta olan ve bizi zaten yeterince geren, üzen, psikolojimizi altüst eden terör olaylarının İstanbul’a da sıçramasıyla, bambaşka bir yere dönüştü İstanbul.

Herkes sinirli, agresyon doruk noktasında. İnsanlar mutsuz, suratlar asık. Hep bir yerlere yetişme çabası. Hep bir kaygı. Hep zorunluluklar. İstemediğimiz yerde oluşlar, istemediğimiz insanlarla muhatap oluşlar. Kendimize zaman ayırmaya imkan bulamamalar. Saçma televizyon programları. Gereksiz TV paketleri faturaları, dolduramadığın buzdolabında içi geçmiş sebzeler, içinde ne olduğunu bilemediğimiz, katkı maddeleriyle doldurulmuş sağlıksız paket besinler…

Ne yaşadığım şehirden, ne iş güç koşullarından, ne de yaşam biçimimden memnun olduğum, depresif bir döneme girmiştim. Önce dikkatimi İstanbul’u terk eden, Datça’ya, Marmaris’e, Kaş’a, Bodrum’a yerleşen ve yıllardır pek mutlu gözüken, 30’lu yaşlarda arkadaşlarım çekti. Hepsiyle internet vasıtasıyla yazışıp az buçuk fikirlerini aldım ama elbette herkesin kendi deneyimidir bu tarz şeyler. Nasıl bir insan olduğunuz, hayattan neler beklediğiniz, çevrenizi neyle doldurmak istediğiniz, nelerle beslendiğiniz, bir gününüzü nasıl geçirmek istediğiniz, çevreniz, hobileriniz, şans faktörü, o kadar çok dinamik var ki. Gel kendin gör dediler. Uzun süredir tatil de yapmıyordum. Bir anda, hızlı bir karar aldım. Kendime 15 günlük bir rota çizecektim, arkadaşlarımı ziyaret edip deneyimlerini yakından dinleyecek, görecek, kendimi de test edecektim. Oralarda yaşayabilir miyim, neler yaparım, yazı nasıldır, kışı nasıldır, kiralar ne kadardır vs vs…

Rotam şöyle olacaktı. Bodrum’da Pınar ablaları, Çağrı’ları, Uğur Bey’i  ziyaret edecek, Yalıkavak, Türkbükü, Turgutreis vs, gezecek, bakacak, öğrenecektim. Sonra Marmaris’e yeni yerleşmekte olan Emre’ye hayırlı olsun’a uğrayacaktım. Oradan caaanım Datça’ya geçecek, hem Zeren’le bir rakı sofrası muhabbeti yapacak, hem de yine Datça’da yaşar mıyım diye bakacaktım. Ve son durak elbette kalbimi her zaman fazlasıyla çarpıtan Kaş olacaktı. Orada da Müge, Emrah, Elif, Emir, pek çok can arkadaş vardı hem ziyaret edebileceğim, hem fikirlerini alabileceğim.

Bu rotayı çizip, biletlerimi aldıktan bir süre sonra bir türlü gelmeyen ilkbahar, iyi gitmeyen işler, zor ödenen faturalar derken bir silkinip kendime geldim ve derhal spora başladım. Ve de düzgün beslenmeye. 4 haftada 4 kilo vererek, kendimi muhteşem hissederek, bir yandan seyahatimi beklemeye, bir yandan da kafamda bazı fikirlerin ve duyguların oluştuğunu fark ederek:  ya bu sağlıklı yaşam ne güzel bir şey, bunun koçluk eğitimini alsam, kendime olduğu kadar herkese faydam dokunsa diye düşünceler gelmeye başladı, bu konuda araştırmalar yapmaya başladım.

Bu fikirler kafamda uçuşurken yolculuk günü geldi çattı. Pınar ablalar beni Yalıkavak’ta tatlı evlerinde konuk ettiler. Yalıkavak çok güzel bir bölge. Tam bir sahil kasabası havası. Denizi müthiş. Küçük bir çarşısı var. Plajları çok güzel. Mayıs olduğu için çok sakin, az turist var. İlk gittiğim gün inanılmaz bir fırtına vardı. O bile güzeldi valla. Yakışıyordu doğaya. Sonra hafiften düzeldi hava, eh ne de olsa Mayıs’ın başı. Her sabah kalkıp sahip boyunca yürüyüş yaptım. Sonra duş, güzel bir kahvaltı Pınar ablalarla veee çık dışarı, gez. İnsanlarla tanış, konuş. Havayı solu, kendini test et: buralarda yaşamak ister misin?

Türkbükü ve Yalıkavak özellikle çok güzel hissettirdi. Hiç ummuyordum ama yoksa Bodrum’mu? Neden olmasın? Duygularıyla ayrıldım bu güzel bölgeden.

Bu arada canım arkadaşım Çağrı ve eşi Arzu ile de Türkbükü’nde kesişti yollarımız. Onlar Bodrum’da epey zaman geçiriyorlar, İstanbul-Bodrum arası mekik dokuyorlar ama Bodrum’u iyi biliyorlar. Onlardan da bazı tüyolar aldım Bodrum’a dair. Çağrıcan yazdığı ilk kitap olan Anka’nın Kanatları‘nı imzalayıp hediye etti bana. Bu kitap yol boyunca o kadar güzel eşlik etti ki. Ellerine sağlık arkadaşım. Arzu’nun kitabı da yolda imiş, o da detayları anlattı. 🙂 Bu arada ben gezerken Türkbükü’nü epey beğendiğimi fark ettim ve böyle güzel bir bölgede yaşayıp hedeflerime odaklanabilirim diye içimden geçirmedim değil.

Türkbükü’nde Çağrı ve Arzu ile

Yine aile dostumuz Kuum Otel‘in sahibi Uğur bey’i ziyaretimde, ondan da tavsiyeler istedim ve onun da fikirleri ufuk açıcı oldu.

Yaıkavak’ta Yeşim sürprizi!

Şunu da anlatmadan geçmeyeyim. Bilge Adam’dan kurs arkadaşım Yeşim, benzer tarihlerde ben de Bodrum’da olacağım, haberleşelim demişti. Gitmeme az bir gün var, bir türlü arayamadım Yeşim’i. Ondan da ses çıkmadı, görüşemeden dönücez herhalde dedim kendi kendime. Bu arada Pınar abla bir gün önce ben Türkbükü’ndeyken çok yakın bir arkadaşıyla buluşmuştu, kuzenini tanıştıracak bana demişti. Ertesi gün, seni de tanımak istiyorlar, sen gitmeden birlikte bir kahve içelim dedi. Eh, elbette. Bir giderim ki, karşımda Yeşim! Pınar ablanın kankasının kuzeninin Yeşim çıkması? Muhteşem bir tesadüf değil de ne?

Dönelim rotama. Emre’yi Marmaris’te ziyaret edemeyeceğim bir durum oluşunca bindim feribota, veee Datça’dayım. Feribottan inince bizi merkeze götürecek servise bindiğimde yanımda oturan Günay hanımla nefis bir sohbete başladık. Uzun süredir Datça’da yaşayan ve hayatından gayet memnun, hoş bir insanla tanışmış oldum. Bana neredeyse kaldığım pansiyona kadar eşlik etti, hatta telefon numaralarımızı aldık birbirimizin, şimdi düşünüyorum da, gerçekten çok güzel bir insan çıkmış karşıma, ilk andan enerjimi çok yükseltmiş, buradan kendisine sevgiler 🙂

Fora’ya uzaktan bakış

Daha önce İrem’le kalmıştık Fora Apart’ta. 6-7 sene önce de olsa insan bildiği yere gelince bir rahat ediyor açıkçası. Zaten merkezdeyim, at eşyalarını en kötü, çık dışarı, ama yine de Fora Apart, at eşyalarını pansiyonlarından birkaç tık fazlası, kesinlikle tavsiye edeceğim bir apart otel/pansiyon.

Çok tatlı kafeler açılmış Datça’da. Hava mis. Ilık bir rüzgar var. Deniz dümdüz. Bu akşam bir kahve içeyim ve günü bitireyim, yarın Zeren’i ararım diyorum. Ama tabii sosyal medyada Datça’dayım demişim çoktan. Zeren’im de görmüş, e o zaman geliyorum yanına, bir saatim var dedi. Birlikte bir kahve içtik, kendimi daha da iyi hissettim doğrusu. Aslında bu hissimi biraz açmak istiyorum. Ben aslında kendi kendime bir program yaptım. Aldım sırt çantamı, yaptım rotamı, çıktım yola. Bu rotada olan arkadaşlarıma gelicem dedim ama onlara bağlı programlar yapmadım. Gelmişken uygunlarsa bir kahve içeriz tadında bir yaklaşımla çıktım yola, hem kendim özgür olmak istiyordum hem de kimseyi  zorlamak istemiyordum. Ama yine de yol boyunca uğradığım dostlar o kadar iyi hissettirdi ki kendimi bana. Doğru yoldasın diyen doğru kilit isimlerdi sanki her biri. Datça’ya da Zerenciğimi görürüm tabii ama burada yalnızım desem de ilk akşamımdan onunla kahve içtiğimi fark ettim bir an, üstelik ertesi akşam için rakı sofrası planı yapılmıştı bile. Güzel bir histi, her noktada can arkadaşların olması, hem özgür olmak ama bir yandan da yalnız olmamak. Ertesi gün Kargı Koyu’na gittim, otelime en yakın koy oydu ne de olsa. Belediye otobüsleriyle 10 dakikada gidildiğini öğrendim ve otobüs durağında beklerken üç tatlı teyzeyle sohbet ettim. Beş on senedir Datça’da yaşayan tatlı teyzelerdi hepsi ve hayatlarından memnun olduklarını anlattılar, beni de sırt çantalı görünce biraz soru yağmuruna tuttular elbet: yalnız mı geziyorsun kızım, nerelere gittin, gidiyorsun, gez tabii, gençlikte gezmek lazım…

Kargı koyu nefisti. Bol bol denize girdim, soğuk ayranlar içtim. Kitap okudum. Kendimleydim. Bir yandan yaz tatili insanı olmadığımı iyice fark ediyordum. Belki astım sıkıntım olduğundan, belki beyaz tenli olduğumdan, öyle temmuz ağustos sıcağı gelse de denize girsem, güneşlensem diyebilen biri olamadım hiç. Güneşlenmek için uzun uzun yatamadım o şezlonglarda. Denizi hep sevdim ama çok sıcak olsa da girsem demedim hiç. Kalabalıklardan da kendimi bildim bileli hoşlanmam. Uzun süredir bunu fark etmiş ve kendi seçimime hak tanımış biri olarak tatillerimi Mayıs’ta ve Ekim’de yapıyorum.  Datça ve Kaş o kadar güzel oluyor ki bu mevsimlerde. Denemediyseniz tavsiye ederim. Hem az insan, hem daha uygun fiyatlı odalar, hem de mis gibi bir hava. Sıcak, ama baymayan. Ilık rüzgarlı, bazen sert rüzgarlı, bir hırka giyseniz, ayağınıza bir spor ayakkabı giyseniz yetecek cinsten. Soğuk ama nefis bir deniz. Denizde en ufak bir koku yok. Datça koylarında denizde bir adet yosun, bir adet deniz anasına rastlamanız mümkün değil. Sanki sadece sizin için ayrılmış bir alana havuz gibi saf su eklenmiş. Dipteki beyaz kumlar ve beyaz çakıllardan dolayı yansımalar da beyaz. Deniz mavi ya da yeşilden ziyade şeffaf, bembeyaz görünüyor. Tertemiz. Mis gibi.  Saatlerce sudan çıkmadım herhalde. Zihnim öyle dingindi ki. Sadece oradaydım. Sadece bendim. Zaman kısıtlamam yoktu, mekan kısıtlamam yoktu. Bir yere yetişmem gerekmiyordu. Kafamı meşgul eden düşünceleri fark ediyordum, izliyordum onları. Vay be, bu demek epey beni meşgul etmiş diyor, sonra ana dönüyordum. Oradaydım. O an vardı sadece. Sadece ben vardım.

Kargı

Akşam Zeren’le rakı masasına oturuldu. Masanın ayakları denize değmek üzere, kumun üstünde. Mis gibi mezeler geldi. Rakı geldi, Datça’nın meşhur tarçınlı karanfilli ekmeklerinden geldi. Mis gibi bir akşam. Üzerime ince bir hırka ve ince bir elbise. Ayağımda spor ayakkabı.  O kadar hafifim ki. Zeren’le İstanbul’u, Datça’yı, hayattan beklentilerimizi, yaşadıklarımızı konuştuk. Muhteşem bir sohbetti, o kadar ait hissediyordum ki o an oraya. Her şey olması gerektiği gibi duygusu hakimdi. Sonra Zeren’in arkadaşları geldi. İstanbul Üniversitesi muhabbetleri başladı ve kahkaha krizleri geldi sonra. Datça’ya yerleşen bir çift te onlardı, çok neşeli, samimi insanlardı, buradan onlara da selam olsun.

Zerenciğimle Datça keyfi

Ertesi gün Palamutbükü’ne gitmek istedim. Onun servisleri başka yerden kalkıyormuş, onu öğrendim. Palamutbükü merkeze uzak. Eşyalarımı hazırlayıp çıktım yola. Geldiğimizde karşıma çıkan manzarayla adeta büyülenmiştim. Yalnızlık ilginç. Daha önce Palamutbükü’ne hep birileriyle geldim. İlk kez yalnız geldiğimde, bir de onu böyle ıssız gördüğümde, adeta nutkum tutuldu. Uçsuz bucaksız bir sahil sanki karşındaki, masmavi, dümdüz, dingin, plajda sadece bir kişi var. Bana özel hazırlanmış bir dekor, bir set gibi. Bir beş dakika oturup izledikten sonra üstümdekileri nasıl çıkardığımı bilmeden kendimi denize attım. Resmen çağırıyordu güzelliğiyle. İçimde ol diyordu, gel karışalım. Ağlayacak kadar mutluydum o an. Yine sonsuz bir özgürlük duygusu. Tüm deniz benim, tüm koy benim, burası benim. Beni bekliyormuş bu dalgalar, bu sular, bu kumlar, bu çakıllar. Gelsene karışalım diyorlarmış. Ama yılın bu zamanında gel. Kimsecikler yokken kavuşalım. Anla o an her şeyi. Hisset. Bir ol, tam ol. Sen ol. Doğru zamanda, doğru yerdesin. Her şey olması gerektiği gibi.

Palamutbükü

5 gün Bodrum’dan sonra 5 gün de Datça’nın tadını çıkardım. Muhteşem koylarında, tatlı kafelerinde, şirin sokaklarında, mis rüzgarıyla, lezzetli dondurmalarıyla, sevecen insanlarıyla.

Machu Picchu Cafe

Artık Kaş zamanıydı. İlknur ve Taşkın adlı dünya tatlısı çiftten ödünç aldığım çadırla Kaş Kamping’de kamp yapacaktım. Daha önce İgal’le Rock’n Coke’da çadırda kalmıştık, geçen sene de Güliz ve Emre’yle Burgazada’da. İlk yalnız çadır deneyimim olacak. Ben sanıyorum ki bir arabaya binicem Datça’dan, hop Kaş’tayım. Meğer önce Marmaris’e, oradan Fethiye’ye, oradan Kaş’a gidiliyormuş! Hemen plan değiştirdim. O zaman ben de bir gün Fethiye’de kalır, Ölüdeniz’e giderim!

Fethiye marina

Google amcadan bir Fethiye pansiyonu bulmasını istedim bana. Otogara yakın olmalıydı, eşyam çok. Karşıma Ferah Hostel Monica’s Place çıktı. Hemen aradım. Monica yer olduğunu söyledi. Fethiye arabasına bindiğimde hava beni epey korkuttu. Pansiyona vardım, beni tatlı kediler karşıladı 🙂 Eşyalarımı attığım gibi dışarı çıktım. Hava bozmuştu. Saat de geçti. Bir akşam yemeği yedim, sonra da Monica’nın tatlı kızı Sevtap’ın önerdiği Deep Blue Bar’a gidip bir cin tonik içtim. Dönüp uyudum.

Fethiye’de kaldığım pansiyon

Uyuyamadım. Fırtına, yağmur, sel gidiyor! Ertesi gün Ölüdeniz hayali suya düştü. Hava yağmurlu olmasa da epey soğuk ve bozuk. Gün içinde güzel bir kahvaltı yapıp sahili, çarşıyı gezdim. Kaş arabam 15’teydi. Korkum bu yağmurun devam etmesi ve çadırımın üstüne şıp diye damlayacak olması! Kamping’de çalışan arkadaşım Emrah, gel merak etme burada bir şey yok dedi.

Kalkan

Arabayla Kalkan’a geldiğimiz an iki sebeple çok mutluydum; bir, hava gerçekten de müthişti, iki, Kalkan otogarındaki bir anım canlanmıştı ve kendimi iyi hissettirmişti. Yıl 2014. Bir grup arkadaş Kalkan’da ev kiralayıp muhteşem bir tatil yaptık. Dönüşte onlar arabayla döneceklerdi, bense uçakla. Beni Kalkan Otogar’a bıraktılar, ben oradan Kaş’a gittim. Kamping’de nefis bir gün geçirdim tek başıma. Oradan Dalaman arabasına binip eve döndüm. Arkadaşlarım arabada zor bir yolculuk geçirdiklerini anlatmışlardı. İyi ki uçakla döndüm, iyi ki son birkaç saatimi Kaş Kamping’de geçirdim diye keyiflenmiştim. Yıl 2017. Ben bambaşka bir insanım. Yine tek başıma yollardayım, Kalkan Otogarı’ndan yine Kaş Kamping’e gidiyorum, bu kez 4 gece de çadırımdayım. Değişik bir gurur hissettim, belki biraz tarifsiz.

Kaş Kamping

Kamping’e geldim, Emrah çadırımı kurdu. Artık Kaş’taydım. Kaş’a 2013’ten beri geliyorum tatil için. Hep bir duygu vardı içimde Kaş’tayken. İstanbul’u terk etme düşüncelerim olmasa da, ne kadar ait hissediyorum derdim. Burada yaşanır derdim. Kendimden bir şeyler bulurdum. Datça’dayken bir ara Datça’da yaşamak ister miyim sorusunu cevaplandırmaya çalışırken, Kaş’ı da düşündüm. Datça ve Kaş birbirinden çok farklı hissiyatlar veren bölgeler. Baktığınızda liman bölgeleri, koylar, köyler, cafeler, yerleşim şekilleri benziyor gibi. Fakat duygusu aynı değil, hiç değil. Datça daha yumuşak. Kaş daha sivri. Datça daha yavaş. Kaş daha dinamik. Datça daha romantik. Kaş daha ayakları yere basan sanki. Ne demek bunlar diyebilirsiniz, neye göre. Bilmiyorum, sadece his. İki bölge gözümün önüne bir insan gibi dikilebiliyorlar. Ve bu benzetmeler geliyor işte aklıma. Fakat Datçadayken neden hep Kaş’ta yaşamak isterim dediğimin cevabını hatırlamadığımı fark ettim. Hatta Kaş biraz ürküttü beni ben Datça’dayken. Belki hem çadırda kalacak olmanın ufak bir heyecanı vardı üstümde, hem de işte o sivrilik neydi, onu bulamadım. Neden burası benlik diyordum, onu da bulamıyordum. Kaş’a adım attığım anda hatırladım. Neden öyle dediğimi. Aradaki fark, her şey içime doldu anında. Fakat bunun kelimesi yok. Açıklaması imkansıza yakın. Evet Kaş’a aidim ve nedenini bilmiyorum. Kaş’ta yaşarım evet. Bunlar ilk adımımda doldu içime. Çok dinamik ve iyi hissettim kendimi ilk andan itibaren. Yine doğru zamanda doğru yerde olma duygusu vardı.

Kaş Kamping bungalowlar
Çadırda uyanmak

Yine özgürdüm ama yine arkadaşlarım vardı Kaş’ta. Datça’da nasıl, bu akşam yalnız takılayım, yarın Zeren’i ararım dediysem, Kaş’ta da merkezin tadını çıkarırken Emir’i yarın ararım, hatta hiç aramayayım, çat diye Delos’a gideyim dedim. Delos Beach Emirîn işlettiği muhteşem bir yer. Limanağzı’nda. Merkezden tekneye biniyorsun, 10 dakika sonra oradasın. Yine bir beyaz su. Doyumsuz bir deniz, nefis şezlonglar, harika kokteyller, mis gibi yemekler, istersen bungalovlarda kal, istersen günübirlik takıl. Hah, nerede kalmıştık, merkezde tek başıma Kaş ne güzel allam diye gezinirken karşıma Emir çıktı tabii ki! Neden aramıyorsun madem geldin diye azarladı beni. Yarın gelecektim dedim gülerek ve Zeren’i hatırlayarak. Bebeğini nasıl görücem peki dedim, sen yarın Delos’a gel, çok tatlı arkadaşlarım var, akşam bize gidip rakı içecektik, sen de gelirsin dedi. Gelmez miyim?

Emir’i öpüp ertesi gün görüşmek üzere uğurladıktan sonra kendime deniz yatağı bulmaya, çarşıya girdim. Deniz yatağı ne alaka mı? O benim yatağım lütfen, öyle demeyin. Tamam, açıklıyorum. Benim uyku tulumum yok. Çadır için bir deniz yatağı al diye öneride bulundu İlknur, ser üstüne havlunu, yat üstünde. Mantıklı. Zor buldum ama sağolsun bakkal amcam şişirdi bile bana yatağı, pespembe bir yatağım vardı artık.

Ve çadırda ilk gece. Hava soğuk. Tahmin etmiştim. Kışlık bir eşofman altı, kışlık çoraplar, parmaksız ve ince bir eldiven, kapişonlu eşofman üstü, pike mevcut. Çadırının fermuarını açık bırakma sakın, yılanı var, akrebi var diyen bir Emrah! Gerçi ben doğadaki yaratıklarla ilgili sınavımı tek başıma gittiğim Kabak Koyu’nda vermiştim zaten ama olsun. Karınca bile istemiyorum kardeşim çadırımda! Neyse fermuar konusunda epey dikkatli davranıp, İlknurumun bana verdiği pilli ampulleri yaktım. Yatağımın üstüne havlumu serdim, üstte sıraladığım her şeyi giydim, üstüme pikemi çektim. Uyudum. Gerçekten de mis gibi uyudum. Gece 4 gibi tuvaletim geldiğini fark edip uyandım. Ve o an kısa bir panik yaşadım. Eee? Tuvalet? Hımmm. Iphone’un feneri. Allahtan Iphone’un şarjı da var.  Feneri yakarsın. Hızlı bir fermuar hareketiyle dışardasın.  Taşlı topraklı yollardan, komşu çadırlara çarpmadan tırmana takıla çıkarsın. İddia ediyorum bu tarz işletmeler arasında daha temizini asla bulamayacağınız o mis tuvalete bir şekilde ulaşır, dona dona tuvaletini yaparsın. Tekrar geri dönersin. Hızlı bir fermuar hareketi ve pembe yatağındasın! Tamam, bu mission da accomplished! 🙂

Bu kez uyumak biraz güç. Hava epey soğumuş. Rüzgar var ve çadırın “duvarları”nı oynatıp duruyor. Uyku esnasında bu hareketlere anlam veremeyip, ne oluyor yahu diye uyanıyorum arada. Bu arada deniz hemen önümde. Dalgaların sesi muhteşem. Ninni. Yarı üşüyerek, yarı seslerden korkarak uyuklarken birden, gerçekten de birden gün ağarıyor. Aaa saat kaç dememe kalmadan güneş bir yakmaya başlıyor, iki dakika önce üşüdüğün o çadırın içinde bir dakikadan fazla durman mümkün değil. O dar alanda üzerimdeki kışlık saçmalıkları bir şekilde çıkartıp altıma bir şort üstüme bir bikini üstü, ve dışardayım! Zıpppp fermuar!

Omlet diye çok cici bir yerde kahvaltı – Kaş

E saat 8 bile değil! Ne yapıcam ben? Yürüyüş! Sonra merkezde bir kahvaltı. Ohh. Eee? Saat 10. 11. 12. Tüm saatler benim. Atla tekneye, Delos’tayım. Ohh, mis gibi deniz. Güneş. Emir’le dedikodular. Kahveler çaylar. Arkadaşları muhteşem insanlar. Kakara kokoro. Birlikte Kaş’a dönüp akşam yemeği alışverişi. Eve gidiş. Henüz bir-iki aylık olan Deniz bebekle ve annesi Aslı’yla tanışış. Owww Denizzz, çok küçüksünnnn!!!

Mangal yakılır, şaraplar rakılar çıkar ortaya. Emir’in annesinin mezeleri? Espriler, şakalar? Nefis bir gece. (Emir’in arkadaşı Levent’in, lise arkadaşım Burcu’nun kuzeni çıkması? Artık şaşırmıyorum.)

Rock’çı Emir ve tayfası hahah

Hava iyice soğur. Emir sağolsun bana yere kadar uzun ve kapişonlu kalın bir hırka ile bir polar battaniye ödünç verir. Kamping’e kadar getirir.

Size şu kadarını söyleyeyim, o gece o hırka ve o battaniye hayatımı kurtardı. Buz gibi bir gece.

Bir akşam Emrah’la şarap eşliğinde sohbet. Kamping’de mutlu Emrah, keyfi yerinde. Sen de gel diyor, iş var burada.

Ertesi gün Kaş’a yerleşen ve yakın zamanda çocuğu olan bir başka arkadaşım Elif’in bana telefonunu verdiği Saniye hanımı arıyorum. Elif o dönem İstanbul’da, görüşemiyoruz. Saniye hanım hem bir otel sahibi, hem de emlakçı. Bana Kaş’ta kiralar, yaşam ile ilgili bilgiler veriyor. Kafamda iyice oturuyor birşeyler. Akşam Müge’yle buluşuyorum. Müge binrota’dan arkadaşım. O da kocası ile Kaş’a yerleşti. Onlar zaten turizmci. Müge’yi çok özlemişim, Sevgi diye bir arkadaşı daha geliyor, sohbet koyu. Akşam diyor gel, biz rakıya oturucaz eşimle ve Sevgi’yle. Ben yediğim içtiğime dikkat ettiğim için artık limitleri zorlamak istemiyorum, yemeğimi önceden yiyip onların rakı sofralarında kahveyle eşlik ediyorum kendilerine. Konu yine Kaş’ta yaşam malum. Keyifleri yerinde.

Genel anlamda arkadaşlarım bana, burada kiralar İstanbul’dan ucuz, hayat da öyle. Senin zaten mesleğin var, freelance çalışıyorsun, fakat burada da yapabileceğin işler var, bize sorarsan hiç düşünme diyorlar.

Düşünmez olur muyum hiç. Aldı beni bir düşünce 🙂

16 günlük bir macera. Hem yalnızdım hem değildim. Her şey tıkır tıkır gitti, çok ufak pürüzler dışında canımı sıkan, beni zor durumda bırakan hiçbir şey olmadı, olacak gibi olsa da ben müsaade etmedim, bu da hoşuma gitti. Elim kolum doluydu ama hiçbir şeye üşenmedim. Arkadaşlarımla çok güzel vakit geçirdim. Kendimle çok güzel yalnız kaldım. İki buçuk kitap bitirdim. Bir sürü yazı yazdım. Videolar çektim, fotoğraflar çektim. Anılar biriktirdim. Spontan yaşadım. Sağlığıma dikkat ettim. Neredeyse her gün yürüyüş yaptım. Bu 16 günlük tatilde bir gece rakı, iki üç kez de 1 kadeh şarap içtim. İki kez dondurma yedim. Bazen akşamları geç yemek yemek zorunda kaldım. Fakat bunun dışında sağlıklı beslenme düzenimi hiç değiştirmedim.

Farkında olmadan yollardayken tenimin ve saçımın rengi değişmiş, çok hoşuma gitti. Bu 16 gün içinde 1 kilo 200 gram vermişim, bu da çok hoşuma gitti.

Şunu fark ettim. Ben her yerde yaşarım. Yeter ki hem yalnız kalabileceğim, hem de arkadaşlarımla vakit geçirebileceğim alanlar olsun. Deniz olsun. Çok sıcak olmasın ama tenimin ve saçımın rengi de dönsün. Üreteyim, meşgul olayım. Gösteriş olmasın hayatımda, her şey doğal olsun. Dolduralım sırt çantamızı gidelim işte. Bazen bir otel odasında kalalım, bazen bir çadırın içinde üşüyelim. Hayat bu çünkü.

Kaş’a aşığım. Enteresan. Hayatımın bir dönemi orada geçecek, hissediyorum.

Tek başına seyahat etmek isteyen, daha önce etmemiş olduğu için çekinceleri olan, benim rotamın içinde geçen yerleri merak eden, ya da bu seyahatle ilgili herhangi bir sorusu olan varsa, seve seve yanıtlamak, yardımcı olmak isterim. Uğradığım duraklar, kaldığım pansiyonlar, harcanan para, çadır detayları veya aklıma gelmeyen herhangi bir konu olabilir. Lütfen yaz.


I was born in Kadikoy, Istanbul, Turkey. I have lived here my whole life. I started working when I was 19 years old. My offices were always far from my home, so I spent nearly 2 hours in traffic, with stress for about 15 years.

I love Istanbul. I think it’s a great city. We’re so lucky actually. I have travelled so many places in the World and yet I know that Istanbul has so many beauties nowhere has. Tha natüre, the history, the sea and everything. But… when there’s no people on it. Ha-ha. I mean Istanbul is like a country now. We don’t fit in. It feels like it’s gonna collapse one day. We cannot live the beauties of the city because of the crowd and traffic and stress.

On the other hand, the flat rents are huge. We cannot earn that much money to be able to pay these rents and also have a reasonably comfortable life. The terror that has been going on all over the world has also spread to Istanbul as well. It’s a completely different city nowadays. Everyone is so angry, stressful, tired, afraid, unhappy. No one is living the life they want. No one is at the place they want to be. We have no time for ourselves. We hate our jobs. We hate the TV shows. We eat unhealthy, processed food to be quick.

When I really felt miserable inside these, something got my attention. I had friends, aged between 30 and 40, that decided to leave Istanbul and start living in places like Datca, Kas, Bodrum etc.. (mediterrenean and aegean region of Turkey) I have been following them from social media for a while and they really seem happy. Of course this is a matter of what you expect from life. What kind of a person you are, what you expect your environment be like,what you want to feed yourself with. What your hobbies are. What you want to spend your day like. Also there’s this “luck” thing. Anyway, I decided to make a travel route and visit these friends of mine to see what they are surrounded with, to talk with them and hear about their life. Maybe, I could also decide to move to one of those beautiful cities, towns, villages.

It was also the time I started working out and eating healthy. I lost some pounds and I was feeling very well. So at that time, becoming a health coach was also on my mind but before that I was in need of a holiday and a research travel for moving from Istanbul.

My first stop was Bodrum. I stayed with aunt Pınar who is a very dear friend of my mum. They moved to Bodrum about 2 years ago with her husband. Yalikavak, Bodrum is a very nice region. I really loved the place. It was May so the weather was not so hot but it was really nice. I also made some plans with other friends who were in Bodrum at the time. I stayed 5 days. Turkbuku and Yalikavak was great places in Bodrum, so I really thought maybe I could think of moving there.

Second stop was Datca. A place I already adore. I stayed in a hostel where I had stayed before and really love. Lots of new cafes welcomed me on the center of Datca. Then I met my friend Zeren who moved to Datca from Istanbul about 5 years ago. We had a very nice dinner together with some raki and she told me all about her life in Datca. It was awesome. Being in Datca really calmed me down. It was like a fairy tale. The natüre, the people, the calmness, everything is really great. I love staying in Datca. I stayed 5 days, swam in the most beautiful sea bays, ate the most delicious food.

My third stop would be Kaş. But I found out that to go to Kaş from Datça, you need to first go to Marmaris, than to Fethiye, and then to Kaş. It would be a very tiring way so I decided to stay one night in Fethiye. I found a small hostel and wandered around Fethiye as well. The weather was not so nice while I was there so I couldn’t swim but it was a different experience for me, the spontaneity of my travelling.

My fourt stop was Kaş. Beautiful Kaş. I went to Kaş Camping with the tent I borrowed from my dear friends. It would be my first experience in a tent alone. It was also great. For 5 days I met my friends who moved from Istanbul to Kaş, I swam, I did my walkings, I wandered around, met new people, some Ukranian tent neighbours for example, it was awesome. When this travel finished, I thought I would want to live in Bodrum or Kaş. But Kaş is always my favorite. There’s something I cannot put into words that attract me in Kaş. I feel like I belong there. It’s my kinda place.

I realised I can live anywhere. I want to have a balance about some space where I can both be alone and also spend time with my friends whenever I want to. I want sea. I don’t like the heat so much, but of course getting tanned and having sunbleached hair is not bad at all. Let me produce some stuff. Let me be busy with something I love. I don’t want and glossiness in my life, I want everything to be natural. Let’s go anywhere with our backpacks. Sometimes in a hot and cozy hotel room, sometimes in a tent, feeling the cold breeze. This is what life is all about.

If you have never travelled alone before, if you have questions in your mind, feel free to write to me, ask me anything. I can answer some questions I guess after this experience. It can be about the stops I made, the hostels I stayed, the Money I spent, the details about sleeping in a tent or anything.

 

Bloguma Hoşgeldin!/Welcome to my Blog!

Merhaba, ben Melis Zararsız. Blogumda çoğunlukla sağlıklı ve mutlu bir yaşam stili hakkında yazıyor olacağım. Zor bir çocukluk geçirmiş olan, kendisini hep farklı ve hassas hisseden ve bunun sebebinin bir “empath*” olmak olduğunu çok geç keşfettiği için kendi kendini o noktaya kadar epey hırpalayan, fakat bunu anladığı, ismini koyduğu ve benzer ruhlar bulduğu, benzer hikayeler okuduğu anda kendiyle barışmış, 30’lu yaşlarından sonra hayatını yeniden şekillendirmeye başlamış bir genç kadınım. Devamında mutlu olamayacağımı ve edemeyeceğimi fark ettiğim, konfor alanı bol evliliğime ve işime son vererek, yalnız yaşayarak ve freelance çalışarak başlattım bu süreci. Psikologlar, danışmanlar, yoga, meditasyon, felsefe ve psikoloji kitapları, yalnız çıkılan seyahatler destekledi bu süreci.

Editörlük, sinema yazarlığı, çevirmenlik yaptım, yapmaktayım. Yakın zamanda kendimi bu işlerimi sürdürürken hayata karşı motivasyonsuz hissetmeye başladım ve bunu hissettiğim anda, Kilo Verenler Kulübü kurucusu, eski kişisel antrenörüm (PT) Ali Suavi Eröz‘ü aradım. Onun da desteğiyle hayatımı yeniden düzene soktum, haftada iki gün spor yapıp, üç gün yürüyüş yapıp, ciddi anlamda sağlıklı beslenmeye başladım. Tüm yaşama bakışım, kendime bakışım, kendimle ilişkim, hayata tutunuşum, yaşam stilim değişti. Bunu beni tanıyanlar bedenimden de, ışıldayan gözlerimden de anlayabiliyorlar. Bu artık dönemsel bir spora başlama ya da dönemsel bir “rejim” değil. Kendisini seven, kendisine saygı duyan bir birey olarak ben artık sabahları erken kalkan, sağlıklı beslenen, gerekli bedensel aktivitelerini gerçekleştiren bir insanım, bu artık bir yaşam stili.  Şimdiki isteğim her şeyin mümkün olduğunu, tüm gücün bizde ve içimizde olduğunu kendimden yola çıkarak herkesle paylaşmak, bu konuda eğitim alıp (sağlıklı yaşam, sağlıklı beslenme), ihtiyacı olanlara destek olmak ve bu fikri büyüterek güzel bir kapı açmak. Bu şekilde kendi gelişimimi ve asla bitmeyecek öğrenme sürecini kendi adıma da sonsuz kılmak… Bu süreci başlatmadan önce de, başladıktan sonra da sitemin blog sayfalarında konuyla ilgili yazılar paylaşıyor olacağım.  Önerilerinize, yorumlarınıza açığım.

*Empath: Aslında empatik anlamına geliyor. Özellikle ingilizce kullandım kelimeyi, çünkü empati kelimesi çok fazla kullanılan bir kelime haline geldi son son, kişisel gelişim kelimesinin içi nasıl boşaltıldıysa maalesef empati de bilip bilmeden kullanıldığından, ben “empath” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Bir sebebi de yabancı kaynaklarda empath olmanın ne demek olduğuna dair çok daha doyurucu makaleler okumuş olmam. Bir empath, basitçe, karşısındakine empati kurabilen, yani onu anlayabilen biri değil. Bir empath, doğumuyla, bir hediyeyle geliyor aslında. Bu o kişinin bir özelliği. Ama bu hediye, kullanması çok kolay bir hediye değil. Empath’lerin hisleri çok kuvvetli. Etrafındaki insanların, olayların yarattığı enerjilerin tümünü hissediyorlar. Bazen etraflarında olmayan ama uzaktan gönderilen enerjileri bile hissedebiliyorlar, fark edebiliyorlar. Bu enerjiler onlara yük olabiliyor. Yaşanan her şeye karşı fazla duyarlı olabiliyorlar. Kendilerine ait olmayan üzüntüleri, acıları, sıkıntıları kendi dertleriymiş gibi hissedebiliyorlar. Farkındalıkları, duygusal zekaları çok kuvvetli. Adeta ortamdaki enerjiyi emebiliyorlar ve bu onlara zarar verici boyutlara gelebiliyor. Bir empath, bunu yönetmeyi öğrenmesi gereken, hassas ve güçlü bir karakter.  Bu konuda sevdiğim bir Türkçe makale burada.

Hatta düşündüm de ben  bu empath olmakla ilgili ayrıca bir makale yazayım 🙂

Fakat bu merhaba’dan sonraki ilk yazım 15 günlük yolculuğumla ilgili olacak.

Merhaba!


Hi, I’m Melis. I will mostly be writing about a healthy and happy lifestyle. I am a young woman who had had a hard childhood, feeling myself “different” and “sensitive”  since then and therefore struggling with myself until finding out that I was a total “empath” and after realizing and naming that, after finding similar souls, reading lots of stories about it,  I made peace with myself. I started the process by finishing a  “comfort zone “marriage I knew I wouldn’t be happy and I wouldn’t be able to make the other person happy continuing. I also quit my “comfort zone” job which I was not happy anymore.  I started to live alone, to work freelance.  Psychologists, consultants, yoga, meditation, books about philosophy and psychology, travelling alone and stuff like these supported this process.

I have been working as an editor, a movie critic, a translator. Lately, I started to feel unmotivated to life while dealing with these. I immediately called my former personal trainer Ali Suavi Eroz and we started working. Thanks to his support, I reorganized my life, I started working out 2 days a week + 2 days cardio + 1 day walking outdoors. I started eating clean which is not making a diet. In a month, the way I look at life, the way I look at myself, the relationship with myself, the way I hold on to life, my life style completely changed. People who know me can tell by the way my body and the sparkle in my eye changed.  It’s not a periodical working out or diet programme. I, as an individual being that loves and respects herself, get up early, eat healthy, make the needed pyhsical activities for the rest of my life. This is a life style now. Now what I want is to share with everyone that everything is possible, that the power is inside all of us, that health is the most important thing to feel happy.  I want to educate myself on healthy living coaching and support people who need it and to open a door by developing this idea, and by doing this, making my own personal growth and learning process forever. I’ll be developing my website about being a healthy living coach and I’ll be writing articles in this blog part regularly. I’m open to suggestions and comments.

I decided I’ll be writing about what it means to be an empath, soon. But my first post after this hello will be about my 15 days travel which I came back home only 2 days ago.

So, hello there!