Dünya Vegan Günü’nde Vegan Derneği Etkinliği’ndeydik

Her yıl 1 Kasım Dünya Vegan Günü ve 1-7 Kasım Dünya Vegan Haftası nedeniyle dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen farkındalık etkinliklerinin Türkiye ayağı da oldukça güçlüydü.

V-Label ana sponsorluğunda Türkiye Vegan Derneği Organizasyonu için 3 Kasım Pazar günü Wyndham Grand İstanbul Kalamış Marina Hotel’deydik. Oturumlar başlamadan önce stant açan vegan ürünlere bir göz gezdirdik. İlgimi çekenler şunlar oldu:

Levom Food, natürel, vegan, katkısız, glutensiz, şeker ilavesiz, sağlıklı meyve ve kuruyemiş barlarını tanıtıyordu. Doğrusu çok lezzetliydi.

Orfa The Standart Vegan, vegan peynirlerini, yoğurt ve mayonezlerini tanıtıyordu. Lezzetliydi. Bu tarz ürünlerle ilgili düşüncem şu, bir insan vegan olmayı tercih ediyorsa, sütün peynirin yumurtanın yerine ne koymalıyım diye düşünmez gibi geliyor, ancak pek çok yemek tarifinde de kıvam vermesi, sıvı olması, pişmesi için gerekli malzemeler olabiliyor. Bu peynirler, yoğurt ya da mayonezler de bazı tariflerin içinde kıvam verici, sıvılaştırıcı olarak kullanılabilir.

Verita Meyve, tropikal, orman ve geleneksel meyveleri, meyve salataları ve meyve suları olarak servis ediyorlar. Çok leziz.

Otacı, benim zaten kullanmakta olduğum ve çok da memnun kaldığım bir marka. 60 yılı aşkın eczacılık deneyimleri var. O gün de promosyon ürünler hediye ettiler. Gül suyu, kremler, şampuanlar, saç yağları. Hepsi doğal ve vegan.

Fomilk, bitki bazlı sütlerini tanıttı. Ben ilk kez şekersiz fındık sütünü denedim. Badem sütü ve hindistan cevizi sütü tadını biliyordum, bu biraz buruk ve sert geldi ama alışmak meselesi. Peynir markasında da dediğim gibi, kek, kurabiye gibi pişen ürünlerde kıvam verici olarak, hayvan ürünü süt yerine kullanılabilecek, sağlıklı ürünler bunlar. Fakat Fomilk, bu ürünlerin şekerlilerini de çıkarmış, bana çok gereksiz geldi. Tatsız bulanlar hindistan cevizi şekeri ya da vejeteryan ise bal ekleyebilir.

Karnımız acıktığında da lezzet durağımız bir falafel markası oldu.

Oturum ise Ebru Arıman‘ın açılış konuşmasıyla başladı. Sonra Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu, havyan deneylerine nasıl karşı durduğunu anlattı. Okulda hayvan üzerinde deney yapmayı reddedip Avrupa İnsan Hakları’na başvurmuş. Hayvan üzerinde denenmiş pek çok ilacı kullanan annelerin çocukları kolsuz bacaksız doğmuşlar. Hayvan testlerinin hiçbir işe yaramadığı kanıtlanmış, %96’sı işe yaramamış. Olayın ahlaki boyutuna değindi Kınıkoğlu, doğuştan zeka geriliği olan, ya da dilsiz birinin üzerine nasıl deney yapılmıyor, deney uğruna bu kişiler öldürülmüyorsa, hayvanlar da sadece konuşmadıkları ya da bizim kadar zeki olmadıkları için bu deneylere maruz kalmamalılar. Bu bir nevi kölelik mantığını kabul etmek aslında, ya da kadın erkek eşitliğini kabul etmemek gibi, bir nevi ırkçılık aslında.

Oğuzcan Kınıkoğlu akıllı telefonlarımızda kullanabileceğimiz bir uygulamayı da tanıttı: “Deneysiz” adında. Hangi markette hangi ürün deneysiz, kontrol edebiliyorsunuz.

Gazeteci Melda Onur da veterinerlik fakültelerindeki vicdani red hakkından bahsetti.

Vegan Dr. Suat Erus, Medya’nın veganlığa nasıl karşı olduğunu trajikomik örneklerle anlattı. Bir tane de belgesel önerisi oldu:

Dr. Munkhtsetseg Banzragch Yağcı, b12’nin artık ulaşamadığımız bir vitamin olduğuna ve hayvanlara ekstradan enjekte edildiğinden bahsetti. Haftada bir takviye olarak alabileceğimizi söyledi ihtiyaç durumunda. Mikrobiyata’nın nasıl incelenebileceğinden bahsetti. Benim de yaşadığım irritabl bağırsak sendromunu anlattı. Herkesin özgün mikrobiyatası 1 – 5 arası olmalıyken eksik bakterilerin ortaya çıktığını söyledi. Bozulmuş bağırsak mikrobiyotasını düzenlemek için Fekal Mikrobiyata Transplantasyon tedavisinden bahsetti. Probiyotik kullanımının maalesef ticarete dönüştüğünü ekledi. Yoğurtun fermente halinin sağlıklı olduğunu söyledi. Su bazlı kefir de yapılabileceğini söyledi. Protein eksikliği diye bir hastalık yoktur, besin yetersizliği vardır dedi. Protein’den çok lifin önemli olduğunun altını çizdi. Örneğin şekersiz fındık ezmeli bir dilim tam tahıllı ekmeğin yeterli olduğunu söyledi. Enflamasyon varsa feritin artar, düşük çıkması sorun değildir, hemen demir eksikliği diye tanı koyup ilaç almak gerekmez dedi. Besin piramidini ilk kez Kanada’nın değiştirdiğini hatırlattı. Chia tohumunun çok fazla tüketilmemesi gerektiğini, günde bir kaşık chia tohumunun yeterli olduğunu iletti.

Günde 3 milyar hayvan, yemek olmak için öldürülüyormuş. Bunun yanısıra dövüşler, yarışlar, faytonlar, ilaçlı sularda akvaryumlar, kürkler, ipekler, timsah derileri, av turizmi…

En çok kalp hastalığından ölümlerin gerçekleştiği, bunun da gıda kaynaklı olduğunu hatırlattı.

Veganlığın bir felsefe olduğu, bunun yanısıra, vegan beslenen birinin kalori yakma oranının da %16 arttığı söylendi.

Dünyanın yüzde yedisi veganmış. Türkiye’de de 1500’e yakın marka, vegan etiketi için başvurmuş.

Daha pek çok önemli konuya değinildi, bu etkinliğin oluşmasında katkısı olan herkese teşekkürler.

Sizin için aldığım toplantı notları bu kadar, umarım faydalanabilirsiniz.

SUSAMAM’LA İLGİLİ SUSAMADIM

Bir gece saat 04:00 gibi uykum kaçtı. Twitter’da gezinirken SUSAMAM’a rastladım. O günüm o saatte başlamış oldu, uykuya geri dönmem artık mümkün değildi.

Ben kimim? Herhangi bir vatandaş. 40 yaşındayım. Çocukken piyano eğitimi aldırmış ailem sağolsun, kulağım vardır, sesim de fena değildir, arkadaşlarla birkaç stüdyo ve sahne denemem oldu. İlk dövmem müzik notasıdır, kültür sanat alanında çalıştım hep, özellikle de sinema alanında ama bana sorarsan insan her türlü sanat dalı olmadan yaşayabilir, müziksiz eksik kalır.

Sinema konusunda gazetecilik, içerik editörlüğü yapıyorum uzun sürelerdir. Müzik gruplarına menajerlik yaptığım da oldu, klip çekme denemem de. Bunları yazma sebebim, SUSAMAM’a dair duygu ve düşüncelerimi okurken biraz nerelerde gezinmişim fikir edinmen. Müzik konusunda bir uzman değilim ama müzikten hiç anlamayan biri de değilim.

SUSAMAM, uzun süredir dinlediğim en vurucu müzik eseri. Evet, politik ve muhalif bir eser.  Son dönemde toplum olarak yaşadığımız pek çok can sıkıcı konuyla ilgili sağlam bir manifesto denebilir.

Rap müziği genelde muhaliftir. Hızlı ritmle söylenen sözlere sahiptir tüm rap şarkıları. R harfi ritmden P harfi ise poem’den yani şiirden gelir. Susamam bu bağlamda diğer rap şarkılarından farklı değil. Ritmik şiirlerden oluşuyor çoğunlukla, bazı yerlerde şiir gibi okumaların dışında şarkı şeklinde melodik bölümler de mevcut.

Diğer rap şarkılarından en büyük farkı uzunluğu aslında. Hatta diğer tüm şarkılardan farkı diyebiliriz. Elbette örnekler var ama alışık olduğumuz şarkılar 3-5 dakika olduğu için 15 dakikalık bir rap şarkısına alışık değiliz, kabul.

Farklı müzisyenlerle biraraya gelinmiş, farklı konseptler oluşturulmuş, farklı temalar belirlenmiş, farklı konulara değişik müzikler, sözler yazılmış, bir kolaj elde edilmiş. Ancak bu, işin çorbaya dönmüş olması anlamına gelmiyor, bu da mümkündü ama aksine başından sonuna zaten genel bir duruş ve bu duruşun getirdiği bir düzen hakim olmuş parçaya. Geçişler oldukça profesyonel biçimde oluşturulmuş.

Sıkıcı olduğunu, didaktik olduğunu, müzikal olmadığını ve ritmsiz, duygusuz şekilde cümlelerin okunduğunu söyleyenler olmuş, bazı müzik otoriteleri de, “aslında bu müzikal anlamda değerlendirilmemeli, didaktik gibi görünmesi ve sıkıcı olması normal, bu daha çok bir manifesto ve çok vurucu şeyler anlatılıyor, onlara odaklanmak lazım” demişler. Ben açıkçası buna katılmıyorum. Sıkıcı mı? Siz ciddi misiniz? “Can sıkıcı” diyorsanız, o başka bir şey, konular hepimizin canını acıtan konular, bu şekilde söylüyorsanız ne ala, ben her seferinde gözyaşları içerisinde dinliyorum/izliyorum. Ama bahsedilen sıkıcılık 15 dakika olmasından ve cümleler içermesinden (?) dolayı, gerçekten “sıkıldım, akmıyor, dikkatim dağıldı” şeklinde bir sıkıcılıksa, özür dilerim ama bence orada başka bir sorun var.

Çoğu rap şarkısında cümleler didaktik bir hava estirebilir, bu, bu müzik türünün tabiatından kaynaklanır. Ha bu arada, şarkının bazı bölümleri hiç didaktik değil ve yukarıda yazdığım gibi bazı bölümler bildiğimiz, alıştığımız “şarkı” tadında, örneğin Aspova: “Dünya, dönsün başım gibi, aklımı kaybederek, rüya, nefesim, iç sesim, düşerim derinlere” diyor,  örneğin Miraç’ın bölümünün ilk kısmı, örneğin Mert Şenel’in bölümü: “Fırtınadan kopup giden dalların bir tanesiyim, fazla yol almış ve yıpranmış, içimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok, bazen evsiz bir çocuğun hikayesiyim” ve en önemlisi de Sarp’ın yani Şanışer’in nakaratı: “Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler, yenilir hiç olurum, farketmezler, susmam, susamam.” Deniz Tekin‘in o yürek dağlayan bölümü… Bu ve bu gibi kısımlar 15 dakikalık bir manifesto metnini diyelim hadi bütününe, o kadar başarılı şekilde yumuşatmış, kulağa hoş gelmesini sağlamış ve bir bütünlük yaratmış ki. Bu kısımlar sonradan dilime de dolandı mesela benim, melodisi de içimde döndü durdu.

Her gün iki kez dinleyip her dinlediğimde yeni bir mesaj alıyorum ben bu şarkıdan kendi payıma. Daha sıkıldığımı hatırlamıyorum. Elbette kişisel beğeniler, zevkler tartışılmaz, “ben beğenmedim kardeşim” diyip işin içinden çıkabilirsiniz ve sonsuz saygı duyarım ancak “didaktik, müzikal değeri yok, sıkıcı vs” dendiğinde de bu gördüklerimi söylemeden edemedim.

Gelelim işin politik ve sosyolojik kısmına. Başta hepimiz bayıldık, bir olduk bu şarkıyı beğenmekte, son zamanlarda canımızı yakan, fark ettiğimiz, tepki koymak istediğimiz, belki koyduğumuz, belki suskun olduğumuzu farkettiğimiz o kadar çok meseleye değinmiş ki SUSAMAM, bin tane konuda bir olduk.

Sonra Miraç maalesef çok talihsiz bir açıklama yaptı, şunlar şunlar paylaşmasın dedi, şunlar bunlar oldu, bunlar onlar oldu, bu kez pek çok insan tabii ki haklı olarak kırıldı, kızdı, üzüldü, şaşırdı. Şarkının savunduğu özgürlüğe ve birliğe ters bir tutum oldu bu. Kişiyi bağlayan bir hataydı. Koskoca bir şarkıya, projeye, emek veren onlarca insana mal edilmeye çalışıldı bu hata ama neyse ki öyle olmadı. Sarp bir açıklama yapmak durumunda hissetti kendini, çünkü hassas biri anladığım kadarıyla. Bu açıklamalardan ilkinde   “lütfen şarkımızı hiçbir siyasi düşünceye direkt karşı olarak etiketlemeyin” dedi.

İşte bu beni düşündürdü. İyi ki böyle dedi Sarp, bende bir ampul yandı. Sorunumuz bu bizim. Yeni neslin apolitik olmaması muhteşem, fakat politik olmak, mutlaka bir siyasi düşünceye körü körüne bağlı olup sen ben o biz siz onlar yapmak anlamına gelmiyor. Aslında içi çok boşaltılmış bir kelime olsa da kullanacağım, en basitiyle “duyarlı” olmak anlamına geliyor ve işte bunun altında ancak hepimiz birleşebiliriz. Kadın cinayetlerini durdurmak için yapılması gerekenler, yapılmayanlar, cezalar, kanunlar vs konusunda partiler, siyasetçiler, iktidar ya da muhalefet temsilcileri suçlanabilir, eleştirilebilir, fakat kadın cinayetlerini bizler işliyoruz. Çevre kirliliği konusunda devletin, ülkelerin, tüm dünyada başta olanların yapması gereken tonlarca şey var kabul. Ama çevreyi biz kirletiyoruz. Barınaklar yetersiz olabilir ama sokak hayvanlarına biz tecavüz ediyor, biz taş atıyoruz. Eğitim eşitliğini biz sömürüyoruz. Lütfen buradaki biz’i anlayın. Ben yapmıyorum ki kardeşim, diyip, işin içinden sıyrılmayın.

Geçtiğimiz günlerde Büyükada’da, depremle ilgili bir söyleşiye katıldım. Depremden zamanında adalar nasıl etkilenmiş, şimdi olsa nasıl etkilenir ve tüm İstanbul’u neler bekliyor, neler öngörülüyor, ne konularda yine eksiğiz, ne sıkıntılar var, hepsi konuşuldu. Olası bir depremde toplanma alanlarına AVM’lerin yapılmış olması, deprem için alınan vergilerin nereye gittiğinin belirsizliği ve pek çok bildiğimiz yanlışlar mevcut, evet. Fakat konuşmacılardan biri, tüm bu olan biten, olmayan ve bitmeyen konuları konuşup ah ah vah vahlanmak ve aynı şekilde evlerimize dağılmak yerine deprem çantamızı yapmamızı, deprem anında neler yapılması gerekir’le ilgili hazırlanmış eğitimlere katılmamız gerektiğini, mahalle toplulukları oluşturmamız gerektiğini, komşumuza nasıl yardım edebileceğimizi dahi öğrenmemiz gerektiğini söylediğinde şöyle bir sarsıldım.

Elbette eleştireceğiz, elbette hakkımızı savunacağız, istek ve ihtiyaçlarımızı dile getireceğiz. Fakat SUSAMAM’da da çoğunun işlenmiş olduğu bu konularda önce iş başa düşüyor gibi geliyor bana. Ve işte tam da orada birleşiyoruz, orada artık sen HDP’li misin, ben AKP’liyim, sen nasıl CHP’lisin konuları anlamsızlaşıyor. Hepimiz temiz bir çevre, mutlu ve sağlıklı hayvanlar, rant peşinde koşmayan müteahhitler, kadına saygı, üniversitelerde eşitlik vs vs istiyoruz. Bunların hepsi eğitimle mümkün. Eğitimse evde başlıyor. Eğitim sende başlıyor. İçinde. Sen eşine bağırıyor, çocuğunu itip kakıyorsan, onların yanında küfür ediyor, alkol alıyor, sorumsuzca araba kullanıyorsan, hayvanların canlı olduğunu unutuyorsan, izmaritini, çöpünü yere ya da denize atıyorsan, çocuğunun düzgün bir insan olmasını nasıl beklersin? Çocuğun düzgün olmazsa gelecek nesiller nasıl düzgün olsun?

Melis Zararsız

Bilinçli ve Bütüncül Beslenme Söyleşisi

Bildiğiniz gibi 2017’den beri çeşitli şehirlerde ve mekanlarda sağlıklı yaşama, sağlıklı beslenmeye dair söyleşiler düzenliyorum. Büyükada‘ya taşındığımdan beri burada genelde ilk mesleğimle ilgili olan sinemaya dair etkinlikler düzenledim. İlk kez Adalar Kültür Derneği‘nin katkılarıyla Büyükada’da da hep birlikte sağlıklı, bilinçli, bütüncül beslenmeyi konuşacağız, söyleşinin sonunda 3-4 dakikalık bir nefes/meditasyon çalışması yapacağız.

Söyleşi ücretsizdir ve katılımlara açıktır. 21:00-22:30 arası devam edecek olan etkinliğe İstanbul’dan da gelebilir, dönüş vapur ve motorlarına yetişebilirsiniz. Sağlıklı beslenmeyi ve sağlıklı yaşamı konuşacağımız bu söyleşinin size Büyükada havası aldırmasının da bünyenize iyi geleceğinden eminim 🙂

Brené Brown Kırılganlığın Gücü’nü ve Cesaretle Olan Bağını Anlatıyor

Yıllar önce Brené Brown‘un TED konuşması “The Power of Vulnerability” (Kırılganlığın, Açık Kalpli Olmanın Gücü – diyelim)’na denk gelmiştim ve çok etkilenmiştim. Birkaç hafta önce de yine kendisinin Netflix‘te “The Call to Courage” (Cesarete Çağrı) konuşmasına denk geldim ve geçtim kameranın karşısına adada, anlattım biraz sana 🙂

Sürdürülebilir Yaşam Ne Demek? Gelin Filmler Yoluyla Biraz Daha Yakından Bakalım!

instagram: @surdurulebiliryasam

Meditasyon uygulayıcılığında ilerlemek, gelişmek için muhteşem bir meditasyon kursuna gidiyorum bir süredir, sizlerle de paylaşıyorum arada. Katıldığım son 8 haftalık kursun teması Saving The Earth isimli bir kitabın ışığında sürdürülebilir yaşamdı. Doğayla bağımız, dünyanın ne durumda olduğu, kaynakların ne ölçüde tükenmekte olduğu, kirliliğin, küresel iklim değişikliğinin, plastik atıkların, karbon kullanımının, vegan beslenmenin etkilerini ve bizim bireysel olarak neler yapabileceğimizi sekiz hafta boyunca enine boyuna konuştuk, çalıştık.

Meditasyonun son haftalarından birinde bir iş ilanı gözüme çarptı. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali Koordinatörünü arıyor.

2007’den beri sinema sektöründeyim. Hem içerik anlamında hem de festivaller anlamında oldukça deneyimliyim. 2017’den beri de bildiğiniz üzere yeni mesleğim koçluk ve en çok ilgilendiğim konu sağlıklı yaşam. Katıldığım meditasyon kursunun da sayesinde tam odağım önce kişisel sağlık sonra çevresel koşullar ve hepimizin sağlığı, dolayısıyla da sürdürülebilir bir yaşam olmaktayken, böyle bir festivalde görev almaktan daha güzel bir mucize olamazdı herhalde benim için.

Sürdürülebilir Yaşam TV‘den festivalde daha önce yer almış filmlerden bazılarını izleyebilir, bu sene 21-24 Kasım tarihlerinde yolunuz İstanbul Beyoğlu’na düşerse festival filmlerini de ücretsiz izleyebilirsiniz.

Eylül’de Büyükada Adalar Kültür Derneği’nde Sağlıklı Beslenmeyi Konuşacağız

Bir buçuk sene önce taşındığım Büyükada’da evime çok yakın olan Adalar Kültür Derneği’nde çok güzel faaliyetler gerçekleşiyor. Facebook sayfalarından takip etmenizi öneririm.

Derneğin yürüttüğü 2019 Yaz Kültür Sanat Festivali kapsamında Temmuz-Eylül arası çeşitli konularda söyleşiler gerçekleşecek. 11 Eylül Çarşamba akşamı bendeniz de sağlıklı beslenme ile ilgili bir sunum gerçekleştireceğim ve katılımcılarla birlikte söyleşeceğiz. Ev yapımı hurmalı tatlılarımdan da tattırarak tatlı yiyip tatlı konuşalım diyorum.

Henüz vakit var, yaklaştığında tekrar hatırlatacağım, katılırsanız çok mutlu olurum.

21 Günde Belinizi Nasıl İnceltirsiniz?

Böyle bir ismi olan bir kitabı satın alır mısın? Mucize gibi mi düşünürsün yoksa kandırmaca, tuzak gibi mi gelir? Ben önyargı yaptım ama yine de satın aldım, iyi ki de almışım, deryaymış kitap. Merak ediyorsan videomu izleyebilirsin:

21 Haziran Uluslararası Yoga Günü (video)

Namaste!

Yakın bir tarihte, 2015’te Birleşmiş Milletler tarafından 21 Haziran, Uluslararası Dünya Yoga Günü olarak belirlenmiş. 21 Haziran’da, başta Hindistan’da olmak üzere binlerce yogasever, meydanlarda, parklarda ve stüdyolarda etkinlikler düzenleyerek yoga öğretisinin yaygınlaşması için emek veriyor.

Hindistan başbakanı Narenda Modi, 21 Haziran tarihinin önemini bir konuşmasında şöyle açıklamış:

Kuzey kutbunda en uzun günün yaşandığı bu tarih dünyanın pek çok yerinde büyük öneme sahiptir. Yoga açısından ise bu tarih Dakshinayana’ya, yani yaz gün dönümüne geçiştir ve yaz gün dönümünden sonraki ilk dolunayda Shiva’nın dünyaya yoga öğretisini yaymaya başladığı söylenir, kendisi bu tarihte ilk guru (öğretmen, usta) olmuştur. Ayrıca yaz zamanında, doğanın ruhani pratikler için bizi desteklediği de söylenebilir.”

5. Uluslararası Yoga günü ülkemizde de çok çeşitli etkinliklerle kutlanacak. Detaylı bilgi almak için tıklayın.

Tesadüf o ki, yoga 2015’ten beri hayatımda var benim de. Çok düzenli yapamadım bu beş sene boyunca ama hiç de bırakmadım. Şu an adada her Salı sabahı katıldığım vinyasa yoga dersleri var. Ben de ilerde yin yoga eğitmenliği eğitimi almak ve meditasyon uygulayıcılığı ile ikisini birleştirerek bu tarz eğitimler vermek istiyorum.

Yoga’nın ne olduğunu, kaç çeşit yoga olduğunu, genel anlamda felsefesini ve faydalarını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım bir video çektim. Bilgi anlamında da bol bol sevgili Esra Karaosmanoğlu’nun Acemi Yogi’nin El Kitabı adlı kitaptan faydalandım, ısrarla da tavsiye ederim yeni başlayacaklara ve hareketler kadar işin felsefesini de merak edenlere.

Keyifli izlemeler.

Tanrılar Okulu Kitabı Neyi Anlatıyor, Bir de Video İle Anlatayım Dedim

Hayatımı çok fazla etkilemiş olan Tanrılar Okulu adlı kitapla ilgili daha önce bir yazı yazmıştım burada, oldukça fazla da okunmuş, yorum almıştı. Youtube kanalı açtıktan sonra aklımda hep bir de kitapla ilgili fikirlerimi ve kitaptan en sevdiğim yerleri paylaşabileceğim bir video çekmek vardı, birkaç hafta önce çektim ama önce rahatsızlandım, sonra laptop’um arızalandı, anca yayına alabildim, umarım beğenirsin.