Biraz da Gülelim

20 yıllık arkadaşlarım var. Tanıştığımız andan itibaren mizah yönümüzün de hayata bakış açımızın da çok benzediğini hemen fark ettiğimiz bir grup arkadaşız biz. Hep bir şeyler ürettik birlikte, dergiler çıkarttık, yazılar yazdık, seyahatler ettik, fotoğraflar çektik, konuşmalar yaptık…

Yakın zamanda bir youtube kanalı açtık birlikte ve burada bazı komik videolar çekip paylaşıyoruz. Genelde hicivli, kara mizah içeren parodiler oluyor bunlar.

Bir karakter yarattık bendenizden: Kuantum Beril.

Spiritüel dünyada yogayı, meditasyonu, enerjileri, reikiyi, benzer disiplinleri sömürerek hem komik duruma düşen hem de maalesef insanları kandıran, kendi hayatına hiçbir şekilde geçiremediği öğretileri anlatmaya kalkan, haksız kazanç sağlamaya çalışan bazı kişileri hicvetmek istedik aslında. Yani kendi yaptığımız işin kötü örneklerini hicvetmek istedik biraz, affola 🙂

Bir örnek video şurada, sizleri de biraz güldüreyim istedim burada da paylaşarak.

Kuantum Beril’in maceralarını 4er media‘dan takipte kalın 🙂

Meditasyon ve İyi Bir İnsan Olmak

Bu blogda yer alan başka makalelerimde de yer verdiğim gibi meditasyon bir süredir hayatımda yer alan bir disiplin ve benim için büyük önem taşıyor. Sağlıklı yaşamın bir parçası olarak düşündüğüm için hem meditasyon disiplinini hayatımdan çıkartmamaya, kendi hayatım için bu konuda daha çok derinleşmeye çalışıyorum, hem de bunu ihtiyacı olan diğer kişilere de anlatabilmeyi, bu konuda yetkin olmayı hedefliyorum.
Meditasyon benim hayatımda 5 yıldır daha aktif bir biçimde var, ilgimi çekmesi, hakkında okumam, denemem belki 10 seneye yayılır ama aktif olarak beş senedir derinleşmeye çalıştığım bir disiplin.

Meditasyonun ne olduğundan daha önce bahsetmiştim, burada da kısaca geçeyim ama amacım en baştan meditasyonun ne olduğuna girmekten ziyade son zamanlarda katıldığım bir meditasyon kursundan ve burada öğrendiklerimden bahsetmek bu makalede.

Meditasyon, farkındalığı artırmak ve huzurlu olmak için zihni dinlemek değil de “izlemek” adına sessizce oturup, o zamanı kendimize ayırıp, anda olabilmek aslında. Anın içine dolabilmek. İnsanoğlu nefes alarak hayatta kalabiliyor ve bunu otomatik olarak yapıyor. Meditasyon sessizliği içinde nefes, farkındalığı artırmak adına bize çok yardımcı olan bir mucize aslında. Nasıl nefes alıp verdiğimizi, bunun nasıl doğal bir şekilde burnumuzdan girip karnımıza dolup yeniden dışarıya çıktığını izlemek bizi hem anda kılıyor, hem şükürle dolmamızı sağlıyor hem de zihnimizin başka yerlere gitmesini bir nebze de olsa engelliyor. Manevi bir arınma tekniği olan meditasyon, hem Hindistan’da Budizm’de, hem Çin’de Taoizm’de, Hem Japonya’da Zen inanışında yer verilen bir uygulama olagelmiş. İslamiyet’teki tefekkür’ü de meditasyona benzetebiliriz.


Her ne kadar inanışlarla bir anılsa da, meditasyon yapmak için herhangi bir dini inanca bağlı olmanız, o yol içinden meditasyon yapmanız gerekmiyor. Meditasyonun bu tarz inanışlarla birlikte anılmasının sebebi kişinin öz varlığına ulaşma ve bütünle bağ kurma yolu olarak yaptığı meditasyonun genel anlamda bir “yaşam inancı” nda birleşiyor olması bana soracak olursanız. Hangi dine mensup olursanız olun, neye inanırsanız inanın, nefes alıp veren, aldığı ve verdiği nefese şükreden ve huzurlu, sakin, sağlıklı bireyler olmak isteyenler olarak aynı noktada birleşiyoruz. Kişisel olarak benim yaklaşımım budur.

Yakın zamanda Türkiye’de İstanbul’da meditasyon kursları veren bir kişinin adını iki farklı kişiden duyunca bu tesadüf üzerine kurslara katılmaya başladım. Yaklaşık 30 yıldır meditasyon yapan ve uzun zamandır da öğreten birisi. Pek çok değişik başlık altında kursları var kendisinin.

Benim için bu kursun diğer katıldığım meditasyon etkinliklerinden en büyük farkı, 10-15 kişilik bir grup olarak birlikte geçirdiğimiz yaklaşık 3 saatin toplamda 1 saati meditasyon ile geçiyorsa, geri kalan zamanda sohbet ediyor oluşumuz ve hocamızın bize hem ev ödevleri, hem de okumamız için makaleler gönderiyor oluşuydu. Bu sohbetler, makaleler ve ev ödevleri ise genel anlamda iyi insan olmakla, nazik ve merhametli olmakla, şevkat ve sevgi dolu olmakla ilgiliydi diyebilirim. Bu tarz sohbetlerin içine elbette gündelik yaşamda, iş hayatında, trafikte bunları nasıl sürdürebileceğimize dair detaylar giriyordu, hepimiz kendi yaşantılarımızdan örnekler verip üzerine konuşuyorduk. İnsanlarla göz temasında bulunuyor muyuz, insanlara kendimizi doğru ifade ediyor muyuz, sevgimizi yeterince gösterebiliyor muyuz. Peki kendimize sevgimizi yeterince gösteriyor muyuz? Kendimize ve başkalarına iyi dileklerde bulunuyor muyuz? Bizi karakterleriyle, enerjileriyle zorlayan insanların da aslında bizim gibi hayatla mücadele ettiklerini, onların da sevgiye ve anlayışa ihtiyaç duyduklarını hiç düşünüyor muyuz? Onlara da iyi dilekler dileyebilir miyiz?
Katıldığım ikinci kurs metta üzerineydi.

Metta nedir?

Metta Bhavana olarak da geçen bu terim aslında sevgiyle, anlayışla, şevkatle dolu bir kalbe sahip olmak, arkadaşlığı sevmek, şiddetten yana olmamak, kendisi için olduğu kadar başkaları için de iyiyi istemek gibi açıklanabilir. Bu kez okuyacağımız makaleler yoktu ve sohbet daha azdı, meditasyon pratikleri ve kendi aramızda yaptığımız ikili çalışmalar daha fazlaydı. Hem kendimize hem etrafımızdakilere daha çok dikkat etmeyi, daha sevgi dolu yaklaşmayı öğrendiğimiz, güzel bir çalışmaydı bu da.

Sohbetlerde beni en çok etkileyen bölümlerden biri de ağzımızdan çıkanlar ve davranışlarımızla tüm bütünü etkilediğimiz gerçeği ve bunun sorumluluğuydu. Şöyle ki, örneğin küfür etmek iyi bir şey değil, evet küfür etmeyelim. Fakat bunu illa karşımızda biri varken küfretmeyelim anlamında düşünmemek lazım, arabada tek başımızayken küfrediyorsak bile, sonuçta bu enerji bizden çıkıyor ve dışarı yansıyor. Bu sert bir örnek tabii, kötü düşünceler, olumsuz duygular ve bunların dışavurumu, sadece bizi ve yakın çevremizi değil, tüm evreni etkiler şeklinde düşünürsek bunun evrensel bir sorumluluk olduğunu hissederek yaşayabiliriz.

Bu çalışmaların sonunda genelde bazı şiirler okuduk. Bu şiirlerden beni en çok etkileyenin Türkçe’ye çevrilmiş halini buraya eklemek istiyorum:

Beş Kısa Bölümde Otobiyografi

I. Bölüm

Bir sokakta yürüdüm.
Yolda derin bir çukur vardı.
İçine düştüm.
Kayboldum…..Ümitsizim;
Bu benim hatam değildi.
Buradan çıkmak asırlar aldı.

II. Bölüm

Aynı sokakta yürüdüm.
Yolda derin bir çukur vardı.
Görmediğimi farz ettim.
Tekrar içine düştüm.
İnanamadım, yine aynı yerde olduğuma;
fakat bu benim hatam değildi.
Buradan kurtulmak tekrar yıllarımı aldı.

III. Bölüm

Aynı sokakta yine yürüdüm.
Yolda derin bir çukur vardı.
Onun orada olduğunu gördüm.
tekrar düştüm…. Bu bir alışkanlık.
Gözlerim açıktı.
Nerede olduğumu biliyordum.
Bu benim hatamdı.
Derhal oradan çıktım.

IV. Bölüm

Aynı sokakta yine yürüdüm.
Yolda derin bir çukur vardı.
Kenarından geçtim.

V. Bölüm

Başka bir sokakta yürüdüm

Portia Nelson (1994)

Vegan Beslenme Çok Revaçta, Peki Nasıl Beslenmeliyiz?

Bu konuya daha önceki pek çok makalemde yer verdim aslında, yani hem vegan beslenmeye hem de genel anlamda piyasada sürekli adı geçen pek çok beslenme çeşidine ara ara yer vermeye çalışıyorum makalelerimde; ketojenik beslenme, vejetaryen beslenme, vegan beslenme, akdeniz tipi beslenme, alkali beslenme gibi. Bu makalede konum daha çok fleksitaryen beslenme olacak.

Bu yaz kendim için bir detoks olması da amacıyla 21 günlük vegan beslenme denemesi yapmıştım, burada da bahsetmiştim, oldukça başarılı geçmişti. O 21 günden sonra etin, sütün, yumurtanın beslenmemde yer almamasının cildimi ve bağırsaklarımı bir nebze rahatlattığını, aynı zamanda da fazla kilolarımı atmama yardımcı olduğunu fark ettim. Bir şekilde iç sesimi dinledim ve şu an yaklaşık 6  aydır yumurta, süt ürünleri ve kırmızı et tüketimimi neredeyse sıfıra indirdim. Haftada bir balık yiyorum. Bol bol sebze, meyve ve baklagil yiyorum. Çok nadir olarak ayran içiyorum, çok nadir olarak içinde peynir ya da yumurta olan besinleri tüketiyorum ama özellikle satın alıp soframa koyup tükettiğim ürünler değil bunlar artık. Böylelikle hem kilom sabitlendi, hem cilt ve bağırsak problemlerim çok daha iyileşti. Tabii kan testleri yaptırarak herhangi bir eksiklik yaşayıp yaşamadığımı da kontrol ettiriyorum.

Bu benim yolculuğum. Vegan olduğumu söyleyemem, veganizm zaten bir beslenme türünden ziyade bir felsefe, bir inanış, bir yaşam biçimi. Vejetaryen beslendiğimi de söyleyemem çünkü balık tüketiyorum. Her beslenmeye bir ad takmak gerekli mi, hepimizin beslenmesi bir başlığın altına girmeli mi, bence hayır ama benim gibi beslenenler için bu beslenme türüne de bir isim takmışlar: Fleksitaryen beslenme.

Fleksitaryen beslenme nedir?

Esnek vejetaryenlik diyebiliriz aslında. Kısaca ifade etmek gerekirse fleksitaryen beslenme, çoğunlukla vejetaryen beslenip nadiren et tüketmek. Bu beslenme modelinde kişi ne kadar sık et yiyeceğine kendisi karar veriyor. Ben haftada bir balık, ayda bir iki kez süt ürünlerinden bir ürün tüketiyorum. Yine ayda bir belki yumurta tüketiyorum. Daha az hayvansal gıda tüketimi hayvanların daha iyi koşullarda yaşamaları anlamına gelir. Kaliteli gıda elde edebilmek için hayvanların daha doğal bir ortamda yaşamaları gereklidir. Fleksitaryen diyeti ilk kez ABD’li diyetisyen Dawn Jackson Blatner 2008’de çıkardığı kitabında duyurmuş.

Her zaman söylediğim gibi, önce sen. (Önce sen, bencil ol, çevreni düşünme anlamına gelmiyor. Biz bize hükmedebiliyoruz ancak. Biz sağlıklı olmazsak ne kendimize, ne sevdiklerimize, ne diğer canlılara ve doğaya faydamız olur, bu yüzden kendimizi tanımak, ihtiyaçlarımızı bilmek durumundayız.)

Senin vücudun ne istiyor, neye tepki veriyor, nesiz yapamıyor, neyi sindiremiyor, neyi çok seviyor, neye alerjik reaksiyon gösteriyor, neyle güçleniyor, neye intoleransı var vs. Bunları öğrenmek, kendini tanımak için önce tahliller, testler. Daha sonra ihtiyaca göre bir beslenme çeşidi seçimi ve en sonunda da ne kadar az et ve şeker, o kadar iyi. Sağlıklı yağlardan korkma. Hareket et. Nefes al. Esne.

Destek almak istersen, bana nasıl ulaşacağını biliyorsun.

2019 Hoş Gelsin!

Geçen yıl, bugünlerde, yeni bir yıla girerken sağlıklı ve mutlu olmak için önerilerde bulunduğum bir yazı yayınlamıştım.

Dilek listesi yapmanızı önermiştim, bu yıldan beklentilerinizi gözünüzle de görebilmek, bir nevi somutlaştırabilmek için. Bu önerime bir ekleme yapmak istiyorum: Minik bir defter alın kendinize ve bu bir minnettarlık defteri olsun. Her gün mümkünse gün bittiğinde o gün minnettar olduğunuzu düşündüğünüz şeyleri yazın. Genelde 10 iyi şey yaşıyorsak, yaşadığımız 2 kötü şeye odaklanıyoruz. Minnet duyduğumuz konulara odaklanır ve bunları not alırsak, beklentilerimizi somutlaştırdığımız gibi aslında hayatımızdaki olumlu yönleri de somut bir şekilde karşımızda görebilir, onlara odaklanmakta kolaylık yaşayabiliriz.

Sağlık kontrollerinizi hatırlatmıştım. Doktor randevularımızı aksatmamamız gerektiğini. Biraz kendimizi dinlemek için her zamanki gibi meditasyon önereceğim. Bedensel veya ruhsal sağlığımızla ilgili bir problem yaşıyorsak, meditasyon sırasında fark edebiliyoruz. Böylelikle, “dizim ağrıyor, şunu ihmal etmeyeyim” ya da “sanırım biraz sinirlerim bozuk, bununla ilgili destek alayım” gibi farkındalıklar yaşayabilirsiniz. Ya da belki ne kadar sağlıklı ve iyi hissettiğinizi fark eder ve şükredersiniz.

Beslenme demiştim. Ben bu yıl kendimi dinleye dinleye bağırsak ve cilt problemlerimi %80 oranında çözen bir beslenme şekli buldum kendime. Tetkiklerimi aksatmayarak elbette. Örneğin ben artık et olarak sadece balık tüketiyorum, onun dışında baklagil, sebze ve meyve ile besleniyorum. Süt ve yumurta da tüketmiyorum artık çünkü bağırsağıma ve cildime iyi gelmediğini fark ettim. Turşu ve kırmızı şarap da aynı şekilde bana iyi gelmeyen besinler. Fakat siz de böyle beslenin dediğimi sanmayın sakın, lütfen kan ölçümlerinizi yaptırın, alerjileriniz, intoleranslarınız varsa bunları öğrenin, gerekiyorsa bir diyetisyene giderek kendinize uygun bir beslenme şekli konusunda destek alın. Motivasyon konusunda desteğe ihtiyaç duyarsanız, koçluk desteği verebilirim, benimle iletişime geçebilirsiniz. Size doğru beslenmeye alışana kadar eşlik edebilir, alternatifler sunabilir, hayatınıza spor ya da meditasyon gibi disiplinleri katmanız için sizi motive edebilirim. Geçen sene yazdığım önerilerin devamı için tıklayın, zira hepsi geçerli bu yıl için de. 

Ben 2018’de İstanbul’dan biraz uzaklaşmak istiyordum. Gönlüm Ege’de, hatta Akdeniz’deydi ama sonra İstanbul’dan o kadar da uzaklaşmadan, daha sakin bir hayatın mümkün olduğu, yine sahil kasabasında yaşama tadını alabileceğim başka bir fikir geldi aklıma: Büyükada’ya yerleştim. Neredeyse bir sene olacak taşınalı. İyi ki dediğim, verdiğim en iyi kararlardan oldu bu.

Önümüzdeki yıl ise Zararsız Yaşam‘ı büyütmek için bazı girişimlerde bulunuyor olacağım. Gelişmelerden sizi haberdar edeceğim, şimdilik sürpriz olsun. Kişisel olarak bu yıl meditasyon ve yoga hayatıma daha sağlam bir şekilde girdi, spor daha azdı ama özdü. Bu yıl sporu daha fazla hayatıma katmak istiyorum.

Yeni yılda sağlıklı yaşam seminerleri, sohbetler, kitap okuma günleri, meditasyon seansları ile birlikte olacağız. Facebook ve instagram hesaplarımı takipte kalın lütfen.

Mutlu yıllar, sağlıklı seneler, sevdiklerinizle, aşk, tutku, bereket, huzur, dostluk ve neşe dolu bir 2019 olsun mu, bence olsun!

Meditasyon Uygulayıcılığı ve Nefes Koçluğu

Meliszararsiz.com’un sayfalarında dolaşanlar hikayemi biliyordur. Profesyonel yaşam koçluğu eğitimi aldım ve koçluk hizmetini daha çok sağlıklı yaşam çerçevesinde vermek adına geliştirmekteyim kendimi. Çünkü, çok klişe ama gerçek: herşeyin başı sağlık! Hayatınızdaki çıkmaz her ne konuda olursa olsun: para, ilişkiler, meslek… Eninde sonunda şu gerçekle yüzleşiyoruz: Kendimizi sevmeden, tanımadan, kendimize zaman ayırmadan, ruhsal, zihinsel ve bedensel sağlığımızı korumadan hayatımızın hiçbir alanında mutlu, başarılı, huzurlu, tatmin olmamız mümkün değil.

Yine okuyanlar bilir, meditasyon kişisel olarak hayatıma girdikten sonra bende büyük değişimler oldu. Sağlıklı yaşam seminerlerimin sonunda da mümkün mertebe katılımcılarla 5’er dakikalık meditasyon çalışmaları yaptım. Çevremden de benden meditasyon uygulaması talebinde bulunan çok fazla kişi olmaya başladı.

Meditasyon, yoga gibi bir aktivite değil. Şöyle yapılmalıdır, böyle yapılmalıdır gibi net ve somut bilgiler içermez. Hareket içermez. Fakat meditatif hale geçmek isteyen kişiler, ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirilebilir. Bu sebeple kişileri en doğru şekilde yönlendirebilmeyi, bilinçli bir şekilde doğru uygulama yapabilmeyi öğrenebilmek adına Yeditepe Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi, İstanbul NLP Akademi‘de bu sertifika programını bitirdim.

Nefes, herşeyin başlangıcı olduğundan, Nefes Koçluğu eğitimi de aldım.

Nefes koçluğu ile ilgili, “ne yani, nefes almayı da mı sizden öğreneceğiz” gibi yaklaşımlarla karşılaşıyorum. Bu yüzden hem nefesi, hem meditasyonu, öğrendiklerimizin de ışığında bu postta biraz açmak istiyorum:

Nefes

Nefes yaşamdır. Tüm dinlerde ortak bir anlayış vardır: Herkesin nefes sayısı bellidir.

Uzun ömürlü olmanın yolu derin ve uzun nefesler almak, dakikada alınan nefes sayısını azaltmaktadır.

Doğru nefes ile dakikadaki solunum ve nabız sayısı azaltılabilir. Kalp daha az çalışarak vücuda yeterli kanı pompalar.

Nefesi doğru alarak stresi yönetebiliriz, uykusuzluk, sindirim sistemi sorunları gibi durumları düzeltebiliriz.

Kontrolsüz, bilinçsiz nefes alıp vermek depresyon, sinir ve gerginlik yaratır.

Heyecanlandığımızda, korktuğumuzda nefes nefese kalırız değil mi? Sakinken, uykuya geçmek üzereyken ise ne kadar yavaştır nefesimiz. Bu yönetmesek de kendi kendine olan durumdur. Ama aslında nefesin önemini tamamen anlatan gerçek de budur. Videoda çok güzel anlatıyor:

Nefes alma organı burundur. Ağızdan nefes almak bedenin sadece acil durumlarda başvurduğu bir yoldur. Doğru nefes burundan alınır, burundan ya da ağızdan verilir.

Nefes almamızı sağlayan kaslar diyafram kası, kaburga kasları ve karın kaslarıdır. Diyafram kası nefes alırken karnın üzerinde şemsiye gibi açılır ve akciğerler genişlesin diye gerekli boşluğu oluşturur.

Diyafram korktuğumuz, streste olduğumuz zamanlarda kasılır, solunumu kilitler.

Diyaframdan nefes almayı öğrenmeli, karnımızı şişirerek, o şemsiyenin açılmasını sağlamalıyız. Diyafram kası çalışırsa dik durulur, omurga sağlık kazanır.  Diyaframdan nasıl nefes almamız gerektiğini birlikte çalışabiliriz.

Ağız nefesi insanı özünden uzaklaştırır, insan zamanla egosunun esiri olur: aknsiyete, depresyon, tatminsizlik…

Sürekli bir ağız nefesi, özümüz ve dünya realitesi arasındaki bağı koparır.

Birlikte çalışabileceğimiz pek çok nefes tekniği var.

Meditasyon

Doğru bir meditasyon tekniği ile herkes meditasyon yeteneğine sahip olabilir. Yeter ki onu hayatınızın bir parçası yapmaya hazır olun.

Meditasyon sözcüğünün kökeni Latince’de yer alan “meditatio” sözcüğünden türetilmiş, kelime anlamı ile Batı dillerinden “derin düşünme” anlamına gelmektedir. Sözlüklerde, “kişinin iç huzuru, sükunet, değişik şuur halleri elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine verilen ad” olarak tanımlanır.

Meditasyon, biraz geriye çekilerek dünyaya mesafeli durmak, tam olarak anda olmak, iç dünyaya dönmek ve enerjinin ruhumuza akmasına izin vermektir. Meditasyon psişik bir uygulama değildir. Bedensel ve ruhsal bir andır. Meditasyon için anahtar fiil “izin vermek”tir.

Zihnimiz bu anlarda yorum yapmaya çalışacaktır. O anda aklımıza binlerce düşünce üşüşebilir, ana ait durumları bile yaftalamak isteyebilir, duyduğu bir ses için çok gürültülü, çok hoş ya da hiç hoş değil diyebilir, zihin sürekli yargılamayı, etiketlemeyi sever.  Bu anları yakalarsak yeniden dinlenmeye ve sesleri yargısız olarak dinlemeye dönebiliriz.

Birlikte meditasyon yapabiliriz, nefes çalışmaları da öyle. İletişime geçebilirsiniz.

 

 

21 Gün Unsuz Yaşam

Var mısın? Ekmek yok, kek börek yok, unlu çorba yok, pasta çörek yok. Sade makarna ve buharda pirinç serbest. Sebze ağırlıklı bir 21 gün olsun, et tüketiyorsan da azaltmayı deneyebilir misin bu 21 gün?

Ben sabahları siyah zeytin, salatalık, ceviz, badem tüketiyorum. Öğlen zeytinyağlı bir brokoli salatası, akşam unsuz çorba ve sıcak bir sebze yemeği, ya da ızgara/fırında balık tüketiyorum. Aralarda meyve, bazen sorbe dondurma… Sade Türk kahvesi, yeşil çay…

Senin beslenmen nasıl? Paylaşalım lütfen.

21 Gün Vegan Beslenme İle Detoks Sürecim Sona Erdi

Daha önceki postumda da bahsetmiştim, son zamanlarda biraz dengesiz beslendiğimi fark etmiştim, ağır yemeklerden biraz uzaklaşmak istiyordum, üstelik cilt ve bağırsak hassasiyetlerim için vegan beslenmenin faydalarını anlatan videolar izlemiştim. Doğaya ve hayvanlara olan saygımdan dolayı vegan beslenme her zaman merak ettiğim bir beslenme türüydü, hem bir nevi detoks işlevi görmesi, hem de empati kurabilmek için 21 gün boyunca vegan beslendim. Bu süreçte alkollü içecek de içmedim, meyve dışında şekerli herhangi bir şey de tüketmedim. Paketlenmiş herhangi bir çöp ürünü (cips, gofret) zaten artık tüketmiyorum, kola vs zaten içmiyorum, onları söylememe gerek yok.

Her şeyden önce: zorlanmadım! Doğa o kadar güzel, rengarenk sebzelerle, meyvelerle ödüllendirmiş ki bizi, hepsini daha bir severek, daha bir üstlerine düşerek tükettim. Son zamanlarda çok fazla yemediğim mercimek, nohut, fasulye gibi baklagilleri de epey tükettim bu süreçte. Fırında, patatesli-sebzeli karışımlar yaptım ama patatesi çok tüketmemeye çalıştım. 21 günün içinde bir öğlen kepekli ve sebzeli makarna, bir öğlen ise buharda pişmiş beyaz pilav yedim ki uzun süredir yemediğim yemeklerdi bunlar da. Hem biraz değişiklik de oldu bana, ha özlemiş miyim, çok da değil.

Avokado, chia, kinoa, salatalarımı süsledi. Bol su içtim, normalde içmediğim kadar. Kırmızı biber, kabak, havuç, patlıcan, bol salatalık. Bol siyah zeytin, çiğ iç ceviz, badem. Arada kahvaltılarda bir dilim ekşi maya siyez ekmeği. Bol bitki çayı, az kahve, az maden suyu.

Ayran içmeyi özlediğimi itiraf etmeliyim. Somon balığı ve ton balığı da özlediğim tatlar arasında. Peynir, süt, yumurta özlemedim.

Neler oldu, neler hissettim, neler değişti?

Hafif hissettim. Temiz beslendiğimi hissettim. Enerjik hissettim, sıcağa rağmen. Özlediğim tatları hatırlattım kendime, baklagil gibi. Doğanın verdiklerine şükrettim. Kilo verdim. Tartılmadım henüz fakat görünüşte ciddi anlamda anlaşılır bir fark oldu.  Bunda içki içmememin, bol su içmemin, ağır yemek yemememin etkileri var diye düşünüyorum.

Cildim bu aralar iyi, bağırsaklarımda da çok problem yaşamadım. Sadece ilk hafta minik bir ishal durumu yaşadım ama biraz lapa pilav, biraz haşlanmış patatesle ve bol suyla bir günde toparladım. Fakat cilt ve bağırsak hassasiyetlerimle ilgili gene de intolerans testi yaptırmaya karar verdim, tam olarak beslenmede nelerin bu hassasiyetlere etkisi olduğunu anlamak için.

Sonuç: Sürekli aynı şekilde besleniyorsak arada bu tarz detokslar yapmalıyız.  Hafiflemek, temizlenmek için. Şahsen hala etin az miktarda tüketilmesinin insan sağlığı için gerekli olduğunu düşünüyorum. Veganlık bir felsefe evet, hayvan haklarının yanı sıra, yaşamın tüm canlılar için sürdürülebilir olması, temiz çevre, küresel ısınma konularına kadar uzanan bir yaklaşım ve ben de bu konulara duyarlı bir insanım. Kaldı ki ülkemizde de dünyanın pek çok yerinde de tarım ve hayvancılığın son derece yanlış şekillerde yapılıyor olduğunun hepimiz farkındayız. Yediğimiz besinlerin üretim şekillerinden ötürü bize verdiği zararlar önemli bir konuyken, hayvansal gıdaların üretiminde hayvanlara işkence yapılan, son derece etik dışı yaklaşımların olması da bir diğer konu.

Et ve süt endüstrisinin geldiği noktanın hem bize, hem hayvanlara hem de doğaya verdiği zararlar malumumuz fakat tüm insanlığın vegan beslenmesi önermesini yaparken de eko sistemi bozan durumların oluşmadığından emin olmamız gerekir ki bu pek de mümkün gözükmüyor.

Aşağıda linkini* paylaştığım “Dünyayı Kurtarmak İstiyorsanız, Veganlık Çözüm Değil” başlıklı makalede sonlara doğru şöyle diyor: Et tüketimini mümkün mertebe azaltmak,  yüksek karbonlu, kirli, etik olmayan ve tahılla beslenen hayvan ürünlerinin üretiminin sona erdirilmesi çağrısında bulunmamız konusunda hemfikiriz. Ama bir vegan olarak endişeleriniz çevre, hayvanların mutluluğu ve kendi sağlığınızsa, bunların hepsinin sadece et ve süt ürünlerinden vazgeçerek gerçekleştiğini iddia etmek artık mümkün değil.

Peki ne öneriyor? “Endüstriyel olarak yetiştirilen soyalardan, mısırlardan ve tahıllardan daha fazla vegan ürün meydana getirmeye yönelik zorlamalar, geleneksel  sistemleri, daimi mera ve koruma amaçlı otlaklara dayalı sürdürülebilir et ve süt ürünleri şeklinde üretim biçimlerini teşvik etmeliyiz. En azından, gübre, fungisit, böcek ilacı ve herbisitlere ihtiyaç duyan ekinler için talebi artırmanın etiğini sorgularken, toprakları ve biyoçeşitliliği ve karbondioksitleri yeniden canlandırabilecek sürdürülebilir canlı hayvancılık biçimlerini deşifre etmeliyiz.”

Bir diğer alıntı da evrimagaci.org sitesinden gelsin:

Küresel ölçekte 10 farklı beslenme örüntüsünü analiz eden bilim insanları, daha az hayvan tüketerek tarım alanlarını daha verimli kullanabileceğimizi ve daha fazla insanı doyurabileceğimizi doğrulasa da, hayvancılığı ortadan tamamen kaldırmanın tarım alanlarının sürdürülebilirliğini maksimize etmek açısından faydalı olmadığını gösteriyor. Antroposen Dönem araştırmalarına odaklanan Elementa dergisinde yayınlanan araştırmada vegan diyet; 4 ayrı omnivor (hepçil) diyet; biri mandıra ürünlerini içeren, biri mandıra ve yumurta tüketimini içeren 2 vejetaryen diyet; 1 düşük yağ ve şeker tüketen diyet ve 1 de Amerikan diyeti analiz ediliyor. Araştırmacılar, bu modellemeler sonucunda vegan diyetin, hem her iki vejetaryen diyetten, hem de 4 omnivor diyetten daha az sayıda insanı küresel olarak doyurabileceğini ortaya koymayı başardılar. Anlayacağınız işin özü şu: Hayvan-temelli ürünleri tamamen terk etmek, insanlığın uzun vadeli sürdürülebilirliği için en iyi çözüm değil! Araştırmanın ortaya koyduğu gerçek, otlara daha fazla ağırlık verirken bir köşede de bir miktar et tüketmenin hem gezegen, hem de insanlık için daha iyi olduğudur. Çünkü günümüzde insan diyeti aşırı miktarda et tüketimine dayanıyor. Dolayısıyla bu gidişattan otlar yönünde yapılacak her sapma, türümüzün sürdürülebilirliğine önemli katkılar sunacaktır. Ta ki etlerden %100 uzaklaşıp, tamamen ot-temelli (vegan, otçul, herbivor) bir diyete geçmeye karar verene kadar! Böylesine uç bir noktaya varmak da, sürdürülebilirlik açısından pek faydalı değil. Bunun yerine daha ortalama bir diyeti tutturmaya çalışmak herkes için daha başarılı ve sürdürülebilir gibi gözüküyor. Örneğin, ortalama bir Amerikalının şu andaki diyetinin sürdürülebilmesi için 2.5 akreden (yaklaşık 10.000 metrekareden) fazla alan gerekiyor. Ortalama bir Türk’ün şu anki diyeti içinse kabaca 3.000 metrekare alana ihtiyaç var. Eğer ki diyetinize daha az et, daha fazla ot katarsanız bu alan ciddi anlamda düşmektedir. Örneğin, bu araştırmada incelenen 4 vejetaryen diyetten 3’ü 0.5 akreden (2000 metrekareden) daha az alana ihtiyaç duymaktadır. Bu da, Dünya’nın sınırlı olan alanının daha fazla kişiyi doyurmak için kullanılabileceği anlamına gelmektedir. Bu sayıları küresel popülasyona uyarladığımızda, vegan diyet gezegenimizin bize sunduğu alanları fazlasıyla ziyan etmektedir. Yani Dünya üzerinde hayvancılık yapılan her alan aynı zamanda tarımcılık için uygun değildir. Örneğin otlama alanları çoğu zaman zirai ürün yetiştirmek için iyi değildir; ancak inek gibi hayvanların beslenmesi için harikadır. Benzer şekilde, kalımlı (çok yıllık) zirai alanlar yıl boyu yaşayabilen bitkileri barındırır ve bu bitkiler ölmeden önce birkaç defa hasat edilebilirler. Böylece bunlardan elde edilen tahıl ve saman besi hayvanlarını bolca besleyebilmektedir. Neredeyse istisnasız olarak sebze, meyve ve tohumların bulunduğu alanlarsa kültür alanları olarak bilinmektedir ve bu alanlar yalnızca bitkilerin yetiştirilmesi için uygundur. Dolayısıyla, eğer ki %100 vegan bir diyete geçersek, aksi takdirde kullanabileceğimiz hayvancılık alanlarını çöpe atmış olmaktayız. Bu da, potansiyelimizin altında sayıda insanı doyurabilmemiz anlamına gelmektedir. Yapılan araştırmada, et tüketimine en fazla ağırlık veren ilk 5 diyet, aynı zamanda tarım ve otlama alanlarının neredeyse tamamını kullanmamızı gerektirmektedir. Eti en az kullanan (veya hiç kullanmayan) 5 diyetse, otlama, kalımlı ve kültür alanlarını değişken miktarlarda kullanmaktadır. Ancak bunlar arasında vegan diyet diğerlerinden farklıdır; çünkü bu diyetin küresel olarak benimsenmesi, yıllık alanların hiç kullanılmamasını gerektirmektedir – bu da, gezegenimizin bize sunduğu alanların çok önemli bir bölümünün kullanışsız hale getirilmesi anlamına gelmektedir.

Araştırma sonucunda, farklı diyetlerin küresel olarak benimsenmesinin farklı sayıda insanı besleyebildiği sonucuna varıldığını söylemiştik. Bunları sıralayacak olursak:

• Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 807 milyon insanı besleyebilmektedir.

• Yumurta + Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 787 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %20 Etçil, %80 Otçul Diyet: 769 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %40 Etçil, %60 Otçul Diyet: 752 milyon insanı besleyebilmektedir.

• Vegan Diyet: 735 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %60 Etçil, %40 Otçul Diyet: 669 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %80 Etçil, %20 Otçul Diyet: 548 milyon insanı besleyebilmektedir.

• %100 Etçil Diyet: 467 milyon insanı besleyebilmektedir.

• Düşük Et ve Şeker Diyeti: 421 milyon insanı besleyebilmektedir.

• Şu Andaki Yaygın Diyet: 402 milyon insanı besleyebilmektedir. insanların vücutlarının besinler ile etkileşiminin birbirinden çok farklı olmasıdır. Benzer şekilde, sadece diyet değişikliği yaparak Dünya’nın sürdürülebilirlik sorununun uzun vadede çözülebileceğini iddia etmek de mantık dışıdır. Benzer şekilde, gezegenimizin problemlerini tek bir soruna indirgemeye çalışmak yerine, onları çok boyutlu olarak inceleyip daha iyi anlamaya çalışmak uzun vadede türümüz ve gezegeni paylaştığımız tüm canlılar için çok daha sağlıklı gözükmektedir. Yazımızı, makale yazarlarının özetinin kapanış cümlesiyle bitirelim:

“Popülasyon düzeyindeki diyet değişiklikleri gelecekteki besin ihtiyaçlarımıza köklü miktarda katkı sağlayabilir; ancak süregelmekte olan tarım araştırmaları ve sürdürülebilir yönetim uygulamalarının yeterli üretim seviyelerini garanti etmek için halen devam ettirilmesi gerektiği görülmektedir.”

Sağlıklı yaşam koçu olarak  felsefem her zaman şu olmuştu, olmaya devam ediyor: Her insan eşsiz. Her insanın bedensel ihtiyaçları, hassasiyetleri benzersiz. “Herkes vegan olmalı, herkes omnivor olmalı, herkes paleo diyeti yapmalı, herkes avokado yemeli, herkes et yemeli” gibi yaklaşımlar son derece yanlış. Kendinizi, bedeninizin ve ruhunuzun ihtiyaçlarını en iyi siz bilebilirsiniz. Denemeler yaparak ve testler yaptırarak nelere alerjiniz olduğunu, nelere ihtiyaç duyduğunuzu öğrenebilir ve hayat görüşünüz ve yaşam biçiminizi de hesaba katarak kendinize uygun bir beslenme yoluna gidebilirsiniz.

Herkes için genel geçer doğru kabul edilebilecek durumlar ise şunlar:

-Et yiyorsanız da ne kadar az tüketirseniz, o kadar iyi.

-Bol bol su için.

-İşlenmiş şeker tüketmeyin.

-Meyve yiyin, çok yemeyin, akşam yememeye çalışın.

-Sebze yiyin.

-Mısırözü yağı, ayçiçek yağı, margarin kullanmayın.

-Paketlenmiş, işlenmiş, katkı maddeli ürünleri tüketmeyin.

– Kola, gazoz içmeyin, paketlenmiş meyve suyu, soğuk çay vs içmeyin, meyvenin kendisini yiyin, çok istiyorsanız meyvenin suyunu sıkıp için ama çok fazla tüketmeyin.

-Kızartma yerine fırınlama, buharda pişirme ve ızgara tercih edin.

– Alışmadığınız lezzetleri denemekten kaçınmayın: avokado, chia tohumu gibi süper besinleri bir deneyin.

Not: Makaleyi paylaşan Ayşın Karaduman’a teşekkürler. Kendisi theomnivorist.com sitesinin yazarı, videolarına göz atmanızı tavsiye ederim.

Bisiklete Binmeyi Öğreniyorum

Başlık şaşırttı mı? Şu an 39 yaşımdayım ve evet, bisiklete binmeyi öğreniyorum.

Tamam, en baştan başlayalım.

Babam çocukluğunu çok da istediği gibi yaşayabilmiş biri değil. Örneğin bir bisikleti olmamış, ailesi ona bisiklet alamamış. 19 yaşında baba olan babam ise, küçük yaşına rağmen kendi yaşayamadıklarını çocuğuna yaşatma duygusu içinde yer etmiş olsa gerek, çok güzel duygularla, ben daha 5-6 yaşlarındayken bana bir bisiklet almış. Ama ne bisiklet! Herhalde 18 yaş ve üstünün binebileceği boyda ve ağırlıkta, sapsarı bir BMX bisiklet. Bir hevesle de beni sahile götürüp bindiriyorlar üstüne, atın üstüne koyar gibi koyuyorlar, ben de düşünce, o heyecanla bir de üzülüp agresif tavırlar sergiliyor ailem, hatırlıyorum. O gün bugün bisiklete binmedim ben.

Aslında hikayenin buraya kadarki kısmında bile bir kıssadan hisse durumu var diye düşünüyorum; biz insanlar ailelerimizden birtakım davranışlar görerek, bunlara maruz kalarak büyüyoruz ve bu davranışlar bizi etkiliyor. Örneğin bir davranış eksikse, biz bunu kendi çocuğumuza fazla fazla vermeye çalışıyoruz, ya da bazı durumlarda tam tersi belki ve örnekler çoğaltılabilir. Halbuki bizim çok iyi niyetle yapmış olduğumuz bu tarz bir hareket de karşımızda, bizim geçmişimizden tamamen bağımsız olarak büyümekte olan çocuğumuza iyi gelmeyebiliyor. Belki de atalarımıza kadar bu tarz döngülerle sürüp giden bir aile yapımız olabilir ve şahsen bunun çocuk sahibi olan ailelerin dikkat etmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

Gelelim bugüne. Bu yaşıma kadar bisiklete binemediğim için hep üzüldüm, hep imrendim binen insanları gördüğümde. En sevdiğim şehirlerden biri olan Amsterdam’a gittiğimde neredeyse üzüntümden ağlıyordum, herkes bisiklete binerken ben onlara öylece bakıyordum. Bundan bir 10 yıl önce belki, arkadaşlarla bir Pazar Büyükada’ya gelmiştik, hepsi bisiklet kiraladı, ben bilmediğim için bir arkadaşımla ikili bisikletlerden kiralamıştık ve yokuşlarda perişan olmuştuk, çok utanmıştım.

Blogumu takip edenler bilir, Ocak 2018’de Büyükada’ya yerleştim. Burası da Amsterdam gibi, bir bisiklet cenneti/kasabası. Bu yıl artık canıma tak etti, öğrenecek ve edinecektim bir bisiklet. Fakat bir arkadaşımın bisikletin selesinden tutup da bana öğretmeye çalışması fikri aklıma bir türlü yatmıyordu. Beş dakikada öğrenilecek bir şey değildi tahminimce ve kimin o kadar sabrı olabilirdi ki? Benim bile olmayabilirdi, biraz denedikten sonra of yapamıyorum, boşver, gel şurada bir kahve içelim, diyerek vazgeçmem an meselesi olurdu.

Aklıma geldi, keşke dedim, profesyonel olarak bunun dersini veren birileri olsa. Vee işte sürpriz geliyor: VARMIŞ!

İnternetteki aramalarım sonucu tanıştım bostancibisiklet.com ile. Web sitelerinde şöyle anlatmışlar: Kursumuzda yaş sınırlamamız yok, tek şart “öğrenmeyi istemek”tir. Öğrencilerimizin çocuk/yetişkin oranı kabaca yarı yarıyadır. 4,5 yaşından 73 yaşına kadar öğrencilerimiz oldu.  En büyük çoğunluğu 7-12 yaş ve 30-50 yaş arası oluşturuyor.

Bu bana aşırı mutluluk verdi, kendimi yalnız hissetmedim. Hemen iletişime geçtim. Bazı arkadaşlarım epey güldü, o parayı bana ver, ben sana öğretirim, bisikletin de profesyonel dersi mi olurmuş, dediler. Çocukken nasıl öğrendiğini bile hatırlamayıp hayatı boyunca bisiklete kolaylıkla binmiş bir insan için bu kadar “basit” bir şeyin dersini almak, buna para vermek çok anlamsız gelebilir. Fakat bisiklete binme konusunda sıfır olan birine bisiklete binmeyi öğretmek, öyle arkadaş arasında, iki sele tutup, iki arkasından bakarak olacak iş değil-di içimden gelen sese göre. Gerçekten de öyle olmadığını gördüm.

Mesut hocanın muhteşem sabrı ile 4 saat eğitim aldım ve ancak son saatte pedal çevirerek, kendi kendime bisiklet sürebilir olmuştum. İlk iki saat pedalsız, sadece denge üzerine çalıştık. Son iki saat pedallı çalıştık ve yine de bedenim bir şekilde düşmekten korkuyor, ayaklarım yere basmaya çalışarak beni düşmekten korumaya çalışıyordu ve bu kısım çok uzun sürdü, büyük bir sabır gerekiyordu o halimle uğraşmak için ve bu da Mesut hocada vardı. Ben de tanımadığım bir insanla, açıkçası parasını da vererek bu işe zaman ayırmış olduğum için pes etmiyordum, “ay yapamayacağım galiba, boşverin oturup sohbet edelim” diyecek halim yoktu.

Şu an bisikletin mantığını kavramış durumdayım. Pedal çevirerek kendi kendime bisikleti sürebiliyorum, ama arada yine korkup kendi kendimi sabote ediyorum,  ayaklarım yere basarak bir şekilde fren görevi üstlenerek beni korumaya çalışıyorlar “bilinmeyenden”.  Beynimin anladığını, kalbimin istediğini dinlemeyen, söz geçiremediğim bir “ben” ile mücadele halindeyim bisiklet öğrenirken. Aslında bu süperego bence. Yapamazsın, dikkat et, düşeceksin, ben seni korurum, boşver yapmayalım, bırakalım, devam etmeyelim diye beni sabote eden iç sesimle mücadele halindeyim.

Bisiklete binmenin duygusu, muhteşem bir özgürlük duygusu, al yanına denizi, ağaçları, kuşları, özgürce uç tekerleklerin üzerinde. Bu duyguyu o kısacık anlarda bile hissettim, kimbilir bu işi tamamen öğrenip dağ bayır dolaştığımda, hızlanabildiğimde ne duygular hissedeceğim. Ama bisiklete binmeyi öğrenmek, bu yaştan sonra öğrenmeye kalkmak ve üstüne gitmek, üzerine üstlük beni dinlemeden beni benden korumaya çalışan, bana inanmayıp beni sabote eden iç sesimle karşılaşmak ve onunla mücadele etmek adına da bana farklı öğretiler kazandırıyor şu an, bunu hissediyorum.

Hiçbir şey için geç sayılmaz, yapmak istediğimiz, deneyimlemek istediğimiz ne varsa orada bizi bekliyor, hiç uğraşamam demek de bir seçim, uğraşırken karşınıza çıkacak zorluklara çok bozulup vazgeçmek de bir seçim, üzerine gidip hayatınıza katmak da.  Ben üzerine gitmeyi seçiyorum, 40 yaşımda zevkle, mutlulukla bisiklete binen bir kadın olmayı seçiyorum.

Senin yapmak isteyip de artık benden geçti diye düşündüğün bir konu var mı? Benimle paylaşırsan çok sevinirim.

21 Gün Detoks: Vegan Challenge

Bugün 21 günlük vegan beslenme denememin beşinci günündeyim. Bu 21 gün alkol de almıyorum. Bu denememin sebepleriyle başlayayım söze:

1- Şimdilik omnivor bir tür olduğumuzu düşünen ve böyle beslenen bir sağlıklı yaşam koçu olarak, vegan beslenmeyi biraz daha yakından tanımak, deneyimlemek.

2- Bir video serisinde seboerik dermatit cilt problemime vegan beslenmenin iyi geleceğini izlemiş olmam ve bunu deneyerek gözlemlemek isteğim.

3- Son zamanlarda alkol, dondurma gibi bazı kaçamaklar yapmış olmam ve hafiflemeye ihtiyaç duymam.

4- Son zamanlarda yumurta, peynir gibi bazı hayvansal gıdaları zaten cildime iyi gelmiyor mu acaba diye düşüne düşüne tüketmeyi bırakmış olmam.

Vegan beslenme nedir?
Vegan beslenme normal şartlarda bir diyet yöntemi değil, sınırları net konmuş bir yaşam biçimi ve felsefesi şüphesiz. Vegan kelimesi, 1944’te  Elsie Shrigley ve Donald Watson isimli kişiler tarafından vejetaryen (vegetarian) kelimesinden türetilmiş. Vegan felsefesi, et ve süt ürünleriyle beraber hayvan kaynaklı yumurta, bal, deri, süet, yün ve ipek gibi ürünleri de tüketmeyi/kullanmayı reddeder. Veganlığın temelinde çevreyi koruma, sağlıklı beslenme gibi sebepler olsa da; en güçlü kısmı hayvanlara saygı.

Vegan beslenen insanlar sağlıklı bir beslenme sağlayabilmek için besin kaynaklarını çok dikkatli bir şekilde takip etmeleri gerekir. Vegan beslenmek sadece günümüzde mümkün hale gelmiş durumda, çünkü  neolitik dönemde insan toplulukları henüz avcı ve toplayıcı iken besin elde edebilmek hayati önem taşıyordu ve insanların bu konuda herhangi bir seçme hakkı yoktu, et te ot ta yaşamsal önem taşıyordu. Dişlerimiz hem et hem de bitki yemek ve öğütmek için evrilmiş, sindirim sistemimiz de aynı şekilde. Fakat elbette günümüz modern toplumunda, evrilmiş, eğitilmiş insanoğlu bedenin ihtiyaçlarını sebze, meyve ve bakliyatlardan sağlayabilir, birlikte yaşamaktan mutluluk duyduğumuz hayvanları yemeyi reddedebilir.

Ben şimdi ne yapıyorum, ne yiyorum, ne içiyorum?

Gelelim 21 günlük vegan beslenme deneyimime, her şeyden önce bu beş gün içinde neler tükettiğimi sayayım: siyah zeytin, ekşi mayalı siyez ekmeği, çay, türk kahvesi, bol su,  salatalık, enginar, mercimek, bulgur, elma, muz, incir, avokado, yeşil salata, kabak yemeği, maden suyu, brokoli salatası, sebzeli kepekli makarna, çiğ badem, ceviz, gün kurusu,  imam bayıldı.

Ayran ve balık çekebilir canım diye düşünmüştüm ama henüz öyle bir isteğim olmadı. Tüm yediklerim çok lezzetliydi ve yaz olduğu için hafifliği çok iyi geldi. İki gece önce akşam ilk kez biraz aç hissettim ama yemedim bir şey ve yattım.

Bugün itibariyle hissettiğim başka bir şey var: şişkinlik. Sanırım gaz yapan sebzeler, liflere alışamamış bir vücut şu an sorun. Daha çok su içmem gerekebilir.

Cildimde henüz bir değişiklik görmüş değilim. Kötü de değil ama bir değişiklik de yok.  Enerji olarak ise daha aktifim sanki.

Daha çok erken elbet, önümde 16 gün daha var.

Tofu deneyeceğim.

Bu 21 gün içinde hissettiğim, deneyimlediğim farklı bir durum olursa yazacağım, olmaz ise bittiğinde tüm deneyimimle ilgili bir post daha yazarım.

Sorularınız, fikirleriniz, tavsiyeleriniz varsa alabilirim.

 

 

 

Sevme Sanatı – Erich Fromm

Koçluk ve yazarlık adına kendime çizdiğim sağlıklı yaşam yolunda, sağlıklı yaşamanın ve sağlıklı beslenmenin sadece spor ve besin üzerinden değil, bulunduğumuz mekanlar, vakit geçirdiğimiz insanlar, okuduğumuz kitaplar, kendimize ayırdığımız zamanlar gibi pek çok deneyim üzerinden gerçekleştiği inancıyla ilerliyorum. Bu yüzden blogumda, çok da keyif alarak yazdığım kitap önerilerim de oluyor, olacak.

İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat fakültesinde okurken, aslında gönlümde yatan aslanın psikoloji olduğunu bildiğim ama bilinçsizce, “eğitim anlamında artık çok geç” diye düşündüğüm dönemde, Öteki Yayınevi’nin bastığı psikoloji dizisi kitaplarını satmak için getirmişlerdi üniversitenin girişine. Hemen almıştım tabii. Genelde Erich Fromm ve Sigmund Freud kitaplarından oluşan bu kitaplar hala kütüphanemin en değerli kitaplarından.

Erich Fromm imzalı Sevme Sanatı’na şöyle bir göz gezdirdiğimi hatırlıyorum yıllar önce. Bugünlerde ise oturdum ve zaten ince olan kitabı altını çize çize hızlı bir biçimde bitirdim.  Bu kitap bende bir fikir uyandırdı. Bu tarz, ince ve okuması kolay, dili yalın, üzerine konuşulası kitaplarla ilgili okuma ve tartışma günleri yapılabilir diye düşünüyorum. Eğer bu fikri geliştirirsem buradan paylaşıyor olurum.

 

Erich Fromm, 1900-1980 yılları arasında yaşamış Almanya doğumlu Amerikalı bir psikanalist/filozof. Altıncı kitabı olan Sevme Sanatı’nı 1956 yılında yazmış.

Kitaptan ilgimi çeken bazı bölümlerle ilgili size bilgi vermek istiyorum. Sevgi bir sanat mıdır başlıklı kısımda Fromm sevginin öğrenilmesi gereken bir sanat olduğunu öne sürüyor. Tıpkı müzik, resim, marangozluk ya da tıp gibi konularda başarılı olmamız için öğrenmemiz gereken şeyler varsa, sevginin de böyle olduğunu savunuyor Fromm.

Sevgi teorisi kısmında Fromm’un bir yaklaşımı çok ilgimi çekti. Bizler bugünlerde doğaya geri dönmek gerektiğini, insanoğlunun doğadan çok fazla koptuğunu konuşmaktayız. Fromm, insan doğadan tam olarak kopmamıştır ama doğayı aşmıştır diyor. İnsanın yapabileceği tek şeyin mantığını geliştirerek geri dönülemez biçimde kaybedilen insan öncesi uyum yerine insana özgü yeni bir uyum bularak ileri gitmektir diyor ünlü düşünür.

İnsana mantık armağan edilmiştir, insan farkında olan bir yaşam türüdür diyor. Bu farkındalık onun doğadan kopuk ve her şeyden “ayrı” olan varoluşunu kaçınılmaz olarak dayanılmaz bir hapishaneye çevirir diyor. Bu hapishaneden kurtulmanın yolunu da dış dünyayla bütünleşmek olduğunu, daha doğrusu zaten bütün olduğumuzun da farkına varışı olarak gösteriyor.

Ayrılık kaygı yaratır diyor, burada ayrılıktan kastı, bireyin kendisini tek, yalnız, dış dünyadan ayrı hissetmesi. Bu ayrılık duygusunun utanma ve suçluluk duygularının baş sebebi olduğunu söylüyor ki bu çok çok önemli bir saptama.

Sevgiyle yeniden birleşme olmaksızın insanın salt her şeyden ayrı oluşunun farkındalığı, utanmayı, suçluluk duygusunu, kaygıyı doğurur diyor Fromm.

Fromm çağdaş kapitalist sistemde eşitlikle standardizasyonun birbirine karıştığının ve konformizm yoluyla pek çok insanın uyuşturularak robot hayatlar yaşatıldığının da altını çiziyor. Kapitalist sistemin rutin ağına yakalanan kişinin, bir insan olduğunu, umutlarıyla, hayalleriyle, korkusuyla hüznüyle eşsiz bir birey olduğunu unutmasının çok normal olduğunu dile getiriyor.

Bu sorunun çözümünün ise bireyler arası birleşmeyle, başka bir insanla sevgiyle kaynaşma yoluyla çözüleceğini savunuyor.

Sadist-mazoşist ilişkilerin olgun sevgi olamayacağını anlatan Fromm, olgun sevginin kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruma koşuluyla birleşme olduğunu söylüyor.

Sevgide varolan güzel bir paradokstan da söz ediyor ünlü filozof: olgun sevgide iki varlık bir olur, aynı zamanda da iki kalırlar diyor. Bence müthiş!

Fromm alma verme dengesine de değiniyor.  Sevgi temelde almak değil, vermektir diyor. Bu üzerine epey düşünülesi bir kısmı bence konunun.

Vermek kelimesinin bir şeyden vazgeçmek, ondan mahrum kalmak, özveride bulunmak, kendini sömürtmek anlamına gelmesi yanılgısına dikkat çekiyor.  Temel yönelimi üretken olmayan insanların vermeyi bir yoksullaşma olarak gördüğü saptamasını yapıyor.  Kimi insanların ise acı çekerek, özveride bulunarak, almadan vermenin erdem olduğunu düşünerek yaşadığını hatırlatıyor. Oysa üretken kişilikler için vermek gücün en yüksek ifadesidir diyor. Verme eylemiyle kendi zenginliğimi yaşarım, bu yükselen canlılık beni sevince boğar, diyor. Vermenin canlılığımızın bir ifadesi olduğunu hatırlatıyor. Verirken amaç almak olmaz ama verdiğinizde zaten karşı tarafta bir canlılık yaratırsınız bu da en büyük mutluluktur diyor. Sevginizin karşı tarafta da sevgi uyandırması o sevginin sağlıklı olduğunu gösterir diye açıklıyor bu durumu.

Çok şeye sahip olan değil, çok şey veren kişi zengindir diyerek bu konuya noktayı koyuyor zaten kanımca.

Sevginin sorumluluk istediğini, emek istediğini de hatırlatıyor.

Rumi’den alıntılar yapıyor Fromm:

Aslında hiçbir sevgili yoktur ki sevgilisince aranmasın. İlahi Bilgelik kaderimizdir ve bu bizi birbirimize sevgili kılmıştır. İlahi kader dünyadaki her şeyi eşiyle birleştirir. Yer ve Gök birbirine aşıktır, birbirlerinden zevk almıyorlarsa neden aşıklar gibi kucaklaşmışlar? Tanrı, erkeğe ve kadına birlikte olarak hayatı sürdürme arzusu verdiği için varoluşun her parçasına diğer parçası için arzu verdi. Gece olmasa gündüz olmazdı.

Fromm cinsellik ve erotizmle ilgili Freud’un fikirleri üzerinden de bazı açıklamalar yapıyor.

Daha çok fazla konu var ama yutarcasına okuyacağınızın garantisini verebilirim.

Sevgi, her türlü hastalığın ilacı. Sadece sev.