Farkındalık ve Meditasyon. İlk Ders: Sağlıklı Yaşam ve Meditasyon İlişkisi

Şükürler olsun, yılbaşı öncesi yaptığımız demo dersten sonra ilk dersimizi bugün gerçekleştirdik.

Konumuz sağlıklı yaşam ve meditasyonun ilişkisiydi.

Sağlıklı Yaşam bir farkındalık. Genel anlamı, kişinin bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak uzun yıllar sorunsuz bir biçimde yaşaması demek. Özde ise, biliyoruz ki sadece yemek yiyip, su içip, farkında olmasak da nefes alıp hayatta kalabiliriz ancak farkındalığımız artarsa, bedenimize, ruhumuza ve zihnimize doğru besinleri vererek sağlıklı bir yaşam yaşayabiliriz. Doğru besin, sadece yemek içmek değildir. Kimlerle vakit geçirdiğiniz, hangi ortamlara girdiğiniz, hangi hobilerle ilgilendiğiniz, nasıl düşünce yapılarına sahip olduğunuz, yani zihniniz ve ruhunuzu nelerle beslediğiniz de çok önemlidir.

Nefes, yaşam demektir. Yaşadığımız çağda stresi yönetebildiğimiz kadar sağlıklı ve mutluyuz. Doğru nefes almayı öğrendiğimizde ise, en etkili stres yönetimi tekniği ile buluşmuş oluyoruz.

Uzun ömürlü olmanın yolu, derin ve uzun nefesler almak, dakikada alınan nefes sayısını azaltmaktan geçer.

Meditasyon ve nefes teknikleri, beden sağlığını optimize etmek, duyguları dengelemek, ruhu arındırmak için çok önemlidir.

Bugün, doğru nefes almanın ve hayatımızda meditasyona yer vermenin ruhumuzda, zihnimizde ve bedenimizde ne gibi somut değişiklikler yarattığını konuştuk. Louise Hay’in Sağlıklı Yaşam İçin Kendini Sev kitabından alıntılar yaptık, bir adet imgeleme, bir adet de olumlama meditasyonu deneyimledik. Deneyimlerimiz üzerine konuştuk, paylaştık. Ev ödevlerimiz, var, onları konuştuk. Haftaya Pazar yeni konular, okumalar ve meditasyon deneyimleriyle yine Adalar Kültür Derneği‘ndeyiz.
Şubat ayı ortasında haftaiçi derslerimiz de başlayacak. Kayıtlar devam ediyor, bana ya da Adalar Kültür Derneği’ne ulaşabilirsiniz.

Büyükada’da Meditasyon Dersleri Başlıyor

İşte 2020’nin bomba gibi başladığını hissettiren taze haber! Bana öyle hissettiriyor, umarım sizlere de hissettirir.

Yapıyorsun, oluyor. Başla, yol zaten devam ediyor. Çok basit gibi görünen bu cümleler benim bir yıl biterken ve yenisi başlarken mottom gibi oldu adeta. Uzmanlık elbette zaman isteyen, eğitim isteyen, pişmek isteyen ve aslında bitmek bilmeyen bir süreç. Olmadan oldum demek en korktuğum, en kişiliğime yakıştıramadığım yaklaşım. Ancak bu yıl bunun da dengesini bulduğum bir yıl oldu. Pişerken yola çıkmayı unuttuğumu fark ettim. “Hele bir olayım da..” derken yerimde durup, olduğum yerde çürüdüğümü. Böyle olunca kendime ve kimseye faydamın olmayacağını.

Uygulamaya geçmeden her şeyin gözde büyüdüğünü. Teorik bilgilerin muhteşem besleyici olduğunu ve fakat deneyimleyince her şeyin bütünleştiğini… Çok şükür.

Aldığım meditasyon, meditasyon uygulayıcılığı ve koçluk eğitimlerimi, kendi araştırma ve okumalarımı, kişisel yolculuğumdaki kişisel hikaye ve deneyimlerimi harmanlayarak, bir yerden başlıyorum artık. Yolda eğitimlerimi almaya devam ederek, pişmeye devam ederek, öğrettiklerimden öğrenerek, öğrendikçe paylaşarak.

Büyükada’da farkındalık sohbetleri edeceğiz, kitap okumaları yapacağız ve farklı meditasyon deneyimleri yaşayacağız. Yakında başlıyoruz. Bize katılır mısınız?

Yeni Yıl, Yeni Sen!

2019 yılının son günlerindeyiz. Bir kaç gün sonra 2020 yılı! Adı, yani sayı olarak, heyecan verici geliyor bana. Her yeni yıl heyecanlandırır şüphesiz insanı. Pek çok şeyi geride bırakmışız ve yeniliklere hazırız hissi olur genelde.

2019 nasıl geçti?

Darbe girişimleri, terör saldırıları, seçim sonuçları, gözaltılar, yangınlar, depremler, yeni sistemler, kadın cinayetleri, eylemler, harekatlar vardı tüm dünyada.

Galiba bu sene yüzümü güldüren iki isim oldu: Ekrem İmamoğlu ve Greta Thunberg.

Ben şahsen bu sene bol bol çeviri yaptım, Büyükada‘da film gösterimleri düzenledim, düzenli olarak yoga, spor ve meditasyon yaptım, daha çok bisiklete bindim, daha çok “yazdım“. Yeni insanlarla tanıştım. Kısa film projesinde yer aldım. Mümkün mertebe gezdim. Zorlukları olan, güzellikleri olan, vasatın biraz üstü bir yıldı benim için.

2019 biterken yeni bir hediye verdi bana. Böylelikle 2020 bana göz kırpmış oldu aslında. Umut var dedi. Heyecanlandırdı beni, çok şükür.

2014’ten beri var hayatımda meditasyon. İlk zamanlar evde kendi kendime, internetten destek alarak, arada yoga kamplarına katıldığımda oralarda, bir de düzensiz, saatlik etkinliklerde…

2018’de Yeditepe Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi’nin Nefes Koçluğu ve Meditasyon Uygulayıcılığı Sertifika programlarına katıldım. Çok yeterli bulmadığım için -uygulayıcılık konusunda- arayışlarıma devam ettim.

2018’de bir meditasyon öğretmeni ile tanıştım. Düzenli olarak 8 haftalık kurslarına katılmaya başladım. Hayatım değişti diyebilirim. Hem meditasyon şahsen hayatıma daha düzenli bir şekilde girmiş oldu, hem muhteşem kaynaklara ulaşarak bol bol okuma, bol bol da egzersiz fırsatı oldu, hem de aslında “meditasyon kültürü ve ahlak, vicdan bilgisi” başlığı atabileceğim konularda sohbetler ettik bol bol, ev ödevlerimiz oldu vs. Bu arada bu eğitimler tüm hızıyla devam ediyor ve edecek benim için.

Bu yaz Büyükada’da da çok tatlı ve başarılı bir yoga hocamız oldu, Gülfiye hocam sayesinde düzenli şekilde yoga yapmaya başladık. Kendisi yakın zamanda, “neden sen de bize meditasyon yaptırmıyorsun, meditasyon sınıfı açmıyorsun” diye bir teklifte bulundu. Derneğin de isteği üzerine bu Pazar tanıtım demosunu yapacağımız meditasyon derslerini 2020’de “Farkındalık Sohbetleri ve Meditasyon” başlığıyla başlatıyorumm. Bundan daha iyi nasıl olur? Çok şükür.

Bu bir yolculuk. Evet, 2014’ten beri düzenli olarak hayatımda ve 2018’den beri daha profesyonel eğitimler almış oldum ama ben de hala bir öğrenciyim. Öğrencilik bitmez, bitmesin de zaten. Ancak bu bilgileri paylaşmak, yol göstermek, uygulatmak, kolaylaştırmak işin en sevdiğim kısmı ve bir yerden başlamalıydım, Büyükada da bunun için biçilmiş kaftan bana sorarsanız.

Pazar akşamüstleri Büyükada’da nefes, farkındalık, sağlıklı yaşam üzerine sohbetler edeceğiz ve farklı meditasyon teknikleri uygulayacağız. Başlangıç gününü buradan paylaşacağım. Instagram’dan da güncel bir şekilde gelişmeleri takip edebilirsin. Katılmak istersen lütfen Adalar Kültür Derneği’ni ara ve kayıt ol, olur mu?

Bu sene meditasyonun hediyeleriyle başlasın, bambaşka sürprizlere gebe olsun, ben hepsine açığım.

2020’de sağlıklı yaşama, kişisel gelişime, meditasyona dair motivasyona, desteğe, danışmaya ihtiyacın olursa ben buradayım, bir e-posta atman yeterli.

2020: Muhteşem bir yıl olsun, adı gibi güzel olsun, tutarlı olsun, havalı olsun, taptaze yenilikler getirsin, şaşırtsın, geliştirsin, kalabalıklaştırsın, neşe saçsın,enerji versin, ışıltılı olsun, sağlıklı olsun, bereketli olsun, anlayışlı, sevgi dolu, sarmaş dolaş olsun, sıcak olsun, geniş olsun, tatlı olsun, komik olsun, romantik olsun, kolay olsun, ferah olsun, barış dolu olsun.

2019, hadi geçmiş olsun 🙂

Nazik Bir Dikkat: Mindfulness!

Sağlıklı yaşamla, meditasyonla ve benzer disiplinlerle ilgiliysen, karşına özellikle son zamanlarda çok fazla çıkmakta olan bir tanım şüphesiz: Mindfulness.

Nedir bu mindfulness dendiğinde de genelde “bilinçli farkındalık” şeklinde açıklanıyor, dilimize çevriliyor. Buna tepkiler de, bilinçsiz farkındalık mı olur ki, gibi oluyor. Şahsi fikrim şu, yaşanan deneyimin içinde ne kadar bilinçli olduğumuz esas konu olduğundan, bilinçli olmanın altı çizilsin diye böyle bir çeviriye başvurulmuş olabilir.

Ben nacizane, bazı okumalarda da karşıma çıkan, “nazik bir dikkat” ifadesini daha açıklayıcı buluyorum mindfulness için. Ancak bu da tam olarak yeterli olmayabiliyor tabii derin manasını kavramak için. O zaman yerim varken burada açıklayayım kendi kelimelerimle.

Hayatta çoğu zaman otomatik pilotta yaşıyoruz. Ne demek bu? Sabah kalkıyoruz, otomatik olarak banyoya gidiyoruz, ihtiyacımızı gideriyoruz, elimizi yüzümüzü yıkıyoruz, oradan mutfağa, kahvaltı, sonra diş fırçalama, giyinme, evden çıkma vs. Bunları yaparken ne yaptığımızın ne kadar farkındayız? Genelde zihin hep bir yerlerde. Ya geçmişle ilgili bir düşünceye takılmış durumda, ya gelecekle ilgili… Ya hala çok uykumuz olduğunu, işe gitmek istemediğimizi, keşke biraz daha uyuyabilseydik’leri, ya da evden çıktıktan sonra otobüsü kaçırmasak bari’leri, iş yerinde bugün neler olacağını düşünüyoruz. O anda yaptığımız diş fırçalama, kahvaltıda yediğimiz zeytinin tadı ve aslında sağlıklı bir güne uyanmış olduğumuzun şükrü kesinlikle ilgi alanımıza girmiyor, otomatik bir şekilde, neredeyse bir robot gibi, gerekenleri yapıp evden çıkıyoruz. Ofise varana kadar hangi yollardan geçtiğimizin de çok farkında değiliz, öyle değil mi? Ya da aç mıyız, sırtımız mı ağrıyor? Kendimize, bedenimize de çok kulak vermiyoruz. Ve gün bu şekilde devam ediyor, uzatmaya gerek yok.

Dikkatimiz dağınık, zihnimiz bulanık. Elbette sebeplerimiz var, modern şehir yaşamı, yoğun tempo, yetişememek gibi. Ancak bunların hiçbiri anda ne yapıyor olduğumuzun farkında olabileceğimiz gerçeğini değiştirmiyor ve buna engel değil.

İçinde bulunduğumuz anda, çevremizde olup bitene – sesler, görüntüler, kokular, hava… – ve bizde olup bitene – somut hareketlerimiz, bedenimiz ve duygu durumumuz – dikkat edebiliriz. O zaman da fark etmeye başlarız bir şeyleri.

Dikkat, biraz sivri bir sözcük gibi gelir bana. Dikkat et! uyarısı can sıkar aslında. Dikkatimizi odaklamak, dikkat kesilmek gerekiyorsa, bunun için hoşlanmadığımız bir çaba sarfederiz genelde. “Nazik” bir dikkat deme sebebim buydu.

Meditasyon yapanlar bilirler, meditasyon anında gözlerimiz kapalı, nefesimize odaklanmışken zihnimiz mutlaka bir yerlere kaçar. Nefesimizi takip etmeyi ya da anda kalmayı unutup, meditasyon bitince yapacağımız yemeği ya da meditasyona oturmadan önce yaptığımız telefon konuşmasını düşünürken buluruz kendimizi. Böyle durumlarda zihnimizin bir yerlere gittiğini fark etmemiz, bununla savaşmadan, kendimizi yargılamadan, o düşünceyi bir bulutmuş gibi gönderip nazikçe nefesimize odaklanmaya geri dönmemiz önerilir. İşte mindfulness. Bunu sadece meditasyon esnasında yapmamız gerekmiyor. Yaşadığımız her an kıymetli. Yediğimiz yemeğin hakkını vermemiz çok güzel olmaz mı, belki on beş dakika sürecek bir yemek esnasında başka hiçbir şeyle ilgilenmemek, cep telefonu, televizyon, gazete, müzik gibi bir dış etkenle onu bölmemek, sadece yemek yiyor olmak ve o yemeğin tadını, kokusunu, bize hissettirdiklerini fark etmek, zihnimizi sadece onunla meşgul etmek. Dikkati yemeğe vermek. Müzik dinliyorsak, sadece müzik dinleyerek, o esnada ödevimizi yapmadan, başkasıyla konuşmadan, evi toplamadan, oturarak, ya da belki dans ederek, sadece müziğin notalarına, temposuna, bizde hissettirdiklerine odaklanmak, kendini bırakmak… Dişlerimizi fırçalıyorsak macunun tadını sevip sevmediğimizi düşünmek, dişlerimizi incelemek aynada, diş etlerimiz acıyorsa, kanıyorsa, ya da tam tersi sağlıklıysa, güzelce parıldıyorsa bunu fark etmek. Aynadaki sana gülümsemek, belki bir göz kırpmak. Dışarıda hava güzelse yürüyüş esnasında etraftaki detayları fark edip şükretmek.

İşte mindfulness. İşte bilinçli farkındalık, nazik dikkat. Bu dikkati kendi nefesine, kendi bedenine ve o anda deneyimlediğin dış etmene vermek sadece. Bunu hayatımızda bir disiplin haline getirebilmek için düzenli olarak meditasyona zaman ayırabilirsin. Daha sonra tüm hayatına yayarsın. Fena mı olur?

Dünya Vegan Günü’nde Vegan Derneği Etkinliği’ndeydik

Her yıl 1 Kasım Dünya Vegan Günü ve 1-7 Kasım Dünya Vegan Haftası nedeniyle dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen farkındalık etkinliklerinin Türkiye ayağı da oldukça güçlüydü.

V-Label ana sponsorluğunda Türkiye Vegan Derneği Organizasyonu için 3 Kasım Pazar günü Wyndham Grand İstanbul Kalamış Marina Hotel’deydik. Oturumlar başlamadan önce stant açan vegan ürünlere bir göz gezdirdik. İlgimi çekenler şunlar oldu:

Levom Food, natürel, vegan, katkısız, glutensiz, şeker ilavesiz, sağlıklı meyve ve kuruyemiş barlarını tanıtıyordu. Doğrusu çok lezzetliydi.

Orfa The Standart Vegan, vegan peynirlerini, yoğurt ve mayonezlerini tanıtıyordu. Lezzetliydi. Bu tarz ürünlerle ilgili düşüncem şu, bir insan vegan olmayı tercih ediyorsa, sütün peynirin yumurtanın yerine ne koymalıyım diye düşünmez gibi geliyor, ancak pek çok yemek tarifinde de kıvam vermesi, sıvı olması, pişmesi için gerekli malzemeler olabiliyor. Bu peynirler, yoğurt ya da mayonezler de bazı tariflerin içinde kıvam verici, sıvılaştırıcı olarak kullanılabilir.

Verita Meyve, tropikal, orman ve geleneksel meyveleri, meyve salataları ve meyve suları olarak servis ediyorlar. Çok leziz.

Otacı, benim zaten kullanmakta olduğum ve çok da memnun kaldığım bir marka. 60 yılı aşkın eczacılık deneyimleri var. O gün de promosyon ürünler hediye ettiler. Gül suyu, kremler, şampuanlar, saç yağları. Hepsi doğal ve vegan.

Fomilk, bitki bazlı sütlerini tanıttı. Ben ilk kez şekersiz fındık sütünü denedim. Badem sütü ve hindistan cevizi sütü tadını biliyordum, bu biraz buruk ve sert geldi ama alışmak meselesi. Peynir markasında da dediğim gibi, kek, kurabiye gibi pişen ürünlerde kıvam verici olarak, hayvan ürünü süt yerine kullanılabilecek, sağlıklı ürünler bunlar. Fakat Fomilk, bu ürünlerin şekerlilerini de çıkarmış, bana çok gereksiz geldi. Tatsız bulanlar hindistan cevizi şekeri ya da vejeteryan ise bal ekleyebilir.

Karnımız acıktığında da lezzet durağımız bir falafel markası oldu.

Oturum ise Ebru Arıman‘ın açılış konuşmasıyla başladı. Sonra Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu, havyan deneylerine nasıl karşı durduğunu anlattı. Okulda hayvan üzerinde deney yapmayı reddedip Avrupa İnsan Hakları’na başvurmuş. Hayvan üzerinde denenmiş pek çok ilacı kullanan annelerin çocukları kolsuz bacaksız doğmuşlar. Hayvan testlerinin hiçbir işe yaramadığı kanıtlanmış, %96’sı işe yaramamış. Olayın ahlaki boyutuna değindi Kınıkoğlu, doğuştan zeka geriliği olan, ya da dilsiz birinin üzerine nasıl deney yapılmıyor, deney uğruna bu kişiler öldürülmüyorsa, hayvanlar da sadece konuşmadıkları ya da bizim kadar zeki olmadıkları için bu deneylere maruz kalmamalılar. Bu bir nevi kölelik mantığını kabul etmek aslında, ya da kadın erkek eşitliğini kabul etmemek gibi, bir nevi ırkçılık aslında.

Oğuzcan Kınıkoğlu akıllı telefonlarımızda kullanabileceğimiz bir uygulamayı da tanıttı: “Deneysiz” adında. Hangi markette hangi ürün deneysiz, kontrol edebiliyorsunuz.

Gazeteci Melda Onur da veterinerlik fakültelerindeki vicdani red hakkından bahsetti.

Vegan Dr. Suat Erus, Medya’nın veganlığa nasıl karşı olduğunu trajikomik örneklerle anlattı. Bir tane de belgesel önerisi oldu:

Dr. Munkhtsetseg Banzragch Yağcı, b12’nin artık ulaşamadığımız bir vitamin olduğuna ve hayvanlara ekstradan enjekte edildiğinden bahsetti. Haftada bir takviye olarak alabileceğimizi söyledi ihtiyaç durumunda. Mikrobiyata’nın nasıl incelenebileceğinden bahsetti. Benim de yaşadığım irritabl bağırsak sendromunu anlattı. Herkesin özgün mikrobiyatası 1 – 5 arası olmalıyken eksik bakterilerin ortaya çıktığını söyledi. Bozulmuş bağırsak mikrobiyotasını düzenlemek için Fekal Mikrobiyata Transplantasyon tedavisinden bahsetti. Probiyotik kullanımının maalesef ticarete dönüştüğünü ekledi. Yoğurtun fermente halinin sağlıklı olduğunu söyledi. Su bazlı kefir de yapılabileceğini söyledi. Protein eksikliği diye bir hastalık yoktur, besin yetersizliği vardır dedi. Protein’den çok lifin önemli olduğunun altını çizdi. Örneğin şekersiz fındık ezmeli bir dilim tam tahıllı ekmeğin yeterli olduğunu söyledi. Enflamasyon varsa feritin artar, düşük çıkması sorun değildir, hemen demir eksikliği diye tanı koyup ilaç almak gerekmez dedi. Besin piramidini ilk kez Kanada’nın değiştirdiğini hatırlattı. Chia tohumunun çok fazla tüketilmemesi gerektiğini, günde bir kaşık chia tohumunun yeterli olduğunu iletti.

Günde 3 milyar hayvan, yemek olmak için öldürülüyormuş. Bunun yanısıra dövüşler, yarışlar, faytonlar, ilaçlı sularda akvaryumlar, kürkler, ipekler, timsah derileri, av turizmi…

En çok kalp hastalığından ölümlerin gerçekleştiği, bunun da gıda kaynaklı olduğunu hatırlattı.

Veganlığın bir felsefe olduğu, bunun yanısıra, vegan beslenen birinin kalori yakma oranının da %16 arttığı söylendi.

Dünyanın yüzde yedisi veganmış. Türkiye’de de 1500’e yakın marka, vegan etiketi için başvurmuş.

Daha pek çok önemli konuya değinildi, bu etkinliğin oluşmasında katkısı olan herkese teşekkürler.

Sizin için aldığım toplantı notları bu kadar, umarım faydalanabilirsiniz.

SUSAMAM’LA İLGİLİ SUSAMADIM

Bir gece saat 04:00 gibi uykum kaçtı. Twitter’da gezinirken SUSAMAM’a rastladım. O günüm o saatte başlamış oldu, uykuya geri dönmem artık mümkün değildi.

Ben kimim? Herhangi bir vatandaş. 40 yaşındayım. Çocukken piyano eğitimi aldırmış ailem sağolsun, kulağım vardır, sesim de fena değildir, arkadaşlarla birkaç stüdyo ve sahne denemem oldu. İlk dövmem müzik notasıdır, kültür sanat alanında çalıştım hep, özellikle de sinema alanında ama bana sorarsan insan her türlü sanat dalı olmadan yaşayabilir, müziksiz eksik kalır.

Sinema konusunda gazetecilik, içerik editörlüğü yapıyorum uzun sürelerdir. Müzik gruplarına menajerlik yaptığım da oldu, klip çekme denemem de. Bunları yazma sebebim, SUSAMAM’a dair duygu ve düşüncelerimi okurken biraz nerelerde gezinmişim fikir edinmen. Müzik konusunda bir uzman değilim ama müzikten hiç anlamayan biri de değilim.

SUSAMAM, uzun süredir dinlediğim en vurucu müzik eseri. Evet, politik ve muhalif bir eser.  Son dönemde toplum olarak yaşadığımız pek çok can sıkıcı konuyla ilgili sağlam bir manifesto denebilir.

Rap müziği genelde muhaliftir. Hızlı ritmle söylenen sözlere sahiptir tüm rap şarkıları. R harfi ritmden P harfi ise poem’den yani şiirden gelir. Susamam bu bağlamda diğer rap şarkılarından farklı değil. Ritmik şiirlerden oluşuyor çoğunlukla, bazı yerlerde şiir gibi okumaların dışında şarkı şeklinde melodik bölümler de mevcut.

Diğer rap şarkılarından en büyük farkı uzunluğu aslında. Hatta diğer tüm şarkılardan farkı diyebiliriz. Elbette örnekler var ama alışık olduğumuz şarkılar 3-5 dakika olduğu için 15 dakikalık bir rap şarkısına alışık değiliz, kabul.

Farklı müzisyenlerle biraraya gelinmiş, farklı konseptler oluşturulmuş, farklı temalar belirlenmiş, farklı konulara değişik müzikler, sözler yazılmış, bir kolaj elde edilmiş. Ancak bu, işin çorbaya dönmüş olması anlamına gelmiyor, bu da mümkündü ama aksine başından sonuna zaten genel bir duruş ve bu duruşun getirdiği bir düzen hakim olmuş parçaya. Geçişler oldukça profesyonel biçimde oluşturulmuş.

Sıkıcı olduğunu, didaktik olduğunu, müzikal olmadığını ve ritmsiz, duygusuz şekilde cümlelerin okunduğunu söyleyenler olmuş, bazı müzik otoriteleri de, “aslında bu müzikal anlamda değerlendirilmemeli, didaktik gibi görünmesi ve sıkıcı olması normal, bu daha çok bir manifesto ve çok vurucu şeyler anlatılıyor, onlara odaklanmak lazım” demişler. Ben açıkçası buna katılmıyorum. Sıkıcı mı? Siz ciddi misiniz? “Can sıkıcı” diyorsanız, o başka bir şey, konular hepimizin canını acıtan konular, bu şekilde söylüyorsanız ne ala, ben her seferinde gözyaşları içerisinde dinliyorum/izliyorum. Ama bahsedilen sıkıcılık 15 dakika olmasından ve cümleler içermesinden (?) dolayı, gerçekten “sıkıldım, akmıyor, dikkatim dağıldı” şeklinde bir sıkıcılıksa, özür dilerim ama bence orada başka bir sorun var.

Çoğu rap şarkısında cümleler didaktik bir hava estirebilir, bu, bu müzik türünün tabiatından kaynaklanır. Ha bu arada, şarkının bazı bölümleri hiç didaktik değil ve yukarıda yazdığım gibi bazı bölümler bildiğimiz, alıştığımız “şarkı” tadında, örneğin Aspova: “Dünya, dönsün başım gibi, aklımı kaybederek, rüya, nefesim, iç sesim, düşerim derinlere” diyor,  örneğin Miraç’ın bölümünün ilk kısmı, örneğin Mert Şenel’in bölümü: “Fırtınadan kopup giden dalların bir tanesiyim, fazla yol almış ve yıpranmış, içimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok, bazen evsiz bir çocuğun hikayesiyim” ve en önemlisi de Sarp’ın yani Şanışer’in nakaratı: “Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler, yenilir hiç olurum, farketmezler, susmam, susamam.” Deniz Tekin‘in o yürek dağlayan bölümü… Bu ve bu gibi kısımlar 15 dakikalık bir manifesto metnini diyelim hadi bütününe, o kadar başarılı şekilde yumuşatmış, kulağa hoş gelmesini sağlamış ve bir bütünlük yaratmış ki. Bu kısımlar sonradan dilime de dolandı mesela benim, melodisi de içimde döndü durdu.

Her gün iki kez dinleyip her dinlediğimde yeni bir mesaj alıyorum ben bu şarkıdan kendi payıma. Daha sıkıldığımı hatırlamıyorum. Elbette kişisel beğeniler, zevkler tartışılmaz, “ben beğenmedim kardeşim” diyip işin içinden çıkabilirsiniz ve sonsuz saygı duyarım ancak “didaktik, müzikal değeri yok, sıkıcı vs” dendiğinde de bu gördüklerimi söylemeden edemedim.

Gelelim işin politik ve sosyolojik kısmına. Başta hepimiz bayıldık, bir olduk bu şarkıyı beğenmekte, son zamanlarda canımızı yakan, fark ettiğimiz, tepki koymak istediğimiz, belki koyduğumuz, belki suskun olduğumuzu farkettiğimiz o kadar çok meseleye değinmiş ki SUSAMAM, bin tane konuda bir olduk.

Sonra Miraç maalesef çok talihsiz bir açıklama yaptı, şunlar şunlar paylaşmasın dedi, şunlar bunlar oldu, bunlar onlar oldu, bu kez pek çok insan tabii ki haklı olarak kırıldı, kızdı, üzüldü, şaşırdı. Şarkının savunduğu özgürlüğe ve birliğe ters bir tutum oldu bu. Kişiyi bağlayan bir hataydı. Koskoca bir şarkıya, projeye, emek veren onlarca insana mal edilmeye çalışıldı bu hata ama neyse ki öyle olmadı. Sarp bir açıklama yapmak durumunda hissetti kendini, çünkü hassas biri anladığım kadarıyla. Bu açıklamalardan ilkinde   “lütfen şarkımızı hiçbir siyasi düşünceye direkt karşı olarak etiketlemeyin” dedi.

İşte bu beni düşündürdü. İyi ki böyle dedi Sarp, bende bir ampul yandı. Sorunumuz bu bizim. Yeni neslin apolitik olmaması muhteşem, fakat politik olmak, mutlaka bir siyasi düşünceye körü körüne bağlı olup sen ben o biz siz onlar yapmak anlamına gelmiyor. Aslında içi çok boşaltılmış bir kelime olsa da kullanacağım, en basitiyle “duyarlı” olmak anlamına geliyor ve işte bunun altında ancak hepimiz birleşebiliriz. Kadın cinayetlerini durdurmak için yapılması gerekenler, yapılmayanlar, cezalar, kanunlar vs konusunda partiler, siyasetçiler, iktidar ya da muhalefet temsilcileri suçlanabilir, eleştirilebilir, fakat kadın cinayetlerini bizler işliyoruz. Çevre kirliliği konusunda devletin, ülkelerin, tüm dünyada başta olanların yapması gereken tonlarca şey var kabul. Ama çevreyi biz kirletiyoruz. Barınaklar yetersiz olabilir ama sokak hayvanlarına biz tecavüz ediyor, biz taş atıyoruz. Eğitim eşitliğini biz sömürüyoruz. Lütfen buradaki biz’i anlayın. Ben yapmıyorum ki kardeşim, diyip, işin içinden sıyrılmayın.

Geçtiğimiz günlerde Büyükada’da, depremle ilgili bir söyleşiye katıldım. Depremden zamanında adalar nasıl etkilenmiş, şimdi olsa nasıl etkilenir ve tüm İstanbul’u neler bekliyor, neler öngörülüyor, ne konularda yine eksiğiz, ne sıkıntılar var, hepsi konuşuldu. Olası bir depremde toplanma alanlarına AVM’lerin yapılmış olması, deprem için alınan vergilerin nereye gittiğinin belirsizliği ve pek çok bildiğimiz yanlışlar mevcut, evet. Fakat konuşmacılardan biri, tüm bu olan biten, olmayan ve bitmeyen konuları konuşup ah ah vah vahlanmak ve aynı şekilde evlerimize dağılmak yerine deprem çantamızı yapmamızı, deprem anında neler yapılması gerekir’le ilgili hazırlanmış eğitimlere katılmamız gerektiğini, mahalle toplulukları oluşturmamız gerektiğini, komşumuza nasıl yardım edebileceğimizi dahi öğrenmemiz gerektiğini söylediğinde şöyle bir sarsıldım.

Elbette eleştireceğiz, elbette hakkımızı savunacağız, istek ve ihtiyaçlarımızı dile getireceğiz. Fakat SUSAMAM’da da çoğunun işlenmiş olduğu bu konularda önce iş başa düşüyor gibi geliyor bana. Ve işte tam da orada birleşiyoruz, orada artık sen HDP’li misin, ben AKP’liyim, sen nasıl CHP’lisin konuları anlamsızlaşıyor. Hepimiz temiz bir çevre, mutlu ve sağlıklı hayvanlar, rant peşinde koşmayan müteahhitler, kadına saygı, üniversitelerde eşitlik vs vs istiyoruz. Bunların hepsi eğitimle mümkün. Eğitimse evde başlıyor. Eğitim sende başlıyor. İçinde. Sen eşine bağırıyor, çocuğunu itip kakıyorsan, onların yanında küfür ediyor, alkol alıyor, sorumsuzca araba kullanıyorsan, hayvanların canlı olduğunu unutuyorsan, izmaritini, çöpünü yere ya da denize atıyorsan, çocuğunun düzgün bir insan olmasını nasıl beklersin? Çocuğun düzgün olmazsa gelecek nesiller nasıl düzgün olsun?

Melis Zararsız

Bilinçli ve Bütüncül Beslenme Söyleşisi

Bildiğiniz gibi 2017’den beri çeşitli şehirlerde ve mekanlarda sağlıklı yaşama, sağlıklı beslenmeye dair söyleşiler düzenliyorum. Büyükada‘ya taşındığımdan beri burada genelde ilk mesleğimle ilgili olan sinemaya dair etkinlikler düzenledim. İlk kez Adalar Kültür Derneği‘nin katkılarıyla Büyükada’da da hep birlikte sağlıklı, bilinçli, bütüncül beslenmeyi konuşacağız, söyleşinin sonunda 3-4 dakikalık bir nefes/meditasyon çalışması yapacağız.

Söyleşi ücretsizdir ve katılımlara açıktır. 21:00-22:30 arası devam edecek olan etkinliğe İstanbul’dan da gelebilir, dönüş vapur ve motorlarına yetişebilirsiniz. Sağlıklı beslenmeyi ve sağlıklı yaşamı konuşacağımız bu söyleşinin size Büyükada havası aldırmasının da bünyenize iyi geleceğinden eminim 🙂

Brené Brown Kırılganlığın Gücü’nü ve Cesaretle Olan Bağını Anlatıyor

Yıllar önce Brené Brown‘un TED konuşması “The Power of Vulnerability” (Kırılganlığın, Açık Kalpli Olmanın Gücü – diyelim)’na denk gelmiştim ve çok etkilenmiştim. Birkaç hafta önce de yine kendisinin Netflix‘te “The Call to Courage” (Cesarete Çağrı) konuşmasına denk geldim ve geçtim kameranın karşısına adada, anlattım biraz sana 🙂